Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

197. Bölüm BölQouen'in Çabaları

Çevirmen: Tomato / Editor: Tomato

 

 

''İyi bakalım, ama haberin olsun, büyülü yaratık ortağınla birlikte girmiyorsun bu savaşa. Tek başına savaşacaksın yani, kediciğine güvenme.'' Hollis Zend'in kendine güvendiğini görünce epey keyiflendi. Öğrencisinin güçlendiğini görmek hangi ustayı mutlu etmezdi ki? Bu, insana verilebilecek en iyi hediyelerden biriydi. 

''Hmm, anladım.'' Zend yavaşça başını salladı. ''Usta, Chibui Dağı'na gideceğimiz zaman ben henüz on yaşındaydım. Bu kararı niye vermiştin ki? Şu anda bile yaşıtlarım henüz Chibui'ye gitmemiş durumda, hala Büyülü Yaratık Sıradağları'na girmek için yeterince güçlü olmadıklarını düşünüyor olmalılar, zaten ben de Chibui'de hiçbir zaman benim yaşıtım birini görmedim. Tek gördüğüm yaşıtım Emma, yani Tigrund Ailesi'nin kızıydı ve o da yaklaşık elli kişiyle birlikte gelmiş, oradaki diğer insanları da bünyesine almıştı. Orada yalnız başıma kalmaya başladığımda ben oldukça küçüktüm, yanlış anlama usta, seni haksız bulduğumdan değil; Chibui'de vakit geçirmek bana çok şey kazandırdı ama maksimum verimi almam için biraz daha burada eğitim görmem gerekmez miydi? Sonuçta gücümün yetmeyeceğini düşündüğüm için geri çekildiğim pek çok büyülü yaratık topluluğu ile karşılaştım.'' Zend'in Chibui Dağı'nda en çok dikkatini çeken şey, onun yaşında başka hemen hemen kimsenin olmamasıydı. Tüm karşılaştığı insanlar ondan fazlasıyla büyüktü ve kendinden küçük olarak gördüklerinin her biri de kesinkes bir topluluğun içine girmişti. 

''Eh, biraz küçüktün, doğru. Ama sen normal bir çocuk değildin ve seni ne kadar fazla bekletirsem, o kadar boşa vakit geçirecektin burada. Zaten Fun'un aylar boyunca başımın etini yemesinin nedeni de buydu, senin kendi başının çaresine bakamayacak kadar küçük olduğunu düşünüyordu. Ama sen henüz yedi yaşında ikinci seviyeye varmayı başarmıştın, üstelik yıllarca sokakta büyüyüp, herhangi bir eğitim ya da antrenman yüzü görememiş olmana rağmen. Bu, senin potansiyelinin yüksek olduğunu kanıtlıyordu. Tek başına hayatta kalabilirdin, bunun için yeterli yeteneğe fazlasıyla sahiptin. Ama masumdun, bu masumluk da sana uzun vadede ölüm getirirdi. Sana saldıran kişiye evini bile açabilecek kadar saftın. Bu masumiyetini yok etmenin tek yolu ise seni Chibui'de yalnız bırakmaktı ve aslında seni Chibui'ye sokmamın belli başlı sebeplerinden biri de bu. Chibui'de karşılaşacağın şeylerle birlikte üzerindeki saflık hızlıca yok olacaktı, yine de ne olur ne olmaz diye ilk yıl seninle birlikte kalmayı tercih ettim çünkü, kandırılman kolaydı. Kötü ihtimalleri düşünmüyordun yani, ben de başına kötü bir şeyin gelmesinden endişe ederek sana bildiğim şeylerin temellerini iyice öğrettim. Gerisi sana kalmıştı, ben elimden geldiğince sana koruma sağlamıştım ve geri kalanları senin elindeydi. Savaşarak hayatta kalmayı başarabilirsen, erkenden gelişip çok güçlü olabilirdin, savaşmamayı tercih edersen ve masumiyetini yok etmezsen de muhtemelen ölürdün. Savaşabileceğin düşüncesini sana aşılamak benim görevimdi, ben görevimi yerine getirdiğim zaman zaten senin de getirmen gerekiyordu ve gördüğüm kadarıyla, getirdin de. Savaşmayı seçtin, bana bahsettiğin ilk hayallerinden olan, güçlü bir savaşçı olmayı, çabalayarak elde etmek için ilerledin. Hırsız Çağı ile olan olayı da duyduğum zaman, senin artık içindeki boş saflığı yok ettiğinden tam olarak emin oldum.'' Hollis uzunca olan konuşmasından sonra derin bir nefes aldı.

''Üstelik seninki başka bir boyuta taşınmıştı. Özel bir çocuk olduğunu bilsem de, bir silaha sahip olmadan tek başına yüzlerce kişiyi yenip öldürebileceğini tahmin bile edememiştim. Gerçek dünyayı görmenle birlikte elindeki gücü kullanmayı da öğrendin yavaşça, hala da öğreniyorsun, ileride önüne geçilemeyecek bir savaşçı olacaksın sen.'' 

''Vay be...'' Zend de bir iç çekti. Aslında onun saflığını yok eden şey, o adamın yanında geçirdiği üç yıldı. O üç yılda dünyadaki gerçeği kavramayı başarmıştı. Tek başına kalmıştı çünkü, çaresizdi ve kaçacak, saklanacak bir yeri yoktu. Bu yüzden savaşmayı tercih etmişti zamanla. Başlarda kaçmaya çalışsa, saklanacak bir bölge arasa da bunu bulamayınca, savaşmayı tek çaresi olarak görmüştü ve buna alışmıştı. Gördüğü acımasızlıklarla birlikte, hemen hemen masumiyetinin tamamı yok olmuştu. Elbette artık acımasız değildi, merhametli olmayı Qouen'in öğüdüyle birlikte kendine bir kural olarak koymuştu. Hayatı değersiz görmüyordu, kimsenin canını almayı ya da kimseye zarar vermeyi birincil amaç olarak görmüyordu. Acımasızlığa ihtiyacı yoktu, onun yolu, kendine zarar verene zarar vermek, yarar sağlayana yarar sağlamaktı. Başka bir şeye gerek yoktu zaten, bu kadarı ona yeter de artardı bile. Hayatında gördüğü olaylardan edindiği tecrübelerle birlikte, kendisine nasıl davranılırsa karşısındakine öyle davranmayı en mantıklı davranış olarak bulmuştu ve bundan sonra da bunu takip etmeyi düşünüyordu. ''Erkenden gelişebilmem için mi böyle hareket ettin yani, usta?'' 

''Kesinlikle. Diğerleri Chibui gibi eğitim yerlerine gitmek için büyümeyi bekleyebilir ama sen buna ihtiyacı olmayan bir çocuktun.'' Hollis hızlıca cevap verdi. ''Zaten herkes de Chibui'ye gitmiyor. Para kazanmak ve eğitim yapmak için ideal bir yer orası ama riskleri de çok. Paraya ihtiyacı olmayan insanlar daha garantili yerlere gidebiliyor. Risk almak istemeyenlerin Chibui'de takıldığı da pek görülen bir şey değildir zaten. Elbette senin amacın para kazanmak değildi. Seni oraya yollamamın bir sebebi de büyülü yaratıklarla iç içe olmaya alışmandı. Onları yadırgamaman yani, dünya üzerinde bizim kadar etkili olmasalar da, büyülü yaratık soyu dünyanın dengelerini değiştirebilecek güçlere sahip olduğunun farkında ol. Tahminlerime göre yakında büyük bir savaş patlak verecek ve bu savaşta, büyülü yaratıkların eski savaşlara göre rolü çok daha fazla olacak.'' Hollis'in ağzından sözler dökülürken, Zend ustasının dediği her şeyi bir bir aklına kazıyordu. 

''Nasıl bir savaş usta?'' Zend ustasından olabildiğince fazla bilgi almak için bir soru daha soracakken, gözlerinin yavaşça karardığına tanık oldu ve etrafındaki her şeyin değiştiğini hissetti. Etrafı bir anlığına tamamen siyah bir hale gelmişti. Yavaş yavaş etrafta renkler belirmeye başlarken, Zend de bir süreliğine vücudundaki kaybettiği hissiyatını geri kazanmıştı. Ellerini yumruk yapıp gevşetti birkaç kere. Ama parmak uçları bir yere sürtüyordu, etrafındaki garip, yer değiştiren renklere anlam veremiyor olsa da, ellerinin altında bir şey olduğunu fark etmişti.

''Ah...'' Tüm vücudunu hissetmeye başladığı andan itibaren, ellerinin bir zemine dayalı olduğunu fark etmişti. Yorgun hissediyordu ve yüzünün bir tarafı da yere yapışmış durumdaydı. Yüzüstü yattığını anladıktan sonra, hemen kendini kaldırdı ve gözlerini birkaç kere kırpıştırarak etrafını inceledi. ''N'oldu bana?'' diye mırıldanarak sordu, cevap alamayacağını elbette biliyordu. 

Hava karanlıktı. Gökyüzündeki dolunay Zend'e göz kırparken, genç adam yıldızlarla birlikte dans eden Ay'a biraz bakıp yanlarında sakinlikle, hiçbir aceleleri yokmuşçasına devamlı olarak bekleyen binalara göz gezdirdi. Burası Kaimei Şehri'ydi, buna yemin edebilirdi. Bu sokaktan daha önce geçtiğini hatırlıyordu hatta, yanı başındaki mavi evin üzerindeki dökülen boyanın oluşturduğu kıvrak çizgileri daha önce kesinlikle görmüştü. Anılarını bir kenara bıraksa bile ortalama boyutta, üst tarafları aşağı katlara göre daha geniş olan binaların Pounz'da ağırlıklı olarak nerede olduğunu biliyordu. Başkentteydi şu anda, bu binaların mimari yapısı Pounz'un içerisinde başka bir şehirde yoktu. Eğer burası başka bir ülkeyse tabii ki iş değişirdi. 

Gecenin sessizliğini yırtan bir ağlama sesi duydu bir anda. Bir bebek ağlıyordu, tanıdık bir ağlama sesiydi bu...

''Gel buraya!'' Arka tarafına döner dönmez, son hızıyla ilerleyen iki savaşçının sokağın öteki tarafına doğru koştuğunu gördü. Tabii birkaç teknik aktifleştirmiş olmalılardı; zira koşuş hızları gerçekten çok fazlaydı. 

Zend savaşçılar üzerine gelirken kendini hemen yan tarafa doğru attı ve savaşçıların yolunun üzerinden çekildi.

''Belanızı arıyorsunuz gençler...'' Gri saçları, gökyüzünden düşen ışık parçalarıyla aydınlanarak parlarken dikkat çeken bir adam vardı sokağın öteki ucunda. Elinde asa benzeri, yerden omzuna kadar ulaşmayı başaran bir sopa vardı. Adam sopasının alt kısmını bir kere yere vurdu ve bu sopanın üstünde bir anda beliren siyah, karanlık bir ateş benzeri cismi karşısındaki savaşçılardan birinin üstüne fırlattı. ''Defolun!'' 

''Gitmek yok,'' Savaşçılardan, üzerine atılan ateşi kılıcıyla karşılayıp savaş pozisyonuna anında geçmiş olanı sessizce mırıldandı. ''Kral Dustin'in emri var, seni yakalayıp öldüreceğiz. Bu krallıkta hainlere yer yok!'' Sarı saçlara sahip olan savaşçı, konuştuktan hemen sonra boyunun yarısına kadar gelen kılıcını çekip, biraz önce kendisine saldırmış olan adama doğru saldırıya geçti.

Adamın kolunda bir şey varmış gibiydi, çok uzakta oldukları için Zend adamın vücudunu tam olarak görmekte zorlanıyordu. Bir de önüne diğer savaşçılar geçince, görüş alanı tamamen kapanıyordu. Neler olduğunu, buraya nasıl geldiğini tam olarak anlayamamış olsa da bunları kafasına takmadan, iki savaşçının arkasından ilerlemeye başladı. 

Birkaç adım atıp yaklaştı onlara, ama şu anda gri saçlı adama odaklanmış savaşçılara tehdit oluşturuyormuş gibi görünmemek için fazla ilerlemedi. Savaş halinde olan bir savaşçıya arkadan yaklaşmak, ona, tehdit olduğunu bildirmek demekti. Bunu hiç istemediği için yan taraftaki binalardan birinin en alt balkonunun demirine zıplayarak tutundu ve hemen kendini çekti. Daha sonra balkonlardan zıplayarak yükseldi ve binanın en üstüne çıktı, üçlüye doğru oradan ilerledi ve hızlı adımlarla onların hemen yan tarafındaki bir binaya ulaşmayı başardı. 

''Qouen?!'' Zend adamın yüzünü görmesiyle birlikte şaşkın bir şekilde konuştu ama sesinin fazla çıkmasını istemediği için kendisini tuttu. 

Bir ağlayış daha yükseldi, ağlayışın kaynağı da şu an Zend'in net bir şekilde duyabildiği, Qouen'in kucağındaki varlıktı. Bir bebekti muhtemelen, üstü bir örtüyle kapatılmıştı ve hiçbir yeri görünmüyordu, ama Qouen'in onu tutuş şekline ve çıkan sese bakılırsa, o kesinlikle bir bebek olmalıydı. 

Qouen sol kolunda tuttuğu, örtülere sarılı bebeği hızlıca yanında olan binanın kenarına koydu. Ardından diğer iki savaşçıya döndü ve tehditkar bir şekilde bakmaya başladı. ''Öldüreceğim sizi, haberiniz olsun.'' diyerek sağ elini de, sol elindeki asasının üzerine koyarak onu kavradı. 

Bu seferki büyüsü, biraz önce yolladığı siyah ateş gibi görünmüyordu. Şu an asanın üzerinde kıvrılarak yükselen beyaz bir çizgi vardı ve zamanla büyüyüp kalınlaşıyordu bu beyaz çizgi, birkaç saniye içerisinde ebat olarak oldukça fazla bir büyüklüğe ulaştı ve asanın üzerinden yere indi. Bunun hemen ardından asanın üzerinde bir de simsiyah bir çizgi belirdi, bu çizgi de hızlıca diğer beyaz çizgide olduğu gibi büyük bir genişleme ve büyüme katetti ve diğerinin yapmış olduğu gibi asanın üzerinden aşağıya atladı. 

''Roar!'' Qouen'in kısa bir süre içerisinde oluşturduğu büyülü yaratık gibi görünen beyaz ve siyah iki varlık, karşıdaki savaşçıların üzerine doğru büyük bir kuvvetle koşmuşlardı bile. 

''Tanrı'nın Şefkati'nin bu tip ucuz büyülerle bize karşı koymaya çalıştığını görmek, acınası...'' Kahverengi saçlı adam sapını elinde tuttuğu gürzünü havaya doğru kaldırdı ve kendine doğru gelen siyah renkli büyülü yaratığın üstüne vurarak onu ezdi. ''Kolay lokmalar, hey Qouen, bize gerçek bir büyü göstermeyi düşünüy--'' 

''AH!'' Savaşçı alaylı bir şekilde konuşurken, bir anda kendini yere yapıştırılmış bir şekilde buluvermişti. Diğer savaşçı da beyaz büyülü yaratığı tam kesmişti, kılıcını kaldırmaya daha fırsat bulamadan yere düştüğünün farkına varmıştı.

''Ne ara yaptı bunu?!'' diye söylenen sarı saçlı savaşçının bakışları, büyüden etkilenip etkilenmediğini kontrol etmek istediği için diğer arkadaşına yönelmişti. Diğerinin de yerde olduğunu görünce, sessizce bir küfür savurdu. 

''Çoluk çocukla uğraşıyoruz...'' Qouen biraz önce yere bıraktığı bebeği hemen geri aldı. 

''Kaç, kaç! Yoksa seni öldüreceğimden emin olabilirsin, yaşlı adam!'' Kahverengi saçlı savaşçı oldukça hiddetli gibi görünüyordu. Dişlerinin gıcırdamasıyla ortaya çıkan ses ta Zend'in olduğu binanın çatısına kadar geliyordu. 

''Evet evet, öldüreceksin, evet. Yerde olan da benim zaten, haddini bilmeliydin Kervasius.'' Qouen bebeği tekrar koluna alır almaz, oradan ayrılmak üzere arkasını dönmüş ve alaycı bir şekilde konuşmaya başlamıştı.

''Qouen, şu bebek için krallığı karşına aldığına değiyor mu?'' Karanlığın ortasından bir ses daha yükselmişti hızlıca. Qouen savaşçılara arkasını döndüğü anda, ortaya beyaz, kafanın arkasında toplanmış saçları beline kadar ulaşan bir kadın çıktı. ''Ne gerek var ki bu kadar uğraşa?'' diye sordu. 

''Tarini, sen de mi buradasın? Heh... Tüm Pounz buraya toplandı herhalde,'' Qouen bir nefes verdi. ''evet, değer. Bu çocuğun ileride bir sürü şey yapacağını biliyorum ben, Pounz'u baştan inşa edebilecek güce sahip biri varsa, o da bu çocuğun gelecekteki halidir. Dustin'in yaptığı şeylerdeki tutarsızlıkları ve saçmalıkları görebiliyorsun, değil mi dostum? Onun yaptığı her şey, kendi soyu için. Halk için değil, Pounz için değil. Oozsa Savaşı'nı hatırlamadığını söyleme bana, bir sonraki savaşta düşmanın güç gösterisine aldanıp toprak kaybetmeyi göze alarak geri çekilmeyi öneren bir kralın olmasını mı istiyorsun? Kendisi saltanatı için pek çok şeyi kaybetmeyi göze alan bir kralın yaşamaya devam etmesini mi istiyorsun? Onun gerçek yüzünü Tou'ya gösterdiğim için, beni öldürmeye çalışıp başıma ödül koyan birinin Pounz'un başında kalmaya devam etmesini mi istiyorsun? Masumları katleden, adaleti sağladığını söyleyip fakirleri iyice fakirleştiren birinin, adaletle yargılanmamasını mı istiyorsun?'' 

''Bunları elbette ben de istemiyorum, ama Qouen, şu anda yapabileceğimiz bir şey var mı? Dustin'i öldürsek bile Sarı Cennet Krallığı ya da Mahendra Krallığı'nın direkt olarak Pounz'un yönetimine el koymak için harekete geçecektir. Ayrıca Pounz'da bir darbe yapmak demek, dünya tarafından bir süre oldukça zayıf olarak görülmek demektir. Olur da Dustin, yani Pounz Kralı bu şekilde bir suikaste kurban gider, öldürülürse,--'' Kadın ellerini açarak konuşmaya başlamıştı ki, Qouen hızlıca sözünü kesti. 

''Evet, biliyorum, suikast ile öldürüldüğü zaman Sarı Cennet veya Mahendra'nın Pounz'da hak iddia edebilme imkanı olacak. Bu da zaten acilen şu anki yönetimin değiştirilmesinin gerekliliğinin ispatıdır. Kendisi baştan suikastle indirilmesin diye bu tarz bir yola başvuran kim, bir kral olmayı hak eder ki? Benim, Tanrı'nın Şefkati Qouen'in, Pounz'un en güçlüsünün, dünyanın en iyi büyücüsünün çabası, işte bu yüzden,'' Qouen kolundaki, örtülerle sarılı bebeğe bir bakış attı. ''Dustin'in ölümünün farklı bir yoldan olması ve Pounz'un kurtulması için!''

***

2001