eline sağlık
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
161. Bölüm Eksik İki Şey
''Zend, eksik olanlar ne?!'' Eralkavender tekrar Zend'e seslendi.
''Bakıyorum şimdi!'' Zend aceleyle konuştu. Hareketlerini hızlandırarak, eşyalarını kurcalamaya devam etti. Önemli bir şeyinin kaybolmuş olmaması için dua ediyordu.
Kılıcı buradaydı, duvara yaslanmış bir şekilde duruyordu. El kitapları tamamdı, Ranon'un tekniğinden kısıtlama tekniğine kadar, tüm el kitapları buradaydı.
Hızlı bir şekilde kalanları da inceledi.
Ranon'un onu çalıştırdığı büyü dili içerikli kağıtlar yerli yerindeydi, onlarda da bir sorun yoktu.
''Eksik ne o zaman?'' Zend alnından kayışa geçen ter damlalarına aldırmadı ve incelemesini dikkatli bir şekilde sürdürdü.
Her şeyini dikkatli bir şekilde inceleyince, eksiğin ne olduğunu anlamıştı.
Eksik şeyler...
Eksikler, daha önce Zend köpek yavrularını beslerken bir anda oraya düşen koldaki yüzükten aldığı pusula ve saatti!
''Oh...'' Zend derin bir nefes verdi. Bir daha mağarasını sahipsiz bırakmayacaktı, önemli eşyaları buradayken bir şekilde onların güvenliğini sağlaması gerekliydi. Ya değerli şeyleri çalınsaydı? Eğer teknikleri, özellikle altın yapraklı, Ranon'un onun için bizzat yazdığı teknik çalınsa neler olurdu? Belki de Zend, en azından bu tekniği yanında taşımalıydı. ''En azından önemli şeyler çalınmamış.''
Ayaklandı ve Era'ya rahatlamış bir şekilde baktı. Gencin rahat havasını görmüş olan Eralkavender'in de hafifçe gevşediği belli oluyordu. Onun bu şekilde rahatlaması göz önüne alındığında, ciddi anlamda bir şeyinin çalınmamış olduğunu tahmin etmişti.
''Sadece eski ve çalışmayan iki aleti almış, bir saat ve bir pusula. Onları hatıra diye saklıyordum, bir işe yaramasalar da eski günler aklıma geliyordu.'' Zend daha önce pek çok kez yüzüğüne koymuş olduğu şeyleri dışarı çıkarıp gereksiz olanları ayıklamıştı. Fazla yükü taşımaya gerek yoktu sonuçta, yüzüğü ortalama bir yüzük değildi, onu ilk aldığında normal insanlarınkine göre üç kat genişlikte olan Ki damarlarının etkisiyle aldığı yüzüğe sahip olan, yani bu yüzükleri Beyaz Taç'tan alan, Beyaz Taç'ta sadece sekiz kişi vardı. Bu tabii ki sadece geniş damarları ve güçlü enerji ile yeterli gelinen bir şey değildi, o yüzükler Beyaz Taç'ın hazinesinden alınıyordu ve bu hazinede, Zend'inki gibi değerli yüzüklerden pek fazla yoktu. Sonuçta Zend'den daha çok Ki enerjisi ile birlikte olup da onunki kadar değerli yüzükler alamayan insanlar da vardı Beyaz Taç'ta.
Zaten normalde yüzüklerini, kişiler kendileri alırdı. Bunlar her ülkenin borsalarında en büyük yer kaplayan şeylerden biriydi, yüzükler hem işlevselliğiyle, hem onlara fazlasıyla duyulan ihtiyaçtan dolayı önemli bir ticaret kaynağıydı. Üretilmeleri içinse bol miktarda büyücünün birlikte çalışarak aynı anda aynı büyüyü yapması gerekiyordu, ek olarak bu oluşturma büyüsü yüksek seviyeliydi ve herkesin yapabileceği bir büyü değildi. Yani bu yüzükleri üretmek pek kolay olmadığı için, satın alması da aynı şekilde zordu. Zend bir yüzüğü satın almak zorunda kalmadığı için şanslıydı.
''O halde bayağı iyi bir şansa sahipsin.'' Era dinlenmek üzere, daha önce Zend'in mağarasının hemen yanına, yapraklarla yaptığı güneşliğine ve onun hemen altındaki yatağına doğru ilerledi. Mağaraya sığamadığı için burada uyuyordu, aslında mağaraya girebiliyordu ama rahat bir şekilde hareket edemiyordu. Ucu ucuna sığmayı başardığı bir yerde özgürce hareket etmesi de doğal olarak imkansızdı, o da kendine dilediği gibi hareket edebildiği bir yer oluşturup orada uyumayı tercih etmişti.
''Şans mı?'' Zend yavaşça mırıldandı. Birkaç saniye durup düşündüğü zaman, gerçekten de büyük bir şansa sahipti. Bunu zaten daha önce fark etmesine ek olarak, şu an daha da net görebiliyordu. Ranon, Üstün, büyüsü, tanıştığı kişiler, Kral Modu'na sahip olması ve daha birçok şey... O gerçekten çok şanslıydı, turnuvada Yua ile karşılaştığında Yua'nın ona söyledikleri pek de yanlış değilmiş gibiydi. ''Belki de öyledir.'' Hafifçe kıkırdadı.
Kız daha önce ona, her şeyi şansla elde ettiğini, Beyaz Taç'a, Jongtham'a tamamen şansla girdiğini, bunları sağlayan Kral Modu'nu da tamamen şansla aldığını söylemişti. Onun söylediklerine göre o çok çabalasa da, Zend'in çabalamadan elde ettiklerini elde etmişti ve bu yüzden bir adalet yoktu.
Zend onun söylediklerini daha sonra onunla ya da başka biriyle hiç konuşmasa ve tartışmasa da, aslında uzun zamandır bu kelimeleri düşünüyordu.
Yua belki de haklıydı, Zend Kral Modu'nu şansına almıştı, Hollis'i şansla bulmuştu, Beyaz Taç'a şansla girmişti, Ranon'u şansla almıştı, her şeyi şansla yapmıştı.
Ama Yua'nın yanıldığı bir nokta vardı.
Zend, elde ettiklerinin büyük kısmını ölesiye çalışarak elde etmişti, hiç çabalamadan değil.
''Zend, kaybettiğin şeylerin küçük ve önemsiz şeyler olduğunu mu düşünüyorsun?'' Ranon bir süredir Zend ile iletişime geçmemişti. Zend onun sesini duyunca kendini daha rahat hissetti, çünkü Ranon'un sesi ona güven veriyordu. Tabii onun söylediğini anladığı zaman, hissettiği rahatlık da kuş olup uçmuştu...
''N-Nasıl yani?'' Zend hafifçe kekeledi. Gerilmişti ve bu sesine de yansımıştı.
Ranon: ''...''
''Bir şey yok,'' diye devam etti yaşlı ses, biraz sessiz kaldıktan sonra.
Zend zorla yutkundu ve içindeki huzursuzluk yükselse de, üstelemedi. Ranon'un sesinden, daha fazla şey söylemeyeceği belli oluyordu. Bu Ranon'un en sevmediği huyu olsa da, ona karşı bir saygısızlık yapmak istemediği için sessiz kalmayı tercih etmişti.
''Pekala.'' Hoşnutsuz bir şekilde söylendi.
Ranon genellikle Era'nın da duyabileceği bir şekilde konuşmaktaydı, kendisi Zend'in Kadonsu'nda bulunsa da, sesini enerjisi ile kaplayarak çok az bir miktar enerji bedeliyle civardaki yerlere gönderebiliyordu. Bu yüzden biraz önce konuşulanı Era da duymuştu ve merak etmekten kendini alamamıştı, ama orada Ranon'u en iyi tanıyan kişi bu soruyu üstelememişse, onun bir bildiği vardır diye düşünüyordu. Sonuçta Zend Ranon'la uzun yıllardır birlikteydi ve onun hareketlerini en iyi şekilde tahmin etmesi doğaldı. Era da bu durum karşısında merakını dile getirmeyerek sessiz kalmayı yeğledi.
''Elden giden gitti artık.'' Zend devam etti.
''Dur bir bakayım, belki ben bir şeyler görebilirim.''
Era çevik bir şekilde mağaranın içine atladı ve oturur pozisyonda ancak sığabildiği yerde, sessizce etrafı kokladı, eşyalara doğru yavaşça ilerledi ve dikkatli bir şekilde onları süzdü.
Birkaç saniye sonra ise, pes etmiş bir şekilde kafasını salladı büyülü yaratık.
''Buraya her kim gelmişse enerjisini mükemmel gizlemiş olmalı, burada kısa zaman önce bir başkasının bulunmuş olduğundan başka hiçbir şey sezemiyorum,'' derken eşyalara doğru hafifçe nemli olan burnunu yaklaştırdı ve bıyıkları Zend'in göğsünü yumuşakça kaşındırıp gıdıklarken, kafasını bir kere daha salladı. ''Gerçekten bir iz yok. Zend, şanslı olduğun konusundaki fikrimi değiştiriyorum sanırım. Chibui'de, çok kısa bir müddet önce olduğu yerdeki enerjisini benim göremeyeceğim şekilde gizlemeyi ve hatta orada hemen hiç enerji kırıntısı bırakmamayı başarmış olan birine denk gelmişsin. Chibui'deki uzmanların sayısı, en fazla ondur. Onlar da büyük krallıkların Chibui'deki dengenin bozulmaması ve ciddi bir durumun erken habercileri olmaları için oraya koyduğu kişiler. Sanıyorum ki sadece onlar, benim izini süremeyeceğim bir enerjiye sahip olabilir. Bu kişi eğer bir şekilde enerjisini gizlememişse de, gözünü açtığı ilk andan beri enerjisini manipüle etmek için eğitim alıyor olmalı, üstelik bir hayli yeteneğe de ihtiyacı var. Şu an onu bulmak için hareket etsem bile, bu seviyedeki biri benden gizlenmekte pek zorluk çekmeyecektir. Chibui'de onu aramak samanlıkta iğne aramaya benzeyecektir.'' Era yavaş bir şekilde geriye çekildi ve mağaradan aşağı atlayarak, özgürce hareket edebilmenin keyfini çıkarırmışçasına uzuvlarını dimdik bir hale getirdi.
Zend sessizce ofladı. ''Neyse artık, giden gitmiş. Neyse ki uzun süredir benimle birlikte oldukları için hemen hemen içlerindeki zayıf da olsa mevcut olan enerjiyi ezberlemiş durumdayım. Eğer onlardan birini daha sonra görecek olursam, onu tanıyabilirim.''
''Evet, eğer onlar gerçekten önemliyse bizim için bu büyük bir umut. Umarım bir şekilde onlarla tekrar karşılaşabilirsin.'' Era mırıldandı.
O an, etraftan yükselen iki genç ses, zamanı durdurmuş gibiydi. Chibui'de genellikle her zaman olan rüzgarın uğultusu bile, suskun bir hale girmişti.
''Mm, kader iki insanı bir araya getirmek için hırsızlığı bile kullanıyor demek ki...''
''Buna tam olarak kader demek mantıklı olmaz. Sonuçta kişi kendi kaderini kendi belirler, değil mi?''
''Sen öyle diyorsan...''
***
İki hafta sonra, Chibui'nin sınırı.
''Diğerlerine söyleyin, bir grup insan daha geldi ve bizim bölgede korunmak istiyorlarmış, ben şimdi ayrıntıları öğrenmek için tekrar gideceğim. Biriniz de gidip Sur Şefi'ne haber versin. Sonra ona haber vermeden iş yaparsak suçlu durumuna düşüyoruz...'' Orta yaşlı bir adam, üzerindeki savaşçı üniformasını düzelttikten sonra artık arkasında kalmış olan arkadaşlarına kısaca el salladı ve tekrar, Chibui'nin en dış bölgesi olan sınırına yaklaşmış olan bir grup insanın yanına gitti.
''Buyurun, böyle geçebilirsiniz, kapıdan geçmenize izin vermemiz imkansız ancak burada güvenliğini sağladığımız bir sınır bölgemiz mevcut.'' Adam biraz önce amaçlarını öğrenip askerlere haber vermiş olduğu grubu karşısına aldı ve konuşmaya başladı.
''Bunlar Tigrund Ailesi'nin savaşçıları değil mi, yoksa bu grup Tigrund Ailesi'ne mi ait?'' Adam yüzündeki gülümsemeyi genişletti ve saygılı bir şekilde konuşmasını sürdürdü.
''Bizler sadece bu grubu sınıra ulaştırmak emrini aldık. Buradakilerin bizimle bir alakası yok, görevimizi tamamladığımıza göre artık döneceğiz,'' diye konuşmaya girdi Tigrund Ailesi'nden gelen askerlerin başındaki adam. Sırtındaki çantasını hızlı bir şekilde çıkardı ve elini onun içine daldırdı, daha sonra da içinden bir mektup çıkardı. Bu mektubu Emma, onlar sınıra doğru ilerliyorken göndermişti. ''bu da Genç Efendimiz'in Saray Şefi'ne bu grup hakkında yazmış olduğu mektup.''
Biraz önce surun içerisinden fırlamış olan adam mektubu hızlı bir şekilde almıştı. ''Tamamdır, bunu şimdi Sur Şefi'ne iletirim.''
''Öyleyse bizim görevimiz bitti,'' Tigrund Ailesi'nin tuttuğu savaşçı arkasını döndü ve sesli bir şekilde konuştu. ''geri dönüyoruz beyler!''
***
''Genç Efendi Emma, bize bu insanların Hırsız Çağı'nın esirleri olduğunu söylüyor!'' Fazla büyük olmayan odada, bir adam elinde normal bir kağıt tutuyordu.
''Esirlerin serbest bırakılmasını da Zend Fungyuo adında biri sağlamış, Genç Efendi'nin söylediklerine göre bu adam ek olarak Hırsız Çağı'nın ana kampındaki herkesi öldürmüş ve oradaki her şeyi ganimet olarak almış! Hırsız Çağı artık Chibui'de son bulmuş diyor, o adam ana kampa girdiği anda kampta olmayanlar dışında bir üyesi kalmamış, liderleri öldürülmüş!''
Bu kelimeler, duyan herkesi titretmeye yetmişti.
''Hırsız Çağı mı bitirilmiş?!'' Sur Şefi mektubu okuduktan sonra sakinliğini koruyamamış bir asker, hafifçe bağırmıştı.
''Hem de tek kişiyle mi?!'' Asker devam etti. ''Chibui'ye giren çok güçlü kişiler bile bunu tek başına başaramıyordu!''
Sur Şefi yutkunarak devam etti: ''Ayrıca Genç Efendi bu kişinin henüz on yedili yaşlarda olduğu belirtmiş... Fungyuo Ailesi genellikle ekonomik olarak güçlü olmasıyla ve kendi yetiştirdikleri kuşlarla savaşmalarıyla ünlü... Bu şekilde bir genç çıkarmaları son derece nadir rastlanan bir şey, kim bilir bu gence nasıl bir yatırım yaptılar...'' Adam, biraz önce sesli bir şekilde konuşmasıyla kapıya şaşkınlık ve heyecanla doluşan savaşçılara doğru baktı. ''Büyük lordlara haber verin, Fungyuo'nun bir kozu belli oldu. beyler, Dört Büyük İmparatorluk Turnuvası'nda yeni bir ilk yüz adayı olabilir.''
***
1601
Magnec