Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

135. Bölüm Gerginlik

Çevirmen: Tomato / Editor: Tomato

 

  Zend önünde kalmış son iki şeyden biri olan yeşil renkli, hafifçe parlayan ve gecenin karanlığında etraftaki hassas gözlere sahip olan canlıların kolayca dikkatini çekebilecek taştı. Bunu ona Fun vermişti, söylediğine göre Karkan Düşen Gök'ten gelen çocuk ile yaptıkları deneyim paylaşımında Zend'in üzerinden iddiaya girmiş ve bu taşı elde etmiş, Zend'e yollamıştı. Fun tam Zend gitmek üzere iken aceleyle taşı Zend'e verdiği ve kalmış olan az vakitten dolayı hızlıca veda ettiği için, Zend'e bu taşın ne işe yaradığını söylememişti. Üstelik o günlerde Zend Maddle'den dolayı son derece üzgün olduğu için kimseyle ne konuşabilmişti; ne de anlaşabilmişti. Fun büyük ihtimalle bu sebeple onunla daha erkenden konuşamamış ve Zend'e bu taşı anlatmayı başaramamıştı. Zend de o günleri aklından çıkarmak istediği için uzun zamandır o taşın varlığını aklına getirmemiş ve dolayısıyla Ranon'a bu taşla ilgili hiçbir şey sormamıştı. Yanında okulda sahip olduğu gibi o taşın ne işe yaradığını Zend'e anlatabilecek olan bir kitap olmadığı için de şu anda bu parlak taş ile ilgili bir şey bilebilmesi neredeyse imkansızdı. Son derece şanssızdı! Belki de bu taşı kullanabilseydi, ya da en azından ne işe yaradığını bilseydi içi daha rahat edecekti. 

Büyülü yaratıkların dikkatini çekmemesi için onu çıkardığı yumruk büyüklüğündeki bir torbaya koyup ağzını hafifçe sıktıktan sonra onu da biraz önce çıkarmış, incelemiş ve işine yaramayacağını fark etmiş olduğu diğer eşyaların arasına koydu. Önünde son kalan şey, ne olduğunu bilmediği o manyak adamın ona ilk görüşmelerinde vermiş olduğu üzerinde 'yırt' yazan yıpranmış kağıt parçasıydı. 

 ''Bu bir çağırma kağıdı Zend. İçine büyü diliyle bir büyü yazılmış ve Kutsal Seviye'de olan bir büyülü yaratığı çağırmaya yarıyor.''

Ranon'un kelimelerini tam olarak hatırladı Zend.

 ''Kullanılması için yırtılması gerekiyor. Kullanıldığında çağrılan büyülü yaratık onu çağıran kişiye itaat ediyor, itaat ettiği kişinin ona hedef olarak gösterdiği her şeye saldırıyor ve hedefleri yok olmadan büyü bitmiyor.''

Zend eğer bu kağıdı yırtsaydı, o Zehirli Güneş Akrebi ona pek sorun oluşturamazdı. Ama bu kağıda güvenip güvenemeyeceğini bile bilmiyordu; ayrıca o kağıttan Kutsal Seviye bir büyülü yaratık gelse de, Zehirli Güneş Akrebi'ni yenmeye gücünün yeteceği de merak konusuydu. 

Zend'in şu an sadece dikkat dağıtması ve silahı oluşturup çıkması gerekiyordu, Kutsal Seviye bir büyülü yaratık onun tarafındayken, Zehirli Güneş Akrebi'nin dikkatini dağıtmaya kesinlikle gücü yeterdi. Ama sorun bu değildi, Zehirli Güneş Akrebi son derece güçlü ve etkili bir büyülü yaratıktı ve Zend, onun avı olup takip edilmekten korkuyordu. Eğer Zehirli Güneş Akrebi onu yakalamak ve öldürmek isterse, Chibui içinde nereye kaçabilirdi ki? Şüphesiz, Ranon ve Üstün'e sığınmak zorunda kalırdı.

Zend umutsuz bir şekilde arkasını dönüp Zehirli Güneş Akrebi'ne sıkkın bir şekilde bakarak ne yapacağını düşünmeye devam etmeye başlamışken, bir anda başına giren muazzam ağrıyla birlikte başı döndü ve gözlerinin hakimiyetini kaybederek onları kapatmak zorunda kaldı. 

Gözlerini açtığında, tanıdık bir his hissetmişti. Daha önce, bir ailenin katledildiğini gördüğünde yaşamıştı bu hissi, yine o anki gibi tedirgin hissediyordu ve görüşü sanki çok ince bir ipe bağlıydı ve kesilmesi çok kolaymış gibiydi. Bunu açıklayamıyordu Zend, ama bir şekilde hissediyordu.

''O çocuk buradaki tek insan. Altıncı seviye ve yalnız başına gibi, etrafta başka hiçbir enerji yok. Bizim için tehdit oluşturur mu?'' Zend'in tam olarak nereden geldiğini göremediği, daha doğrusu ortada hiçbir insan ya da büyülü yaratık kendisine göre birkaç ağaç düzinesi sağ tarafta kalan bir bölgedeki bir ağacın üzerinde durduk yerde yankılanan sesi duydu ve tedirginliği bir anda bin kat arttı. Zend bunu anlayabilmişti, çünkü gözü aslında açık gibiydi. Yani dışarıyı görebiliyordu, ama zihni üzerinden sanki başka bir yerdeymiş ve orada olanları yaşıyormuş gibiydi. Aslında kendindeydi; ama aynı zamanda değildi de.

İlk duyduğu sesten yaklaşık on saniye kadar sonra, bir ses daha duydu. Ama bu seferki daha kalın ve olgun bir sesti bir öncekine göre, daha büyük birinden çıktığını belli ediyordu tonları ve kalınlığı. ''Sanmam, ama yine de burada birinin olmamasında fayda var. Sadece altıncı seviye, ama Chibui'nin hemen kenarlarında bir ağacın üzerinde konaklıyor, bu normal değil. Bir şey düşünüyor olmalı, belki de bir avcı olabilir; ya da sadece buraya yanlışlıkla varmış ve ne yapacağını bilmeyen, gece ortaya çıkan büyülü yaratıklardan dolayı korkmuş biri de olabilir. Dediğim gibi, sebebi ne olursa olsun, birinin burada olması işimize gelmez. Hem sana da bir alıştırma olmuş olur, ona fark ettirmeden onu halledebilirsen döndüğümüzde ustana bundan bahsedebilirim. O yeterli derecede ise tabii.'' İkinci olarak konuşan ses son cümlesinde hafifçe güldüğünü belli edecek, rahat ve düzgün bir şekilde konuştu, Zend'in kalbini bir kere daha hoplattı. 

İlk konuşan sesin ''Tamam o halde.'' demesiyle birlikte bir anda gözlerini açtı, heyecanın, endişenin ve korkunun kendine verdiği garip hislerle birlikte bir karın ağrısıyla ve kusma hissiyle apar topar arkasındaki her şeyi tekrar yüzüğüne koydu ve neler olduğunu anlamak için etrafındaki enerjiyi dinlemeye başladı. Gerçekten de, bir enerji son derece büyük bir hızla ona doğru geliyordu! 

Hem de bu enerji, tamamen zararlı bir enerjiydi. Baştan sonra zarar verme isteği ile dolmuştu sanki, Zend'in birkaç saniyeliğine kafası durdu.

Ama kendini tekrar düzeltmesi pek uzun sürmedi, üç yıl boyunca kendine art arda kendine gelen öldürme arzusu dolu enerjilere alışmıştı artık, hem de üç yılda gördüğü o enerjilerin yanında şu anda ona doğru gelmekte olan devede kulak kalırdı, Zend'in gördükleri ile kıyaslandığında son derece küçük ve etkisiz gibi görülebilirdi. 

O enerji kendine doğru hızla gelmekteyken, Zend zihnini tamamen boşalttı ve kendini savaşa hazırladı. Neler olduğunu daha sonra düşünebilirdi, şu an yapması gereken şey o seslerin ne olduğunu ya da o enerjinin nereden geldiğini merak etmek değil de sakin kalarak olacak şeylere kendini hazırlamaktı. Zaten sakin kalmak, üç yılda öğrendiği en büyük şeylerden biriydi. Sakin kalmak, düzgün düşünebilmek demekti. Düzgün düşünmeden; yani sakin kalmadan bir savaşı kazanmak için hepsi senin leyhine olan birkaç mucize ile karşılaşman gerekiyordu. O adamın söylediğine göre bir savaşı kazanmak bedenden değil de zihinden geçiyordu. Bedenin güçlü olsa da kaybetme olasılığın gayet olabiliyordu, ama zihnin güçlü olursa kaybetme olasılığın son derece az oluyordu. Elbette zafer olarak görülen şeyin ne olduğuna da bağlıydı bu, ama aklını kullanarak hareket eden kişi, o manyak adamın söylediğine göre her hâlükârda kazançlıydı. Zend bunu tam olarak anlamıştı ve uygulamaya çalışıyordu, bu yüzden artık herhangi bir olay karşısında ilk yapması gerekenin sakin olmak olduğunu biliyordu. 

Zend ağaçlık alanda savaşmayı kendine avantaj olarak görüyordu, çünkü Savaş Tanrısının Heyecanı ile bir daldan diğerine ya da bir ağaçtan diğerine olan kısa mesafeleri hızlıca katedip avantajlı çıkabilirdi, durum böyle olursa işi daha kolay olurdu. Kendine göre gelen enerjinin dalgalanmalarına bakıldığı zaman bu enerjiye sahip olan kişinin bir savaşçı olduğu belliydi, üstelik güçlü olduğu da kesindi. Zend bu enerjinin, biraz önce ikinci olarak konuşan kişiye ait olduğunu tahmin ediyordu. Konuşmada birinci konuşan kişinin ikinciden güçlü olduğu üstü kapalı bir şekilde anlaşılmıştı, Zend ciddi bir savaşa girip girmeme kararını güçlü olan kişiye bakarak vermeliydi, çünkü şu an kendine doğru gelen kişiye saldırsa ve onu yense bile arkasından gelecek desteğin gücünü bilmezse sıkıntı çekebilirdi. 

Ne yazık ki, etrafta büyülü yaratıklardan ve şu an kendine doğru gelen enerjiden başka hiçbir enerji sezememişti. Bundan çıkarabildiği iki sonuç vardı Zend'in, ya ikinci olarak konuşan kişi vücudundaki Ki'yi hiç geliştirmemişti, ya da aşırı derecede güçlüydü ve Zend onun enerjisini sezemiyordu. Mantıklı olan ikinci seçenekti, zaten kendine doğru gelen enerjiyi de dikkatli bir şekilde odaklanmadan önce, yani o kişi kendine doğru hızlıca gelmeye başlamadan önce fark edememişti. Aslında sonuç açıktı.

Zend bu yüzden direkt olarak saldırmak istemiyordu, çünkü belliydi ki karşısındaki kişiler ona göre üstündü. Uzlaşmanın bir yolunu bulmak onun için faydalı olacaktı. 

Derin bir nefes aldı ve amacının savaş olmadığını belirtmek, ama zayıf olarak da görünmemek için ağacın üstünden zıplayarak Chibui'ye doğru Rüzgar Tanrısının Nefesi ile bir anda ilerleyerek Zehirli Güneş Akrebi'nin dikkatini çekmeyeceği, ama yine de ağaçlık alandan çıkmış olacağı düzlük alana gitti. Gözlerini enerjinin gelmekte olduğu, biraz önce kendini bir anda orada hissettiği tarafa doğru çevirdi. O enerjinin sahibi olan kişi neredeyse buraya ulaşmıştı. Karanlık gökyüzünde onu tam olarak seçemedi Zend, sadece enerjinin sahibinin bir karaltı şeklinde Zend'in hemen yakınlarındaki bir ağacın dalına inmişken gördü. Biraz dikkatli baktığında, o kişinin yüzünde gözleri haricinde yüzünün görülmesini engelleyen bir maskenin olduğunu fark etti. Yüz hatları tam olarak seçilemese de erkek olduğu belliydi ve saçları koyu renkliydi. Gün ışığı olmadığı için tam olarak anlaşılamıyordu onun vücudu.

''Sen, beni hissedip oraya mı geçtin?'' Yüzünde maske olan kişi Zend'in olduğu yere doğru bakarak yavaşça konuştu. 

''Evet.'' Zend sadece onun sorduğu kısaca cevapladı, bir şey eklemedi. Önce onun bir şeyler söyleyerek Zend'e bilgi vermesini bekliyordu. 

''Öyleyse güzel, sanırım o seni öldürmemle birlikte ustama güzel şeyler söyleyecek. Saldıracağım, bir şey söyleyecek misin?'' Karanlıkların içinden seçilmesi çok zor olan koyu saçlı kişi Zend'e tekrar seslendi. Sesi özgüven ve rahatlık doluydu.

''Beni öldürmek istediğine emin misin? Ben Beyaz Taç'ın bir kardeşiyim. Ayrıca Gri Engerek'in temsilcisiyim. Beni öldürme konusunu tekrar düşünmen gerektiğini düşünüyorum,'' Zend cebinden Gri Engerek'in temsil mührünü çıkardı ve metalik eşyayı dalın üzerindeki kişiye doğru tuttu, daha sonra da yüzüğünü gösterdi. ''eğer yapacağınız bir şey varsa ve birinin görmesini istemiyorsanız, nazikçe isteyebilirsiniz, ben de sizi kırmayacağıma garanti veririm ve giderim.'' Zend Gri Engerek'i ortaya koymasıyla birlikte hedef olmaktan çıkacağını düşünüyordu, çünkü bu dünyadaki her türlü kişi Gri Engerek ile bir tartışmaya girmekten çekinirdi, dünyanın en güçlü yirminci kişisini kızdırmaya kim cüret edebilirdi ki? Özellikle onun bizzat seçtiği temsilcisini öldürmek demek, direkt olarak ona savaş açmak demekti. Ayrıca Gri Engerek birinci nesil olmayı başarmış bir Astrac idi ve Simacengol Ailesi'nin de bir üyesiydi. Simacengol Ailesi'nin Pounz'daki, hatta dünyadaki yeri tartışılamazdı. Zend'e zarar vermek demek, hem Astrac'ları kızdırmak, hem Simacengol'ü karşına almak, hem de Avcı Bıçağı'nın peşine düşmesi demekti. Bunlar tamamen birbiriyle bağlantılıydı ve büyük bir caydırıcı etkiye sahiplerdi. 

''Gri Engerek'in bir temsilcisi misin? Gri Engerek asla bir temsilci seçmeyecek biri, bunu onu azıcık tanısan anlardın. Beyaz Taç konusu biraz sorun olabilirdi, iyi ki burada bizden başka kimse yok. Beyaz Taç'a bir haber veremeyeceğin için bir sorun yaşamayacağım. Eğer yalanlara başvurmadan yaşamak istediğini söyleseydin ve bana saygılarını sunarak buradan uzaklaşsaydın senin gitmene izin verebilirdim. Ne yazık ki, artık böyle bir ihtimal kalmadı. Son sözlerin bunlar oldu.'' Dalın üzerinden bir anda kaybolan adam, aniden Zend'in önüne çıktı ve sağ eliyle Zend'in göğsüne muazzam bir hızla gönderdi yumruğunu. ''İşin burada bitiyor.'' 

Zend kendini savunmak için Savaş Tanrısının Heyecanı'nı aktifleştirdi ve adamın aşırı derecede hızlı bir şekilde kendine yolladığı yumruğu iki eliyle durdurmayı başardı, karşı atağa hazırlandı. 

Ama daha atağa geçemeden, koyu saçlı adamın sağ elindeki, Zend'in dirseği ile eli arasındaki mesafeyi geçebilecek bir uzunluğa sahip olan hançerimsi silah, Zend'in boğazına doğru tıpkı diğer eliyle yolladığı yumruğunun hızını andıracak, hatta geçecek bir hızla ilerledi. 

***

1702