Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

162. Bölüm ''Gel''

Çevirmen: Tomato / Editor: Tomato

 

''Gel.'' Bir ses, Zend'in bulunduğu mağarada havayı titretmişti yavaşça...

''Yardım!''

''Yardım, lütfen, ölecekler!''

''Hayır, oğlum! Ona saldırmayın, o daha çocuk!''

''...''

Art arda gelen sesler, Zend'in beynini işgal etmişti. Öyle ki, Zend şu an acılı bir şekilde bağırmakta ve çaresiz durumda olan kişinin hislerini bire bir hissediyormuş gibiydi...

''Kurtarın!'' diye Zend'in kulaklarını çınlatan ses, diğerlerinden daha da acılıydı.

Bir erkeğe aitti bu ses, orta yaşlı birinden çıkıyor olmalıydı. Bu ses birden ağlamaya başladı, daha doğrusu, bir yandan ağlıyor, bir yandan da küfürler savurarak öfkeli bir şekilde kükrüyordu.

"Neredesin?! Duyuyor musun beni?!" Zend başını tutarak ayağa kalktı. Bu duydukları, bir işkenceyi andırıyordu.

Yükselen bir çocuk sesi... "Baba! Anne! Beni bırakın, kardeşimi, onu kurtarın!"

"NEREDESİN?!" Zend Kral Modu'nu da açmış, sesin geldiği yeri belirlemeye çalışıyordu ama bunu bir türlü başaramadı. Çünkü ses etrafında değil, kafasının içindeydi.

"Birisi... İntikamımı alsın... Yalvarıyorum..."

''...'' Konuşan erkekten sonra ortam tekrar sessizleşmişti.

"Son sözün ne?" Yükselen soğukça bir ses, Zend'in yakınlarından geliyordu... Duygudan yoksundu, acımasızlıkla doluydu. Üstelik Zend'e, bu enerji sanki bir yerden tanıdık geliyordu...

Zend sesin geldiği yöne doğru baktığı gibi, avazının çıktığı kadar bağırarak, siyah ve uzun saçlı olan adamın yanına doğru ilerlemeye başladı. "Onun değil, senin son sözün ne?!" Savaş Tanrısının Heyecanı'nı ve Rüzgar Tanrısı'nın Nefesi ile birlikte Kral Modu'nu çoktan aktifleştirmişti bile.

Elbette gitmesiyle, donması bir olmuştu...

Çünkü karşısındaki kişi...

Zend'i hiç umursamadan, karşısındaki adamın kafasını ruhsuzca kesen kişi, Qouen'in ta kendisiydi!

***

''Millet, haberleri duydunuz mu?!'' Kapının sertçe açılmasıyla birlikte Beyaz Taç'ın büyük, kahverengi binasının içinde yetişkin bir erkeğe göre normal kalınlıkta sayılabilen bir ses yankılandı. Sesin ait olduğu kişi; Karkan, bir sandalyeden fırladı ve güneşin uzun süre önce batmasından dolayı yakılan gaz lambalarının titrek alevlerinin aydınlattığı ortamda, diğerlerine seslendi.

''Hm, neyle ilgili olan haberleri?'' Yaralarla dolu olan yüzünü usulca Karkan'a doğru çeviren siyahi adam, yani Kyuk, elindeki, okumakta olduğu kitabın kapağını kapatarak konuştu.

''Önemli bir şey mi var Karkan? Heyecanlanmış gibi görünüyorsun.'' Saga siyah renkli saçlarını omzunun önüne attı. Otuzlu yaşlarını geçmesine rağmen, bir büyücü olduğu için hala fazlasıyla genç görünüyordu. Sonuçta savaşçılar ve büyücüler, ölümsüzlük yoluna hiç girmemiş sıradan insanlara göre oldukça uzun süre yaşama imkanına sahip oluyorlardı ve dolayısıyla yaşlanmaları hatırı sayılır miktarda gecikiyordu. Gözlerini kırpıştırdı kadın, daha sonrasındaysa minik bir endişe eşliğinde Karkan'a baktı. Karkan'ın bu şekilde aceleci hareket ettiği pek görülmezdi, eğer böyle davranıyorsa önemli bir şey olmalıydı.

Bugün tatil olduğu için, Kaimei'deki Beyaz Taç üyelerinden çoğu ana binada, yani şu an Karkan'ın girdiği yerdeydi. Hemen herkes günlük eğitimini tamamlamış, meditasyon yapanlar meditasyonunu yapmış, antrenman yapanlarsa antrenmanını yapmış, sakince oturup muhabbet ediyorlardı. Beyaz Taç kardeşleri için, diğer Beyaz Taç'lılarla birlikte olmak güzel bir şeydi, birbirlerine bağlı kalmayı hepsi seviyordu. Bu yüzden genellikle tatillerde ve boş günlerde, ana binaya toplanırlardı. Sayıları zaten çok fazla olmadığı için, Beyaz Taç'ın geniş mi geniş, devasa binasının ilk katında herkes oturabilecek bir yer bulabiliyordu. Büyülü yaratıklar da dahil.

Karkan elinde, rulo şeklinde tuttuğu kağıdı bağlayan ipi hemencecik çözerek, kağıdın içindekileri kendine doğru dönmüş meraklı gözlere okumaya başladı.

''Biraz önce elime bir belge geçti, Kale Muhafızları'ndan Sur Şefi Lord Sanke tarafından yollanmıştı, ben de henüz okudum zaten...'' Karkan elindeki kağıdı herkesin görebileceği bir şekilde hafifçe kaldırdı. ''Burada yazıyor ki, iki buçuk hafta önce, büyülü yaratık yerleşim bölgesi; Büyülü Yaratık Sıradağları'nın ilki olan Chibui Dağı'nda, öz suyu avcılarının kurduğu bir çetenin sonu getirilmiş. Hırsız Çağı, belki duymuşsunuzdur, dört seneden fazladır Chibui'de olan bir toplulukmuş, birçok güçlü savaşçıya ve büyücüye sahiplermiş. Üstelik yok olan Hırsız Çağı'nın, saldırıya uğradığı bölgesi direkt olarak ana kampıymış. Yani saldıran kişi, birer birer avlamaya falan çalışmadan Hırsız Çağı'nın ana kampına girmiş ve topluluğun üyesi olan herkesi teker teker öldürmüş, lideri de dahil...''

Karkan'ın son söylediğiyle birlikte hemen herkes suskunlaşmıştı, çünkü ne olduğunu tam olarak anlayamamışlardı. Chibui'de dört ayakta kalabilmek için, gerçekten güçlü insanlara ihtiyaç vardı. Çünkü Chibui'de büyülü yaratık seviyesi çok yüksek olmasa da, diğer insanların üzerinden para kazanmak için oraya gelen savaşçı ve büyücülerle birlikte, seviye de rekabet de iyice artıyordu. Orada insanlarla mücadele etmek hiç de kolay değildi ve dört senedir ayakta olan; yani oldukça güçlü olan bir topluluğun ana kampını basıp, üstüne herkesi öldürebilecek kadar yüksek seviyeli olan birinin Chibui'de olması da fazlasıyla ilginçti. Bunu yapabilecek kadar güçlü insanlar çoğunlukla Chibui'ye girmezlerdi bile, Beyaz Taç'ta bunu yapabilecek pek çok güçlü kişi olsa da, Beyaz Taç'ın aşırı derecede güçlü ve tüm dünyada itibarlı bir topluluk olduğunu unutmamak gerekiyordu. Beyaz Taç yapabilir diye herkes yapamazdı, Beyaz Taç'ta var diye herkeste olmazdı. Hatta Pounz Krallığı'nın çapında düşünülürse, Beyaz Taç'ın yapabildiğini muhtemelen kimse yapamazdı. Yani Hırsız Çağı gibi bir topluluğun ana kampını basıp liderle birlikte üyeleri öldürmek, öyle herkesin yapabileceği bir şey değildi. Hatta gerçekçi düşünülürse, büyük ihtimalle Pounz'da bunu yapabilecek kesim, ancak yüzde beş ya da on olabilirdi.

Karkan anlatırken, Zend'in Chibui'de olduğunu biliyor olan, aynı şekilde ona yakın olan birçok kişi, Yun, Bournaz, Pindlack ile birlikte Fun, Saga ve Zend'in tanıdığı diğer kişiler ona dikkat kesilmişti. Bu olayda Zend'in başına bir şeyin gelmemiş olmasını umuyorlardı, çünkü onun dönmesine hemen hemen on beş ay vardı ve onu sağ salim tekrar görmek istiyorlardı. Nasıl geliştiğini, ne kadar güçlendiğini, ne kadar olgunlaştığını görmek geçiyordu içlerinden. Beş yıldan fazla süredir ayrılardı ve bu süreçte Zend onlara bazen birkaç mektup yazmıştı, ama mektupların geliş aralığı oldukça fazlaydı ve Zend son mektubunda yüz yüze görüşmek yerine mektup yazmanın hoşuna gitmediğini söylemişti. Daha sonra da mektup yollamamıştı zaten, o döndüğü zaman yaşadığı maceraları dinlemeyi sabırla bekliyorlardı. Özellikle Fun, kardeşi gibi gördüğü Zend'in nasıl bir değişim geçirdiğini çok merak ediyordu.

Onu özlemeleri doğaldı, sonuçta insanlar genellikle Chibui'ye eğitime gittiklerinde üç yıl içerisinde geri gelirdi, Chibui'nin kapısı üç yılda bir açılıyordu çünkü. İçeri girdikten sonra altı yıl kalan kişilerin sayısı pek fazla olmuyordu. Zaten oraya gidenlerin yarısı büyülü yaratık avlayarak para kazanmak için gidiyordu, sadece eğitim ve antrenman için gidenlerin sayısı epeyce azdı. Orada daha fazla kalmak demek daha fazla riski göze almak demekti, Chibui'nin birçok yerinde olan öz suyu avcıları da oraya para kazanmak için gidenlerin, orada daha fazla kalmaması için büyük bir sebep oluşturmuş durumdaydı. Özellikle ilk gidişi olan Zend'in, Chibui'de altı yıl kalması hem riskli, hem de garipti. Ama Zend bunu söylediği zaman fazla sorgulamamışlardı, çünkü Zend'i tanıyan herkes onun normal bir çocuk olmadığını biliyordu. Düşen Gök'ün liderinin yeğenini nasıl yendiğini hatırlıyorlardı sonuçta, okulda derslerde çok çalışmasıyla fazlasıyla öne çıktığını, fiziksel açıdan kendini Vuruş Süngeri'ni kullanarak ciddi anlamda geliştirdiğini biliyorlardı. Zaten Beyaz Taç'taki Zend'in yaşıtlarının çoğu da kendilerini Zend'in rakibi olarak görmüyordu.

Karkan bir nefes aldıktan sonra etrafındaki şaşkınlığın uğramaya başladığı yüzleri daha fazla bekletmemek için aynı hızıyla devam etti: ''Hırsız Çağı'nın ana kampına giren kişi, üstelik silahsızmış da! Bu katliamı sadece elleriyle yapmış!''

Birçok nefes veriş sesi Karkan'ın heyecanlı sesine eşlik etmeye başlamıştı, herkes o kadar sessizdi ki, biraz önce eğlenip muhabbet eden topluluk sanki bunlar değilmiş gibiydi.

''En önemli kısım ise... Bunu yapan kişi...'' Karkan gözlerini Fun'a, Saga'ya ve Zend'in yakın olduğu tayfaya doğru dikti. ''Beyaz Taç'taki Zend'in ta kendisiymiş!''

''Yok canım...'' Nefesler tutulmuşken, ilk tepki Fun'dan gelmişti. Adamın yeşil gözlerindeki inançsızlık, ta güneyden bile görülebilirdi. Gerçekten bunun olmasına ihtimal vermiyormuş gibi bir hali vardı, ondan sonra bir otuz saniye kadar kimse konuşmadı bile.

Ortama, tam olarak sessiz çığlıklar hakimdi!

''B-Bizim, bizim Zend'den mi bahsediyorsun?!'' Yun, bir anda atılmıştı. Gözlerini birkaç defa kırpmış, artık yetişkinliğe doğru iyice ilerlemiş vücuduyla Karkan'ın yanına gitmiş, onun elindeki kağıdı almış ve hızlıca okumaya başlamıştı. On saniye içerisinde yüzündeki ifadeden, bizzat okuduklarına inanamadığı anlaşılabiliyordu. ''Bunu nasıl başarmış ki?!''

''Gerçek mi bu?'' Saga bir yutkunuştan sonra yumuşak bir şekilde yutkundu. ''Bizim, küçük Zend mi yapmış bunu?'' Saga Zend'e birçok şeyi öğretmiş ve bire bir öğretmenliğini de pek çok defa yapmış biri olarak, onun gücünü, onun düşüncelerini ve özellikle de onun masumiyetini biliyordu. Daha önce toplumun evsizlere karşı olan duyarsızlığını ve antipatisini birçok kere dinlemişti Zend'den, küçük çocuk hiçbir kötü düşünceye sahip olmuyordu hiçbir zaman ve fazlasıyla saftı. Saga onun azmine ve iradesine bizzat şahit olmuş, ona hayran kalmıştı. İleride gerçekten büyük şeyler yapmasını bekliyordu; onun güçlü bir savaşçı olacağından emindi, ama bu kadar hızlı olmasını beklemiyordu! Zend buradan ayrılalı sadece beş seneyi aşkın bir vakit olmuştu ama o çoktan bu kadar değişim mi geçirmişti? Saga'nın tanıdığı Zend, birini incitmemek için kaçmayı bile göze alabilirdi. Fazlasıyla masum ve saf düşünceleri vardı, kalbi sevgi doluydu ve temizdi. Onun şimdi yüzlerce, hatta belki de binlerce kişiyi çıplak elleriyle öldürdüğünü düşünmek... Saga bunu anlamakta güçlük çekiyordu. Neler yaşamıştı da yüzlerce kişinin canına kıyabilecek seviyeye acaba? Karşıdaki dünyaya hiçbir yararı olmayan, diğer insanlardan çalmaktan başka bir şey yapmayan, ölmenin müstahak olduğu biri de olsa bildiği Zend onu öldürmezdi. Zend zarar vermeyi seven biri değildi ki, o hayatı boyunca düzgün bir şekilde sevgiyle karşılaşmamış, küçük bir sokak çocuğuydu. Beyaz Taç'a geldiğinde ustasından başka tanıdığı, güvendiği biri yoktu neredeyse. O küçük, minik, sokakların olgunlaştırdığı çocuk, şimdi ölümcül bir savaşçıya mı dönüşmüştü yoksa? ''Zend...'' Saga yavaşça mırıldandı. Zend ile çok uzun süre birlikte vakit geçirmemiş olsalar da, Zend hem düşünceleriyle, hem hareketleriyle Saga için çok değerli bir çocuktu. ''Dünyanın gerçeklerini anlamışsın sanırım...'' Saga'nın gözlerinden, narin ve hızlı bir yaş süzüldü.

Saga kadar diğerleri de şaşkındı elbette. Daha önce Zend'in Liga'dan yediği dayağı hala hatırında tutan Yun, sıkıca tuttuğu kağıda bakarken çok farklı duygular içerisindeydi. Zend'in bu kadar gelişebileceğini... Hayal bile edemezdi! Zend ile daha önce dövüşmüş biri olarak, onun çok gelişmeye açık ve yetenekli biri olduğunu bilse de, bu kadar kısa bir sürede bunu yapabilecek kadar gözü kara, acımasız ve güçlü biri olabileceğini tahmin edememişti. Aklına bile getirmemişti ki! ''Zend! Sen ne kadar da gelişmişsin böyle!'' Ancak sessizce konuşmayı başarabilmişti o an.

***

Açık kahverengi saçlarıyla dikkat çeken bir genç, üzerindeki simsiyah cübbeyi terlemesinden dolayı çıkarmış ve yanındaki masaya koymuştu. Normalde cübbesiyle çok uyumlu da olsa, elindeki kağıttan aldığı bilgiler yüzünden, ter atmaya başlamıştı bir anda.

''Zend...'' Yavaşça aralandı genç adamın dudakları.

''Karanlık Elementi'ne sahip olan ben iken, sen nasıl bu kadar ilerlemeyi başardın?!'' diye devam etti ve ellerini yumruk şekline getirerek tüm gücüyle sıktı. ''Hahah, gerçekten, sanırım o gün karşılaşmamız kader değildi. Senin gibi biri ancak benimle birlikte ya da karşımda olabilirdi bu savaşta... O gün karşılaştığımızda sana acımış ve arkadaşın olmak istemiştim, ileride büyük biri olma potansiyelini taşıdığın aklıma gelmemişti. Ama sen, görüyorum ki benim tahmin edebildiğimin bile çok daha üstünden yürüyorsun! Ben senin yapabileceğin şeyleri düşünürken sana sadece hakaret ediyormuşum!''

''Tafu, iyi misin?'' Yanındaki kişi seslense de, genç adam hiç aldırış etmemişti. Yüzündeki gülümsemesi, iyice yayılmıştı.

***

''Gel.''

Zend yavaşça kafasını kaldırdı. Gün ağarmıştı artık, uyanması gerektiğini söylemişti ona beyni. Yine aynı olan garip rüyadan uyanmıştı, yine aynı şeyleri yapmış ve yine, adamın ölmesini engelleyememişti. Son iki haftadır aralıksız bu rüyayı görmekteydi.

Doğruldu ve sessizce gerilerek vücudundan birkaç çıtırdamanın çıkmasına izin verdi. Temiz havayı derince içine çekti ve manzarasını seyre daldı. Bugün Ranon'a büyüsü hakkında danışmaya karar vermişti, Hırsız Çağı'nın ana kampını basalı iki haftadan fazla oluyordu ve Ranon onun büyüsü hakkında hiçbir şey söylememişti, Zend de o söylemediği için söylememişti ve biraz vakit geçmesini beklemişti. Ama bu kadar vaktin yeterli olduğunu düşünüyordu artık, sonuçta iki haftayı bile geçmişti bekleyişi.

''Gel.''

Zend kulağına dolan bir vızıltıyla sessiz bir şekilde etrafı dinledi ama bir şey yoktu. Daha sonra da yeni uyandığında tanık olduğu diğer şeyler gibi bu vızıltıya da aldırış etmeden, depo şeklinde hazırladığı, büyülü yaratıklardan aldığı etlerle dolu olan, mağarada oyduğu kısma girdi ve bir parça et aldı. Daha sonra dışarı fırladı ve genelde topladığı bitkilerden toplamaya başladı, Eralkavender hala Zend'in mağarasının önündeki yerinde uykudaydı.

''Gel.''

Zend, kulağına ulaşan vızıltılara biraz daha dikkat etmeye başlamıştı, kulağı sanki kaşınıyormuş gibiydi, biri onu anıyormuş ya da ona ulaşmaya çalışıyormuş gibi bir his vardı içinde.

''Gel.''

***

1901