Elinize sağlık. Su sahneler bitse biran once sıkmaya basladı artık çok uzadı
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
106. Bölüm Geçmiş (3)
Zend kilit olduğunu tahmin ettiği, yere düştüğünde epey ses çıkaran bir metalin yere düşüşünü duydu, sonra da serçte kapı açıldı ve bir silüet, Zend'in önünde belirdi. ''Neden kimse ona yardım etmiyor?!''
Zend bir dizinin üstüne çökmüştü ve sağ eliyle sol kolunu istemsizce tuttu. Bu, vücudun yaralanan bölgenin üzerine titremesiydi, bir içgüdüydü. Zend şu an hassas ve korunmasız durumda olan sol kolunu vücudunun diğer bölgeleriyle korumak istiyordu. Kolunun durumunu görmek için koluna attığı kaçamak bir bakışı, zehirlenmiş ve son derece kasılmış, sert ve kötü görünen kolunu daha fazla görmek istemediğine karar verdikten sonra sonlandırdı ve önüne çıkmış olan kişiye baktı.
Yua, kılıcını çıkarmış, tehditkar bir biçimde karşısındaki yılana bakmaktaydı. Birkaç saniye kadar yılana baktıktan ve tehlike durumunu sezdikten sonra, kafasını yana doğru çevirdi ve endişeli bir şekilde, gözünün sınırlarını kullanarak arkasında dizinin üstüne eğilmiş durumda olan Zend'e baktı. Çok da kötü görünmüyordu, sadece bir kolu yaralanmış gibiydi. Hayati bir tehlikesi yok gibiydi. Bunu görünce rahatladı ve tekrar önüne döndü, Savaş Tanrısının Heyecanı'nı aktifleştirdi.
Zend önündeki kişiye baktığında şaşırdı. ''Yua, sen buraya nasıl geldin?!'' Zend şaşkın bir şekilde sordu, duygularını gizlemedi.
Yua tehditkar bir şekilde kılıcını önünde ona öfkeli bir şekilde tıslayan yılana doğrultmaya devam ederken yavaşça konuştu. ''Seni takip ettim. Kötü görünüyordun ve yardıma ihtiyacın olabileceğini düşündüm.'' Dürüst bir şekilde konuştu.
''Doğru ya.'' Zend sessizce kendi kendine konuştu. 'Tou'ya ve Fun'a yalnız kalmak istediğimi söyledim ama Yua'ya söylemedim.'
Yua, Zend bir daha konuşmadan önce hemen tekrar konuştu. ''Özür dilerim, savaşını bölmek istemezdim,'' biraz mahcup gibiydi. ''ama hayati tehliken olduğunu düşündüm,'' Yua sesini kısarak konuşmasına devam etti. ''ayrıca büyünü oluşturmaya çalıştığını fark ettim, ama oluşturamadın. Ben de elinde bir kozun kalmadığını düşündüm ve harekete geçtim.''
''Tamam, sorun değil.'' Zend rahat bir şekilde Yua'ya cevap verdi. Onun kesinlikle kötü bir niyeti yoktu. Tou'nun öğrencisi olduğunu duyduğunda ona karşı olan ön yargılarını kırmıştı ve onunla konuşmak istemişti, güzel bir şekilde karşılık da almıştı. Zend onu uzun zamandır hiç sevmiyordu aslında, ama büyüdüğü yeri ve ailesini göz önüne alınca, düşmanı olmadığın zaman, Yua pek de kötü bir kız değildi. Şu anda Zend'den özür dilemek yerine onu azarlaması bile yerinde olurdu. Çünkü burada hatalı olan taraf Zend'di, kafasına göre gidip güçlü insanlarla savaşmaya çalışmıştı. Eğer Yua gelmeseydi... Sonu gerçekten hiç iç açıcı olmayabilirdi. Yua onu takip ettiği için ona son derece minnettardı.
Zend yanında yerde yatmakta olan, rengi solmuş adama bakarken burnunun fazla havada olduğunu düşünmeye başlamıştı. O birkaç kişiyi yendiği ve alt ettiği için, güçlü olduğunu düşünmeye başlamıştı. Tüm dünya içinde bakıldığı zaman, henüz aslanların arasındaki bir karıncadan farkı olmadığını bilse de, Pounz Krallığı'nda güç sıralaması olarak bakıldığında yerinin çok da aşağıda olmadığını düşünmüştü. Ama şu an anlıyordu ki, büyüsü olmazsa bir böcekten farkı yoktu. Sadece bir büyülü yaratık tarafından kolayca yenilmişti. Daha onun insan ortağıyla bile savaşmamıştı, üstelik Zend'i yenen büyülü yaratığı büyülü yaratık ortağı olarak alabildiğine göre, yerde yatmakta olan adam aslında o büyülü yaratıktan güçlü demekti. Güçsüz tarafla savaşmasına rağmen anında yenildiğine göre, Zend kendini yüksek sanan bir aptaldan başka bir şey değildi. Bir de bir yetişkinle dövüşebileceğini söylemişti, şimdi düşününce, bu ne büyük bir küstahlıktı! Daha altıncı seviye birini bile yenemiyordu, nasıl kendini üstün görebilirdi Tıpkı o kapüşonlu adamın dediği gibiydi. ''Büyün olmadan sen bir hiçsin. Kendini o olmadan güçlendir. Biliyorum, o rahat, yorucu değil, güçlü ve etkili, ama aynı zamanda nankör, güçsüz ve dengesiz. O bir an senin en güçlü silahın olurken, bir anda senin en güçlü rakibin olabilir. Eğer onu fazla kullanacak olursan elinde patlar. Sakın ona güvenme ve zor durumlarda ona bel bağlama. Yoksa sonucun, biraz önce benim tarafımdan öldürülen büyülü yaratıklar kadar iyi bile olmaz.''
O adam haklıydı. Biraz önce büyüsüne güvenmişti ve neredeyse ölecekti. Yua gelmeseydi çok daha kötü sonuçlar olabilirdi. Zend yanındaki adama bir kere daha baktı. Büyüsüne güvenirse sonucu bu olacaktı.
''Yua, onu yenebilir misin?'' Zend Yua'ya seslendi.
Yua yutkundu ve Zend'in sorusunu cevapladı. ''Açıkçası... Bilmiyorum.'' Yua normalde kendinden çok emin biriydi ve kolay kolay geri adım atmazdı. Ama ustasıyla birlikte geçen yıllarda öğrendiği kesin bir şey vardı ki; o da büyülü yaratıklara güven olmayacağıydı. Büyülü yaratıklar zayıf gibi görünüp aşırı güçlü olabiliyordu, ne yapacakları hiç belli olmuyordu. Özellikle zehirli büyülü yaratıklar çok tehlikeliydi ve yapılan yanlış bir hata ölüme neden olabilirdi.
Hem de Yua'nın karşısında saldırmaya hazır bekleyen yılan bir savaşçının büyülü yaratık ortağıydı, bu da bir insanla uzun süre çalışmış, kendini geliştirmiş ve insanların temel hareketlerini öğrenmiş olma ihtimalini ortaya atıyordu. Üstelik biraz önce büyülü yaratık ortağı ölmüştü ve bu onu yaralı bir kurt durumuna getiriyordu. Ölümüne saldıracaktı ve gücü belirsizdi. Ne yapabileceği belirsizdi. Yetenekleri belirsizdi, zehrinin tüm etkileri belirsizdi. Seviyesi bile belirsizdi, ama Zend'in yumruklarına o kadar uzun süre hiç tepki vermediğine göre kesinlikle düşük seviye değildi. Yua gerçekten ne yapabileceğini bilmiyordu. Bir şekilde ustasını çağırırsa, ustasının buraya gelmesi en azından üç dakikayı alırdı ve ne yapabileceği belirsiz olan, patlamaya hazır bir şekilde bekleyen bu büyülü yaratığın karşısında üç dakika dayanabilecekleri meçhuldü. En iyi seçenekleri kaçmaktı, artık kapı kilitli değildi.
''Zend, onun yeteneklerini ve ne yapabileceğini bilmiyoruz. En iyi seçenek geri çekilmek gibi görünüyor, ilk sen dışarı çık. Bize o insanlar zarar veremez, ustamın adını veririm, bize dokunamazlar. Ayrıca seni korurum, hadi, yavaş yavaş çık dışarı, savunma yapacağım.'' Yua Zend'e güven verircesine konuştu ve savunma pozisyonuna geçti.
Zend onun dediklerini çok mantıklı buldu. Kız haklıydı. Yapabilecekleri en iyi şey yavaşça geri çekilmek ve kaçmaktı. Yılanın gücünü veya seviyesini bilmiyorlardı. Tam Zend ayağa kalkmış ve gitmeye hazırlanmışken, kapı tarafından bir bağırma duyuldu.
''Kaçmak mı?! Ne kadar onursuzca! Oraya girdikten sonra, maç bitmeden çıkamazsınız!'' Kaslı bir adam kapıyı sertçe kapattı, bu yaptığıyla Yua'nın ve Zend'in dikkatini dağıttı, yılana bir avantaj verdi. Zend ilk başta itiraz etmeyi ve bu maçın, normal bir maçlıktan çıktığını ve farklı bir duruma dönüştüğünü söyleyecekti, ama adam daha Zend'e fırsat vermeden bağırmaya başladı.
Yua'nın dikkatinin dağılmasını fırsat bilen yılan, bir anda Yua'nın üzerine doğru hızlıca sürünmeye başladı. Yua, dikkati dağılsa da, tüm dikkatini rakibinden çekecek kadar aptal biri değildi. Ancak dikkatini biraz olsun eksiltmesi kendine zarar verilmesini izin vermesi anlamına geliyordu. Savaş Tanrısının Heyecanı gerçekten büyük bir güç ve hız verse de, daha ilk seviyede olunca çok etkili bir şekilde kullanılamıyordu. Yapmasının en doğru olduğunu düşündüğü şeyi yaptı ve kılıcını, ona doğru saldırıya geçmiş olan yılanın saldıracağı bölgeye doğru yatay bir şekilde tuttu. Büyülü yaratığın onun kılıcını ısırmasına izin verdi. Bu yaptığının iyi yanı, kılıcının ısırılmasını sağlayarak büyülü yaratığın bu saldırıda bir zarar verememesini sağlamıştı. Kötü yanı ise, yılan kılıcı ısırdıktan sonra onu bırakmamıştı ve güçlü çenesiyle kılıcı ağzında kenetlemiş, geriye doğru gitmişti. Acemice bir hareket yapmıştı, ona ne oluyordu? Neden dikkatini o büyülü yaratığın üzerinden kaldırmıştı? Her ne sebeple acemi bir şekilde davranmış olsun, Yua da Zend gibi, artık silahsızdı.
Zend Yua'nın kılıcını kaybettiğini gördüğünde, rahatlamaya başlamış olan vücudu tekrar kasıldı ve şu an, onun da tehlikede olduğunu fark etti. Kolundaki zehir hala etkisini sürdürüyordu, büyüsünü hala kullanamıyordu. Böyle giderse, buradan çıkamayacaklardı. Zend beynini sonuna kadar kullanmaya çalışıyordu. Ne yapabilirlerdi? Buradan o yılanı yenmeden çıkamayacakları netti. Büyü kullanamıyorlardı, kazanmalarını sağlayacak, çıplak elle o büyülü yaratığı yenmelerini sağlayacak bir teknikleri olmadığına neredeyse emindi. Zend hala düşünme aşamasındayken gözleri, adam bir anda ölmeden önce tuttuğu kılıca gitti. Kılıç onlara çok yakındı ve Zend onu bir şekilde kullanabilir, ya da Yua'ya ulaştırabilirse, yaşamaları mümkün olurdu.
Zend tam sevinçle elini o kılıca doğru uzatıyordu ki, aklına bir sürü senaryo dolmaya başladı. O adam, o kılıcı elinde tuttuktan birkaç saniye sonra durduk yerde anında ölmüştü. Yoksa bunun sebebi o kılıç mıydı? Zend'in yan tarafında yatmakta olan adam o kılıçtan kaynaklanan bir sebeple ölmüş olamaz mıydı? Zend onu Yua'ya verirse, Yua'nın hayatını da riske atmış olmaz mıydı? Hem de kendi yüzünden...
Bu sefer yapamazdı Zend. Bu sefer, yine tanıdığı birinin Zend'in hatasından kaynaklanan bir nedenle ölmesine izin veremezdi. Kılıcı, sağ eliyle kendisi kullanmalıydı. Ne olursa olsun, adamın ölümünün kılıçla hiçbir alakası olmasa bile, bir ihtimal vardı. Bir ihtimal vardı ve Zend bu ihtimal ile, Yua'nın hayatıyla oynamayacaktı. Hem Yua buraya sadece Zend'e yardım etmek amaçlı girmişti, eğer burada bir zarar görürse Zend Tou'ya nasıl hesap verirdi?
Zend bacağındaki tüm gücü topladı ve o kılıca doğru atıldı, onun kılıca atılmasıyla birlikte, büyülü yaratık da harekete geçti. Zend kılıcın kabzasına ulaşmayı başardı ve onu eliyle sıkıca kavradı, ağır olsa da onu hızlı bir şekilde kaldırdı, hala ön tarafında olan Yua'ya döndü. ''Yua, geri çekil!'' Yua'ya seslendi ve öfke içinde Yua'ya doğru ilerlemekte olan büyülü yaratığa gözlerini dikti.
Kılıcı hafifçe harekete geçirmesiyle birlikte, bir anda eli yanmaya başladı. Kelimenin tam anlamıyla, kılıcı tuttuğu eli kaşınmaya ve yanmaya başlamıştı. Ama buna aldırmadı ve Yua'ya doğru hızla gelmekte olan büyülü yaratığın menzilinden, Yua'yı çıkarmak için, henüz tepki verememiş olan Yua'yı zehirlenmiş olan eliyle, son derecede zor ve caydırıcı, acı verici olsa da belinin sol tarafından yakaladı ve geriye çekti, kılıcı ona doğru hızla gelmekte olan büyülü yaratığa doğrulttu. Yılan, hızlı bir şekilde Zend'e doğru sıçradı.
İşte tam o anda, Zend, hayatında ilk kez yaşadığı bir şeyi yaşadı.
Zend bir anda gözlerini kapama ihtiyacı duydu ve refleks olarak gözlerini kapadı, ama gözlerini geri açana kadar, içinde binlerce şey yaşadı. Sanki kusacakmış gibi hissetti ve içinde bir öfke kabarmaya başladı. Yılana öfke duyuyordu, ama köklü bir nedeni yoktu, sanki öylesine onu sevmiyormuş gibi hissediyordu. Sonra bir anda kalp atışları hızlanmaya başladı. Kendini son derece mutlu ve heyecanlı hissediyordu. Sanki burada olmaktan aşırı derecede zevk alıyormuş gibiydi, aklında birçok şey vardı; o yılanın nasıl saldıracağı, nasıl hamle yapacağı, nasıl bir gücünün olduğu... Ama bunların hepsi de, onu çok heyecanlandırıyordu. Yapılabilecek her hamle, ona ayrı zevk verecekmiş gibiydi. Zend hayatında daha önce hiçbir zaman bu kadar mutlu hissetmemişti. Kolları, sanki hiç olmadıkları kadar güçlüydü. Kalbi, daha önce hiçbir zaman pompalamadığı kadar fazla kanı, sanki bir saniyede tüm vücuduna yolluyordu şimdi. Zend, birçok hissi bir anda yaşamaktaydı. Gözlerini kapadığı halde, etrafındaki tüm enerjileri hissediyordu Zend. En ince ayrıntısına kadar, karşısında, yerden yaklaşık yirmi santim yükselmiş, ağzını açmış ve dişlerini çıkarmış büyülü yaratığın, dişlerinin kıvrımlarını ve gözlerinin hareketini, duvarda yürüyen böcekten, karşı binada dinlenen elli kilo civarındaki kadına kadar, her şeyi hissetmekteydi. O kadının kilosunu bile bir şekilde tahmin etmişti. Zend, şu an ne yapacağını bilmiyordu. Sanki Kral Modu'nun son seviyesinin son adımına kadar gelmişti, ama o zaman bile bu kadar çok şey hissedeceğini düşünmüyordu. Hayatında şu ana kadar yaşadığı iyi ya da kötü, tüm hisler toplansa da, gözlerini en son kapatmasından sonra yaşamış olduğu his topluluğu kadar edemezlerdi. Ayrıca hissettiği garip şeyler, Zend'in iliklerine kadar irkilmesine neden oluyordu. Bir yandan korkuyordu, ama bir yandan da aşırı derecede mutlu ve huzurluydu, aynı zamanda öfkeliydi de. Yerinde duramayacakmış gibi hissediyordu. Hem de tüm bu şeyler, sadece gözünü kapatmasıyla açması arasındaki kısacık bir sürede hissedilmişti.
Sanki... Sanki burada bir savaşta olmaktan heyecanlanmış gibiydi!
Gözlerini açmasıyla birlikte yılan ona doğru gelmeye devam etti. Ama Zend şu an biraz önce son derece duyduğu endişeden yoksundu. Daha çok, vücudu sanki eğlenmek istiyordu. Yılan ona doğru gelmeye devam ederken, Zend bu kadar kısa sürede başka bir şey hissetmesi mümkünmüş gibi, yine başka bir şey hissetti. Yılan ona doğru azını sonuna kadar açmış gelirken, bu anı daha önce binlerce kez yaşamış gibi hissetti. Sanki o büyülü yaratığın ona saldıracağı her şekli, her pozisyonu ezbere biliyor gibiydi. Yılanın ufacık her hareketiyle birlikte, onun yapabilme ihtimali olan her hamleyi alt edecek bir hamle beliriyordu Zend'in aklında. Bu anı binlerce kez yaşamış ve her seferinde de o büyülü yaratığı binlerce kez yenmiş gibiydi.
Büyülü yaratık ona doğru gelmeye devam etti. Aslında aşırı derecede hızlı bir şekilde geliyordu, o bir saniyeden kısa bir sürede Zend'in gözlerinin önünde belirmişti, Yua, daha Zend'in onu belinden tutup çekmesiyle vücudunda oluşan sarsıntıdan kurtulamamıştı bile. Büyülü yaratık ile Zend'in arasında en fazla bir el kadar bir alan kalmıştı, Zend hisleriyle yaptığı gibi gözleriyle de, karşısındaki büyülü yaratığın her ayrıntısını incelemişti.
Yılan zehrini hazırlamış ve Zend'in üzerine çullanmıştı, ama Zend yapacağı şeyi sanki ezbere biliyordu. Hiç telaşlanmamıştı ve terlememişti, tek yaptığı şey, bir insanda, özellikle altıncı seviye bir savaşçıda olmayan bir refleksle, yılanın derisi ile kendi çene derisinin arasında bir tüy tanesi kadar mesafe olacak şekilde sola çekilmiş, kılıcını da yukarı doğru kaldırmıştı.
Büyülü yaratık Zend'in boynunu ıskalayıp onun arka tarafına düşmüştü. Düştükten sonra, vücudu kusursuz derecede simetrik olan iki parçaya ayrılmıştı.
***
1991
Magnec