Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

241. Bölüm Katil Kim? (2)

Çevirmen: Tomato / Editor: Tomato

 

 

 ''Onu öldürmek istememin sebebi, onun, dün bir Kraliyet Askeri olan Lurgus Nata'yı öldürmüş ve Siyahlar'ın içinde on beşinci sıraya geçmiş olmasıdır!'' Bir başka Kraliyet Askeri olan Hanren'in sesinin, gecenin sessizliğinin içinde yankılanmasının ardından, en azından bir dakika boyunca orada tek bir çıt bile çıkmamıştı. Herkes inanılmaz derecede sessizleşmiş ve son derece inançsızlıkla dolu olan gözlerle birlikte Zend'e bakmaya başlamıştı.

''Bu... Doğru mu?'' Prens Fintan, gözlerinden okunan, genç adamın içinde bulunduğu öfke ve şaşkınlıkla birlikte Zend'e bakarak yavaş bir şekilde sordu. ''Sen, Kraliyet Askeri, aynı zamanda Siyahlar'ın on beşincisi olan Lurgus Nata'yı mı öldürdün?'' 

Zend de Prens Fintan'ın dışındaki herkes gibi bir sessizliğin içine bürünmüştü. 'Ne demek on beşinci olmuşum?!' diye kendi kendine sordu ve dünü düşündü biraz. Daha sonra Prens Fintan'a doğru bakarak, ''Acaba listeye bakabilir miyim, Prens Fintan?'' diye sordu samimi bir şekilde. 

Fintan Hanren'in tutmaya devam ettiği listeyi alıp Zend'e verdi hızlı bir şekilde. ''Bu şüphesiz sensin, hiçbir yanlış yok.'' diye konuştu, sesi boğuk çıkmıştı. Zend onun ağzından çıkan son kelimeleri duymasıyla birlikte, Fintan'ın kendisine karşı ciddi anlamda büyük bir öfkeye sahip olduğunu fark etmişti direkt olarak.

Zend listeyi aldıktan sonra, on beşinci kişiye baktı uzunca. Lurgus Nata'nın kafasını elinde tutuyordu, adamın suratını kendine doğru çevirmişti. Bu anı hatırlıyordu, o adam kendine bu kafayı fırlattıktan sonra Zend, elindeki başın yüzüne bir anlık bakma isteğiyle birlikte onun yüz kısmını kendine doğru çevirmiş ve ona bir göz atmıştı. Tam da bu anda Siyahlar'daki herkeste bulunan, o anı resmeden büyü aktifleşmiş, Lurgus Nata'nın katilini de Zend olarak belirlemişti muhtemelen.

İnanılmaz bir şanssızlıktı... Bu nasıl olabilmişti ki, Zend onu öldüren kişi değildi sonuçta! Ama bu gerçekten de yaşanmışsa... Zend'i muazzam bir zorluğun içine sokacak gibi görünüyordu, bu sırayla birlikte başına konan ödül de ciddi anlamda yükselecekti tabii ki. Bugün Zend'in ilk olarak beklediği şeylerden biri, Siyahlar'da altmış beşinci sıraya geçtiğinin dünya tarafından öğrenilmesi ile birlikte başındaki ödülün artmasıydı, ancak şaşırtıcı bir şekilde, ödülü bugün artırmamıştı, ödülü koyan kişi. Belki sadece geç kalmıştı ve ödülün artırılması yarına kalmıştı, belki adam ödülü artırmaya gerek görmemişti, belki de artırmak için daha fazla parası kalmamıştı... Sonuçta artmamıştı ve sonraki gün içerisinde, hatta bugünden sonra bir daha hiç artmaması için umutları vardı Zend'in. Ancak o umutların tamamı, şu an elinde tuttuğu listedeki resmi görmesiyle birlikte yok olmuştu. On beşinci olduysa, ödülü kesin artacaktı! 

Üstelik, tek sorunu bu değildi... 

Biraz önce etraftakiler, Zend'in Ovaur Fozre'yi öldürmüş olmamasını, onun bunu yapabilecek kadar güçlü olmadığını düşünmesiyle birlikte kabul etmişti. Şimdi bu sebep kalmamıştı kimsenin elinde, Zend'i suçlamaya devam etmeleri için basit bir neden daha çıkmıştı ortaya, Zend gerçekten de bundan nasıl sıyrılacağına ait hiçbir fikre sahip değildi. Genellikle her şeyini önceden planlayarak hareket eden biriydi o ve böyle, beklenmedik sürprizlerle karşılaşmasıyla, ne yapacağını bilemeyeceği bir ruh haline girmesi bir oluyordu. 'Nasıl bir bahane bulmalı?' diye düşündü kendi kendine, elindeki listeden gözünü ayırmadan önce. Daha sonra daha fazla sessiz kalmasının, üzerindeki şüpheleri artıracağını tahmin ederek, hem konuşup hem düşünmeye başladı. 

''Prens Fintan, Siyahlar'a girmiş bir kişi öldürülmeyi göze almıştır, biliyorsunuz. Yani umarım sizin bir tanıdığınız olan Lurgus Nata'yı öldürdüğüm için bana kinlenmemişsinizdir, adil bir dövüş oldu, başından sonuna kadar tüm gücümüzle savaştık ancak galip gelen, elbette şansın da yardımıyla birlikte ben oldum.'' Zend dudaklarını birbirinden ayırmaya başlayıp, ona dikkatli bir şekilde kenetlenmiş iki gözün sahibi olan Fintan'a baktı. 

'Evet, güzel, bu yoldan gitmeliyim.' diye düşündü aynı anda. 'Eğer Pounz'un kurallarına yönelik hareket edersem, Prens Fintan bana karşı, istemediği türden hiçbir şey söyleme hakkına sahip olmayacaktır.' diye devam etti içinden geçirmeye. Daha sonra da konuşmasını hemen sürdürdü.

''Bir Kraliyet Askeri'ni öldürdüğümden dolayı derin bir hüzün duyuyor olsam da, elimden bir şey gelmiyor. Üstelik o da, eğer kazanıp da onu öldürürsem herhangi bir şekilde bu nedenden dolayı zorluğa girmeyeceğimi garantilemişti, saygı duyduğum birisi olarak ellerimde can verdi. Arkadaşlarının da onun bu kararına saygı duymasını rica ediyorum.'' diye konuşurken, epey uzun ve ince olan kılıcının kabzasını elini atmış, ona öfkeli ve intikam isteyen gözlerle bakan Kraliyet Askeri'ne doğru baktı Zend. ''Eğer ki onurlu ve istediği bir şekilde ölmesinin ardından, beni bir arkadaşının öldürmeye çalışacağını bilecek olsaydı; eminim oldukça utanç içinde kalırdı.'' 

''Buna sen karar veremezsin, katil!'' Hanren sinirli bir şekilde ona bakarken adeta kükredi. 

''Katil mi?'' Zend hafifçe güldü. ''Buradaki herkes katil değil mi? Bana daha önce birini öldürmediğini söyleme, bir savaşçı olarak bana katil demek gerçekten komik, haksız mıyım?'' diye devam etti konuşmaya, normalde planı Ovaur'u öldürmediği konusunda panik yapmış gibi görünürken suçsuz bulunmaktı, ama işin içine bu olay girince ne yapacağını tam olarak bilememişti ve istemsizce sakinleşmişti. Aslında hiç sakinleşmemesi gerekiyordu; fakat elinden gelen başka bir şey kalmamıştı şu anda. 

''Öldürebileceğin ve öldüremeyeceğin kişiler vardır!'' Hanren Fintan'ın cevap vermesini beklemeden Zend'in söylediklerini cevaplamaya başlamıştı. ''Hangi cesaretle bir Kraliyet Askeri'ni öldürebilirsin?!'' 

''Değerli Kardeş Hanren, daha önce de söylediğim gibi Lurgus Nata, Siyahlar'a girdiği ilk anda öldürülmeyi göze almıştı, onu öldürmek için neden bir cesarete ihtiyaç duyayım ki?'' Zend sakince konuşmasını sürdürürken, etraftakilerden bir ses kırıntısının dahi çıkmama durumu devam ediyordu...

Era çoktan Zend'e seslenmişti bile, ''Ortak, eğer tehlikeye gireceğin bir durum olursa direkt harekete geçeceğim, ancak sen de kaçınmayı unutma.'' 

Zend onu sözlü olarak onaylamamış olsa da omzundaki büyülü yaratığına gözünün kenarıyla bakarak kafasını hafifçe sallamış, anladığını belli etmişti. 

''Seni...'' Görünüşe göre Kraliyet Askeri daha fazla öfkesini tutamamış olacaktı ki, kılıcını çektikten sonra direkt olarak Zend'e doğru ilerlemiş ve ucunu ona yöneltmişti. 

Berinne sanki böyle bir saldırıyı bekliyormuşçasına, Zend'in önüne geçerek yüzüğünden anında çıkardığı mızrağı ile birlikte Hanren'in kılıcını kenara savuşturdu, daha sonra da mızrağını onun boğazının hemen yanında göndererek, sesli ve tehditkâr bir şekilde konuşmaya başladı: ''Zend'e bir daha saldıracak olursan, kafanı keserim savaşçı. Haddini bil.'' 

Hanren bir Kraliyet Savaşçısı'ydı ve Pounz onun arkasında olarak görülebilirdi, ancak şu anda karşısındaki kişiye karşı herhangi bir saldırıda bulunması tam olarak imkansızdı. Eğer ki Berinne'nin ailesi, yani Renkli Yıldırım Ailesi kızarsa, Pounz'a savaş açmaları hiç de zor olmazdı. Üstelik Berinne'ye bir zarar vermesi de imkansızdı zaten, o en iyi tekniklere sahip olan, bu yaşına kadar iksir ve haplarla desteklenmiş, istediği takdirde Hanren'i yenebilecek biriydi. Bu yüzden dişlerini sıkarak kılıcını geri çekmekten başka bir çaresi yoktu onun...

Kraliyet Askeri'nin kılıcı geri çektiğini gören Berinne, hafifçe gülümseyerek kırmızı bir şekilde parlayan bir taşa sahip olan, iki tarafı da keskin olan mızrağını yüzüğüne geri koydu. ''Anlayışın için teşekkürler.'' diye de devam etti. 

''Elbette, on beşinci sıraya geçmiş olmasından dolayı Zend'e bir kin tutacak değiliz.'' Fintan gözlerindeki öfkeyi bastırmaya çalıştığını belli ederek konuşmaya başladı, sesi birazcık titremişti. ''On beşinci sıraya, henüz on yedi yaşındayken girebilmiş olan biri daha önce Pounz'da bulunmamıştı, sen zaten son beş yüzdıldaki, Siyahlar'a giren en genç kişi unvanına sahiptin, artık Siyahlar'ın on beşinci sırasına on yedi yaşında girerek, muhtemelen bir daha birinin kolay kolay kırmayı başaramayacağı bir unvanı daha elde etmiş oldun. Senden önce Siyahlar'a on altı yaşında girmiş olan kişi sadece yetmişinci sıralara girmeye başarmıştı, ancak sen onu fazlasıyla geçerek on beşinci sıraya kadar ilerlemişsin, sanırım senden dahi diye bahsetmek yetersiz kalıyormuş.'' diye konuşurken Zend'i övmeye başlamıştı. 

Aynı zamanda içinden geçirdiği şeyler de vardı elbette: 'Henüz on yedi yaşındayken on beşinci sıraya girmeyi başaran bu kişiye karşı, öfkeli olmak bana kesinlikle bir şey kazandırmayacaktır. Sonuçta şu anda ona hiçbir şey yapamam, ona sarayın içerisinde bir zarar gelmiş olsa ve bunu yapanı idam etmiş olsak dahi, Renkli Yıldırım Krallığı'nın bize öfkeleneceği açık. Bunu göze alamayız... Aynı şekilde sadece on yedi yaşındayken ve yedinci seviyedeyken, bir Kraliyet Askeri'nin gücüne erişebilmiş olan birini karşımıza almak da bize oldukça zarar getirir. Objektif olarak düşünürsek, bu seviyede bile bu kadar güçlüyse eğer, yaklaşık yüz yıl sonra dünyanın en güçlü isimlerinden biri olmayı bile başarabilir. Hayır, bu potansiyelle birlikte dünyanın tepesine elli yılda bile tırmanmayı başarabilecektir o. Böyle bir sebepten dolayı ona kaba davranmak yanlış sonuçlanabilir...'

''Teşekkürler Prens Fintan, övgüleriniz için minnettarım.'' Zend alçak gönüllü bir şekilde söylenenleri kabul etti. 

''Ancak bize daha erken bunu söyleseydin, seni altmış beşinci sıradaki biri olarak değerlendirmek gibi bir hataya düşmemiş olurduk.'' diye devam ederek saygısını elden bırakmadan konuştu Prens Fintan. O, hem Renkli Yıldırım Krallığı'nın prensesinin misafiri olan, hem de böylesine bir potansiyele sahip birine karşı yanlış konuşmaya ve saygısızlaşmaya cüret edemezdi.

''Ben, sabah listede ne gördüysem size onu aktardım. Krallığın beni on beşinci olarak kabul etmediğini düşünmüştüm, bu yüzden bu konuyu kapatarak şimdilik altmış beşincilik ile yetinmem gerektiğini hissettim ve herkese de böyle söyledim. Akşam gelen bir değişiklikle birlikte on beşinci olacağıma dair bir fikrim yoktu.'' Zend yeni bir yalan üretti ve kendini bu durumdan hızlıca kurtardı. 

''Bir hata olmuş olmalı, normalde öldürdüğün iki Siyahlar üyesinden hangisinin sırası daha yüksekse ilk olarak onun sırasını alırsın.'' Prens konuşmaya devam etti. ''Her neyse, bu başarı için seni tekrar kutlayarak Kardeş Ovaur'un öldürülmesi konusuna tekrar geçmek istiyorum.'' dedi ve derin bir nefes daha aldı genç adam. ''Biraz önce senin suçsuz olduğuna karar vermemizin sebebi, bunu yapamayacak kadar güçsüz olduğunu düşünmemizdi. Ancak Kardeş Zend, düşündüğümüzün aksine bir Kraliyet Askeri'ni öldürecek, hatta onu öldürdükten sonra, aynı gün içerisinde on beşinci seviye birini de öldürebilecek kadar güçlüymüş. Yani Prenses Aena'nın söyledikleri, tam olarak doğru olmuş olabilir. Kardeş Zend Kardeş Ovaur'u öldürmüş olabilir, haksız mıyım? Eğer seviyesinin düşüklüğüne rağmen böyle bir güce sahipse, Kardeş Ovaur'u tek saldırıda öldürerek kimseye fark ettirmeden en öndeki arabaya gitmeyi de başarabilmiştir muhtemelen. Zaten bugün Kardeş Ovaur'un onu dövmesine izin verdiğini de görmüştük, sonuçta Kardeş Zend tüm yumruklarını Kardeş Ovaur'a tutturmuş olsa da, gücünü hiç kullanmayarak Kardeş Ovaur'a bir zarar vermemişti. Onun kendisinin gerçek gücüne dayanabilecek bir tekniğe sahip olup olmadığını merak etmiş olabilir mi acaba?'' diye sorarken, Zend'e şüpheli ve gizlenmiş bir öfkenin sezilebildiği gözleriyle birlikte bakmaya devam ediyordu genç adam.

'Eh...' Zend içten içe bir sitem etmişti. 'O Kraliyet Askeri en azından İmparator ya da Dünya Seviyesi'ndeydi, yani onu öldürmem gerçekten de imkansızdı. O beni yenmeyi başaramasa bile, benden kaçmayı kesinlikle başarabilirdi. Ancak o adam yüzünden, Lurgus Nata'nın Siyahlar'daki yerinin üzerine benim ismim yazıldı ve şu anda gücüm tamamen abartılıyor. Lanet, abartarak doğru sonuca ulaşıyorlar. Böyle bir şans gerçek olmamalı...'

''Prens Fintan, Zend'in tüm bu süreç boyunca benim yanımda olduğunu daha önce söyledim, siz bana yalancı demiyorsunuz değil mi?'' Berinne Zend'in cevap vermeye fırsatı olmadan, biraz daha ciddi bir şekilde konuşmaya başlamıştı. ''Diyelim ki Zend onu öldürmüş olsun, Fozre Ailesi'nin sorunudur bu, sizin değil. Sonuçta olay Kraliyet Sarayı'nın dışında olmadı mı? Eğer bundan şüphe ediyorlarsa, Fozre Ailesi'nin buraya gelmesi gerekir. Zend'i sorgulamak size düşmez.'' diye konuşurken, hafifçe ağırlığını koymuş gibiydi genç kız. 

''Oh...'' Prens Fintan'ın gözleri biraz açılmıştı. ''Ben sadece burada benim ve Yuna'nın bir arkadaşını öldürmüş olan kişinin kim olduğunu öğrenmeye çalışıyorum, arkadaşım katledildi ve bunu araştırmak, en azından Fozre Ailesi kadar benim de hakkımdır... Ancak önemli değil, sonuçta Renkli Yıldırım Krallığı'nın prensesinin yalan söylemeyeceğinden eminiz. Bu yüzden Kardeş Zend'in Ovaur Fozre'yi öldürmemiş olduğunu kabul ediyorum, buyurun, Kraliyet Sarayı'nın içine girelim tekrardan. Sizi o herif dışarıdayken oraya yollayamayız, en azından şafak söktükten sonra yola çıkarsınız.'' diye konuşurken, gözlerini etrafta çevirerek Yuna'nın doğum gününe gelmiş olan herkese bakmıştı. Daha sonra tekrar gözlerini Zend'e doğru gönderdi ve gülümseyerek konuştu: ''Sonuçta o adamın gücü belirsiz ve birini daha öldürmek isteyebilir, birlikte gidiyor olsanız dahi, onun arkadaşları da varsa en azından birkaç kayıp daha verebiliriz, şimdilik askerlerimiz civar bölgeyi arayarak onu yakalamaya çalışsın, her yerin güvenli olduğunu belirledikten sonra kalbimiz rahat bir şekilde sizi yolcu ederiz. Tabii, Kardeş Zend ve Prenses Yuna'nın içinde olduğu arabanın korunmaya ihtiyacının olmadığının farkındayız, ama içimiz rahat etmez eğer giderseniz...'' 

Zend, onun sesindeki gizli imayı çoktan anlamıştı bile. Korunmaya ihtiyaçlarının olmadığını söyleyerek, o adamın asla o arabaya saldırmayacağını kastetmişti aslında prens. Ama Zend anlamamazlıktan gelerek gülümsedi, ''Ah, gerçekten de böylesine vahşice bir şeyi yaptığıma inanacaksınız diye bir an çok korktum...'' diye konuştu ve o an ona bakmış olan Aena'ya doğru gözlerini çevirdi.

O da, diğer herkes gibi gözlerini sonuna kadar açmış, şaşkın bir şekilde Zend'e bakıyordu... Zend ona bakarken, hafifçe gülümsemeye devam etmekle yetindi. ''Prenses Aena, söyleyeceğiniz bir şey mi vardı?'' 

Aena Zend'e bakarken, yavaşça konuşmuştu. ''Hayır, Kardeş Zend. Sadece, on beşinci olduğunuz açığa çıktıktan sonra baştan sona değişmiş olan ruh halinize bakıp imrendim... Duygularınızı bu kadar iyi kontrol etmeyi başarabiliyorsanız, gerçekten büyük bir saygıyı hak ediyorsunuz...''

***

1995