Vee herkes şook herkes de aynı tepkiyi veriyor canım birinizde farklı bir tepki versin ?
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
198. Bölüm Eski Dostlar
Zend yavaşça gözlerini araladı. Şu anda Beyaz Taç'ın kahverengi, yani ana binasının içerisinde, tavana bakıyordu. Tavandaki, Zend'e, birkaç kere bakmasıyla tanıdık gelen işlemelerle birlikte nerede olduğunu kavramıştı. Beyaz Taç'a getirilmişti ve tahminine göre şu anda bir yerde yatıyordu, her yeri uyuşuktu ve karıncalanıyordu. Kendine hafifçe geldiği andan itibaren içinde beliren kalkma isteğine karşı gelmedi ve hızlıca doğruldu.
''Dur dur, yavaş ol.'' Yanı başındaki Berinne ona seslenmişti hemen. ''Zend, iyi misin? Ne oldu sana?''
Zend tüm vücudundaki hisleri kazanmak için bir süre bekledi. Elleri uyuşukluktan hemen hemen çıkmış olsa da bacaklarını, sırtını göğsünü tam olarak hissedebiliyor değildi. Bir süre bekledikten sonra derin bir nefes aldı. ''Ne olduğunun farkında değilim,'' diye mırıldandı, bu yaşadığı şeyin bir benzerini daha önce Chibui Dağı'nda yaşamıştı. Bir anda bayılıp gözünü açtığı yerde hissiz bir şekilde uyanması, ardından olaylara müdahale edememesi ve tanık olduğu garip olayları hafızasına almış bir şekilde uyanmışçasına kendine gelmesi. Bunu daha önce yaşadığı seferde Üstün'ün ele geçirdiği Qouen'i, bir aileyi katlederken görmüştü. Onu durdurmak isteyip, hiçbir şeye etki etmeyi başaramadıktan sonra uyanmıştı ve bunu ilk seferinde bu şekilde, devamında da rüyalarında görmeye devam etmişti. Qouen, oradaki kişinin aslında Üstün olduğunu ve o adamdan aldığı enerjinin de tanıdık gelmesinin bundan kaynaklandığını söylemişti. Zend devamlı olarak aklına takılan bir şeyi sürekli geçiştirerek unutuyordu bir şekilde, şimdi etrafındaki insanların endişeli yüz ifadelerine ve meraklı sorularına rağmen, dış dünyayla ilgilenmeyi bıraktı ve içindeki Üstün'e, yani Gfandor'a seslendi: ''Üstün, Chibui'de Qouen'i ele geçirip bir aileyi katlettiğin olayı bana anlatır mısın? Hatırladığın her şeyi ile birlikte.''
''Anlatayım mı?'' Üstün'ün cevabı çok gecikmemişti ama adamın sıkkınlığı her yerden belli oluyordu. Ranon'un baskısı olsa Zend'e hiç tahammül edecekmiş gibi görünmüyordu, gönülsüzce de olsa konuşmaya başladı. ''Pekala, otuz yıl kadar önceydi. Qouen Karanlık Stili'ni bir savaşta sonuna kadar kullanmıştı ve bu da kendi iradesinin zayıflamasına, benimkinin ise güçlenmesine neden olmuştu. Son anda kendini Chibui'ye attı ve kontrolünü orada bana bıraktı. Sırf ben krallıklarda bir şey yapmayayım diye üç yıl orada geçirmek zorunda kaldık. Bu süre zarfında enerjimi tam olarak kontrol edemediğim için sürekli enerji sızıntısı yaşıyordum, bu yüzden ele geçirmem kısa sürdü ve Qouen kontrolü geri aldı. Senin anlattığın olayda da enerjimin son kırıntılarıyla kontrolü sürdürüyordum. Başka hatırladığım bir şey yok.'' Üstün'ün konuşması pek uzun sürmemişti.
''Hmm.'' Zend sessizce mırıldandı tekrar. ''Anladım, sağ ol.'' diyerek devam etti ve aklındaki parçalara bir göz atmaya koyuldu. Yanındakilere beklemelerini ifade ettikten sonra, gözlerini kapattı ve geçmişini düşünmeye başladı. Bu tip bir anda bayılmaları ve kendini garip olayların içerisinde bulması, can sıkıcı bir hale gelmeye başlamıştı. Bunun bir savaşın ortasında olduğunu düşünüyordu da, eğer böyle bir şey olursa öleceğine şüphe olmazdı. Bu her neyse, ya engellemenin ya da bir şekilde kontrol etmenin bir yolunu bulması gerekiyordu.
Qouen'in, yani Üstün'ün o aileyi öldürürkenki halini izlerken, Zend henüz Chibui'ye gireli çok olmamıştı. Otuz yıl önce olan bir olayı görebilmişti... Tıpkı hemen şimdi yaşamış olduğundaki gibi, o zamanda da hiçbir şeyi değiştirememiş ya da engelleyememişti. Yani bir anı mı görüyordu? Qouen'in orada tuttuğu bebeğin ağlaması, onunla birlikte Fungyuo'ya, kendi doğumuna gittiği zaman duyduğu ağlama sesinin bir kopyası gibiydi. Yani oradaki bebeğin, aslında kendisi olduğunu fark etmesi çok zaman almamıştı. Öyleyse bu gördükleri, bir şekilde tanık olduğu olaylar, yani anıları olabilir miydi?
Hayır, olamazdı. Çünkü otuz yıl önce kendisi herhangi bir şekilde dünyada olamazdı, o zaman yaşanan bir olaya nasıl tanık olmuş olabilirdi ki? Bu sadece saçmalıktan ibaret olurdu. Bu yüzden böyle bir şey olamazdı. ''Ranon, bu gördüklerimi sen de görüyor musun? Bunların ne olduğuna dair bir fikrin var mı?''
''Geçmişte yaşanan şeyler, Zend, Üstün'ün anlattığı şeyleri ikimiz de dinledik. Otuz yıl öncesinde yaşanan bir olayı görmüşsün, onları ben göremem. Çünkü oraya benimle birlikte gitmiyorsun, ben enerjinin içindeyim ama sen, oraya gittiğinde yalnızca bilincine sahip bir durumda oluyorsun. Qouen'in dediklerini unuttun mu? Ona Üstün'ün yaptığı şeyleri anlattığın zaman, sana bir şeyi araştırmanı söylemişti. Ben bu tip şeylerden haberdar değilim, çünkü en son dünyadaki güncel yetenekleri bildiğim zaman tarihler, bundan otuz bin yıl öncesini gösteriyordu. Ama Qouen'in böyle bir şeyi bilmiyor olması imkansız, bu yüzden sana söylediği şeye yönelmeni tavsiye ederim. Muhtemelen bu yaşadığının sebebi de odur.'' Ranon'un aydınlatıcı sesi, tok bir şekilde Zend'in zihninde yankılandı. Onun sakinliği Zend'i her zaman imrendirmişti, iki eli kanda da olsa her zaman rahat ve yumuşak oluyordu bu varlık. Sadece bazı zamanlarda heyecanlanıyordu ya da öfkeleniyordu. Bu nadir zamanların dışında fazlasıyla sakindi.
''Qouen bu konuda ne demişti ki?'' Zend Chibui Dağı'nın içerisinde Qouen ile konuştukları zamandaki, bu anıyı anlattığında aldığı cevabı düşündü kendi kendine.
''Zend, sen onları görebildiğine göre... Genç adam, Saf Görü diye bir şey duydun mu? Krallığa geri döndüğün zaman bunu araştır.''
Yaşlı adamın ağzından, Zend o günü sorduğu zaman bunlar dökülmüştü.
''Saf Görü gibi bir şeyden bahsetmişti değil mi? Bunu araştırmamı söylediğini hatırlıyorum,'' diye fısıldadı Zend ve gözlerini açtı, bu şeyi araştıracağını kafasına iyice kazıyarak şimdilik konuyu kapatmayı tercih etti.
''Şimdi daha iyiyim.'' Ayağa kalktı ve tamamen kendine gelmiş vücudunu gererek konuştu.
''Neyin var senin, hasta falan mısın yoksa?'' Hollis Zend'in karşısında ayakta dikiliyordu. ''Yanında biz olmasaydık ve sen böylece bayılsaydın, ne olacaktı? Birisi kapüşonunu kaldırıp bilinçsiz ve dolayısıyla savunmasız olan senin yüzünü görse ve kediciğin de bunu geç fark etse, ne olacaktı?'' Hollis'in yüzünde ciddi bir ifade vardı. ''Hemen bunu çözmemiz gerekiyor.''
''Ben çözeceğim yakında usta, merak etme, endişelenmene gerek yok.'' Zend güven verici bir şekilde konuşurken, Era'ya doğru bakışlarını çevirmişti. ''Üstelik Eralkavender hiçbir şeyi geç fark etmez.'' diye, Era'ya duyduğu güveni belli ederek gülümsedi. Hava hafiften kararıyor olmasına rağmen henüz, Zend'in ilk gözlemlerine göre Beyaz Taç'ın içi ilk gelişinde gördüğü gibi boştu.
''Öyle mi, herkes bir şeyleri bazen geç fark edebilir!'' Hollis kollarını göğsünde bağlamıştı. ''Üstelik onun gibi bir minik kedi için bu sadece bazen olmayabilir bence...'' derken gülerek, Era'ya takıldığını belli etse de Eralkavender'in bu sefer sabrı birazcık taşmış gibiydi.
Bir anda kükredi ve büyük formuna geçerek tavana doğru iyice yaklaştı. Ardından Zend'in neredeyse gözleriyle takip edemeyeceği bir hızla Hollis'in üstüne atılarak, onu devirdi ve yere yatırılmış adamın üstüne yattı. ''Öyleyse minik bir kedinin ağırlığı da canını sıkmayacaktır.'' dedi.
''Hahahaha...'' Zend Era'nın, ustasının üstüne yattığını görünce kahkahayı patlattı, çünkü Hollis'in sadece eli Era'nın vücudunun dışarısına taşmayı başarabilmişti ve ustası, eliyle pes ettiğini belli edercesine yere üst üste vuruyordu. Bastırılmış bir şekilde sesi çıktı, kocaman olmuş çitanın altından. ''Sadece... Sadece şaka yapıyordum!''
Era tatmin olmuş bir şekilde konuştu, ses tonundan eğlendiği anlaşılabiliyordu. ''Ben de şaka yapıyorum işte, rahatsız olmuyorsun ya?''
''Boğuluyorum!..'' Hollis'in sesi gittikçe kısılarak Era'nın altından yükselmeye devam etti.
''Era, hadi ama, ustamı öldüreceksin. Yararsız ve gereksiz biri olsa da ölmesini istemiyorum.'' Zend, Hollis'le biraz alay etmek istemişti.
''Sağ ol canım, öldür Era öldür, öğrencimden bunları duyacağıma ölseydim, suçum neydi benim...'' Hollis de Zend'in eğlendiğini fark etmiş olacaktı ki, işi iyice espriye vurarak konuşmuştu. Era bunun üzerine hafifçe gülerek Hollis'in üzerinden kalktı ve Zend'in yan tarafına doğru ilerledi. Tabii büyülü yaratığın büyüklüğünü daha önce hiç görmemiş olan Sanzirna ve Berinne'nin yüzlerinde büyük bir şaşkınlık ifadesi vardı, o ikisi Era'nın küçük formunun aslında kendi boyutu olduğunu düşünmüşlerdi ilk başta, Era'nın sevimli halinin gerçek hali olduğunu tahmin etmişlerdi. Karşılarındaki büyük, cüsseli, korkutucu ve ölümcül bir görünüme sahip kedi onlara bir bakış attığında tüylerinin ürpermesini engelleyememişlerdi.
''Heh...'' Hollis derin bir nefes aldı ve ayağa kalktı. ''Bu yaratıkla nasıl yaşıyorsun sen Zend, seni parçalar bu!'' Hollis üzerinden kalkan Era'ya bakarak sesini biraz yükseltti.
Bu sırada Zend iyice keyiflenmişti tabii, ''Usta, minik kedicik diyordun, ne oldu?'' diyerek gülmeye devam ederken, aklına ustasının büyülü yaratık ortağı geldi. ''Bu arada, Tarol nerede usta?'' diye sordu. Tarol ile araları oldukça iyiydi ve onu da özlemiş sayılırdı Zend, küçük peygamber devesinin, hiçbir zaman bozulmayan ciddiyetini ve onun Zend'e bu ciddiyetle moral vermeye çalışarak kendini komik göstermesini özlemişti Zend.
''Tarol mu? Şu anda benim için bilgi topluyor. Yapacağım birkaç şey vardı da geçenlerde, kulağıma gelenlerin aslını öğrenmesi için onu gönderdim.'' Hollis hemen cevap verdi.
''Anladım.'' Zend kafasını salladı ve etrafında göz gezdirdi. Eralkavender onun sağ tarafındaki zemine yatarken, küçük formuna geçmişti. ''Yunlar, Fun ve diğerleri ne zaman gelecek? Pek çok kalmadı herhalde.'' diye ortalığa sordu. Aynı zamanda Saga da bugün Zend'in karşısına çıktığı zaman giyiyor olduğundan daha güzel bir kıyafeti üstüne geçirmiş, yanlarına gelmişti.
''Bak sen, birileri bizi soruyor.'' Zend'in konuşmasının hemen ardından dış kapının açılış sesi duyuldu.
Zend bu sesi duyar duymaz hemen oturduğu yerden tekrar ayağa kalktı ve kapıya baktı, gelen kişinin yüzünü görür görmez hızla koştu ve o gelirken kollarını açmış olan kişiyle, sıkıca kucaklaştılar.
''Fun!'' Zend, yıllar önce ilk kez ustasının götürdüğü kafeste Maddle ile dövüşmesi sırasında onu fark edip Beyaz Taç'a çağıran ve aynı zamanda Beyaz Taç'taki her türlü sıkıntısıyla direkt olarak ilgilenen adama baktı birkaç kere, sarılmayı bıraktıktan sonra.
''Zend, nasıl da büyümüşsün ama!'' Bugün, hemen herkesin keyfi Zend'i görmesiyle birlikte yerine geliyordu. Fun'un söylediği de, Zend'in bugün birkaç kere duymuş olduğu, büyüdüğünü bildiren cümlelerden biriydi...
''Zend!'' Fun'un arkasından, Zend'i görmesiyle birlikte fırlayan bir isim daha olmuştu. ''Sonunda dönmüşsün!''
''Yun,'' Zend kendine doğru gelen Yun ile de kucaklaştı ve sesli bir şekilde konuştu, keyfi doruk noktalarına ulaşmıştı şu anda. ''döndüm!''
''Döndün, üstelik oldukça fazla şey kazanıp da döndüğün kesin, şu görünüşüne bir baksana...'' Yun'un da arkasından çıkan, Zend'in diğer arkadaşları teker teker gelip Zend ile sarılmıştı.
''Saçlarını da uzatmışsın, bak sen,'' Yun Zend'in arkasına geçip saçına bir göz attı. ''tam savaşçıya benzemişsin Zend, aslanım benim be!'' derken gülmeye devam ediyordu.
Hızlı bir şekilde ilerleyip Zend'in biraz önce oturuyor olduğu yere geri döndüler. ''Üstelik bir de sevimli, küçücük bir büyülü yaratık ortağı mı edindi--'' Yun Zend oturunca onun yanına gelen Era'yı görünce, biraz gülerek konuşuyordu ki, bir anda sözü kesildi.
''Aman!'' Hollis Yun'un ağzını tutmuş ve onu susturmuştu. ''Sakın öyle bir şey söylemeye kalkma!'' diyerek elini geri çekti ve Zend ile birlikte diğerlerinin, büyük bir kahkaha patlatmalarına neden oldu.
''Zend, anlat bakalım, neler yaptın? Bir de, sana verdiğim Siyah Gökyüzü ile güzel bir silah yapmayı başarabildin mi? Onun değeri gerçekten çok fazladır ve eğer boşa harcadıysan seni öldürmeyi düşünüyorum.'' Hollis gülerek konuştu.
''Tabii ki başardım usta, hemen göstereyim. Görebileceğiniz en iyi kılıçlardan birini yaptım hem de!'' Zend coşkulu bir şekilde konuşurken bir elini yüzüğüne yolladı ve ona bir kere tıkladı.
''İşte bu!'' Anında yerde beliren karanlık, oldukça büyük Ağır Kılıç ortaya çıktığı anda etraftaki, heyecanlı bir şekilde Zend'in anılarını dinlemek için oraya gelmiş insanların dikkati hemen ona kaydı.
''Bu da ne? Niye böyle bir şey yaptın ki?'' Hollis kılıcı görünce yüzündeki gülümsemeyi birazcık dağıtarak ciddileşti. Ağır Kılıç'ın yanına eğildi ve kabzasını tutarak kaldırmayı denedi. ''Bir Ağır Kılıç mı yaptın? Zend, iyi misin sen? Siyah Gökyüzü'nü boşa harcamışsın resmen!'' derken genelde hiç başvurmadığı, hafif bir azarlamayı diline oturtmuş gibiydi. Kılıcı kaldırmayı başaramadıktan sonra, pes ederek kalktı.
''Usta, neden öyle söyledin ki?'' Zend yavaşça konuştu.
''Ah, benim aptal öğrencim... Aslında bunu sana söylemem gerekirdi ama gerçekten, bir Ağır Kılıç yapacağın hiç aklıma gelmemişti. Dünyada böyle delilikleri yapan çok insan olmuyor da... Sana daha önce söylememiş olabilirim ama bir Ağır Kılıç'ı değil kullanmayı, kaldırmayı bile başaramazsın... Ne kadar denersen dene, ne kadar güçlenirsen güçlen bu imkansızdır. Çünkü bunun için özel teknikler gerekir.'' Hollis elini bir kere alnına vurdu.
''Bu teknikler de dünyada sadece Yama Ailesi'nde vardır ve bu teknikleri, aile dışındaki hiç kimseyle paylaşmazlar. Her neyse, çok da önemli değil. Bu kılıç gerçekten çok şık görünüyor, Siyah Gökyüzü'nden yapılmış bir Ağır Kılıç'ı satabileceğimiz kişileri bulabileceğimizden eminim.'' Fun Zend'e moral vermeye çalışırmışçasına konuştu. ''Sonuçta bu tip kılıçları koleksiyoncular çok beğenir.''
''Usta, Fun, neden bahsediyorsunuz? Ben onu satmak için yapmadım,'' Zend gülerek Ağır Kılıç'ın kabzasını yakaladı. ''kaldırabildiğimden, hatta kullanabildiğimden de eminim.'' Kılıcı kaldırıp hafifçe fırlattı ve havada bir takla atıp hızlıca yere doğru yaklaştığında kabzasını yakaladı.
***
1890
Magnec