Elinize saglık. Noldu simdi anlamadim engerek niye boyle bisey yapma istegi duydu simdi
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
105. Bölüm Geçmiş (2)
Zend öncelikle bir silah seçeceği için heyecanlandı. Beyaz Taç'ta az da olsa kılıç kullanmayı öğrenmişti, en azından temel hareketleri biliyordu. Ama karşısındaki adam oldukça güçlü görünüyordu, bir kılıca tam olarak hakim olmadan onu bir kılıçla yenebileceğinden emin değildi. Doğrusu, Zend'in karşısına onun beklediğinden daha farklı bir rakip gelmişti. Rakibinin yetişkin olmasını kabul ettiğinde kafasında canlanan rakip bu değildi, bu adam çok daha güçlü ve acımasız bir izlenim veriyordu. Kafasında büyük ihtimalle saçsız olan kafasına yapışmış şekilde duran, önü belli olmayacak derecede kısa olan bir şapka vardı, belinde üzerinde birçok işleme ve garip desenler bulunan bir kemer, altında da krem renginde, ayaklarının birkaç santim kadar üstünde kesilen bir pantolon vardı. Adamın derisi ise yaralarla doluydu: dikiş izleri, eskiden açıldığı ve dikiş atıldığı, sonra da dikişleri sökülmüş olan yaralar... Adamın gerçekten korkunç bir görümü vardı. Zend gibi on yaşındaki bir çocuk, onun dış görünümünden fazlasıyla etkilenmişti. Üstelik yanında gerçekten korkutucu görünen siyah beneklere sahip sarı ile turuncu renk arasında bir deriye sahip olan yılan şeklindeki bir büyülü yaratık vardı. Bu büyülü yaratık büyük ihtimalle onun ortağıydı. En az yanında süründüğü adam kadar korkutucuydu. Öylesine korkutucu görünen büyülü yaratığı kontrol altına alıp ortağı yapmayı başarması, o adamı daha da korkutucu yapıyordu. O adam gerçekten altıncı seviye miydi?
Zend kafese girdiği kapının önüne getirilen envaiçeşit kılıçlara, yatağanlara, hançerlere ve garip silahlara baktı. Gözünü hepsinin üzerinde gezdirdi. Güzel bir silah almalıydı, çünkü kılıçlar normal bir savaşta oldukça fark yaratıyordu. Zend şanslıydı ki, bu ölümüne bir maç değildi. Bu da, kılıçlar tam kapasiteleriyle kullanılmayacak demekti. Eğer keskin bir kılıç, silahsız bir rakibe karşı tam kapasite kullanılırsa, rakibinin vücudunu birkaç parçaya ayırması işten bile değildi. Zend kafese çıktığında o adamın kılıcını inceleme fırsatı bulmuştu. O adam kılıcını çok rahat bir şekilde tutuyordu. Kılıç kullanmayı biliyor gibiydi. Üstelik onun kılıcı gerçekten değerli bir kılıç gibiydi. Üzerinde serpiştirilmiş kızıl tozlara ve süslü bir kabzaya sahipti. Adamın elindeki kılıç, abzasıyla metalin birleşmekte olduğu yerdeki pürüzsüzlükten ve kısalıktan, bir yatağanı andırıyordu. Zend, o adamın o yatağanı kullanmakta usta olduğunu şüphe duymadan söyleyebilirdi. Doğal olarak da böyle bir rakibin karşısında kılıç kullanmak pek kolay olmayacaktı. Yine de, Zend hem karşısındaki rakibini aşağılamamak için, hem de bir kılıç kullanmak istediği ve hevesli olduğu için, bir kılıç seçecekti. Ayrıca, şu an karşısındaki Zend'i her an korkutan adamı aşağılamak, Zend için pek iyi bir seçim olmayabilirdi.
Zend kafese girdiği kapıdan dışarı çıktı ve önündeki çeşitli silahları iyice incelemeye başladı. Ancak dikkatini, tam olarak önündeki kılıçlara veremiyordu. Çünkü şu an etraftaki herkes susmuştu ve Zend'e bakıyordu. Kimisi başka şeylerle ilgileniyormuş gibi yapmaya çalışıyor, Zend kafasını yukarı kaldırdığında gözlerini oradan kaçırıyordu, kimisi de direkt olarak Zend'i ve hareketlerini izliyordu. Sanki burada çok önemli bir şey oluyormuş gibi davranıyorlardı. On yaşındaki bir çocuğun bir silah seçmesi ne kadar önemli olabilirdi ki? Her gün bunu birkaç kere yaşamıyorlar mıydı? Zend yavaş yavaş, küçükken kıyafetleri seçerken girdiği ruh haline girmeye başladı. Şu anda elinin altında birçok silah vardı ve hepsini incelemek istiyordu, hepsinin özelliklerini öğrenmek istiyordu. Etrafındaki insanlardan anlaşıldığı üzere, bir süre sınırı yoktu. Kimse sayı saymıyor ya da sayıların yazılı olduğu kağıtları kullanmıyordu. En soldan, sağa doğru gitmeye başladı. Gerçekten çok fazla silah vardı, burası tüm bu silahların parasını karşılayabiliyordu; bu da burayı işletenlerin maddi sıkıntı yaşamadığını gösteriyordu. Tüm silahlar temizlenmişti, parlıyorlardı. Göz alıcıydılar. Etraftaki insanlar hala suskun bir şekilde Zend'i izliyordu. Diğer kafeste olan dövüşe dikkatini veren kimse yok gibiydi. Zend bunu umursamadı ve kılıçlara bakmaya devam etti. Ortalara geldiğinde, hala aradığı kılıcı bulamamıştı. Zend henüz on yaşında olduğu için elleri fazlasıyla küçüktü, eline uyan bir kabzaya sahip olan bir kılıç bulması neredeyse imkansızdı. Küçük, çok hafif olmayan, çok da ağır olmayan, onu yormayacak bir kılıç seçmesi gerekiyordu. Ama hiçbir kılıç isteğini karşılamıyordu. Buradaki kılıçlar henüz çok küçük olan Zend için fazla büyüktü. En sağa geldiğinde, hala aradığı kılıcı bulamamıştı. En köşeye baktığında ise, farklı bir havaya sahip olan bir kılıçla karşılaştı.
Kılıcın kabzası sapsarıydı, altından yapılmış, ya da altınla kaplanmış gibiydi. İlk başta her kılıç gibi düz ilerlemiş, biraz ilerledikten sonra öne doğru kavislenmiş, sonra da arkaya doğru uzamaya başlamıştı. Ama bu tamamen orantılıydı, göze kötü gelmiyordu ve kullanışlı gibiydi. Kabzasının üstünde ince işlemeler vardı, bakan her insanın ister istemez dikkatini çekiyor gibiydiler. Sarı renkli, narin çizgiler, kılıcın kabzasından çıktıktan sonra metaline ilerleyip onu da ele geçirmişti. Metal başladıktan sonraki on santim kadar yer, tamamen altın yıldızlarla, altın çizgilerle ve işlemelerle doluydu. Bu kılıç farklı gibiydi, tamamen farklı bir hava yayıyordu. Ama bu havanın ne olduğunu anlamakta güçlük çekti Zend. Diğerlerinden farklı olduğu aşikardı, ama ne konuda farklıydı? Onun duruşuna bakıldığında, sanki çöplerin arasına bırakılmış ve bundan sıkılmış gibiydi. Asil bir izlenim veriyordu dışarıya, o bir kılıçtı ve konuşamıyordu, ama bir şekilde dışarıya, 'Beni bu eziklerin arasına nasıl koydunuz?!' diye bağırıyordu. Zend ona baktığında, o da ona bakmış ve sanki Zend'in kendini incelemesine izin vermişti. İstediği anda Zend'in onu keşfetmesine engel olabilirmiş gibiydi, ama bunu yapmıyordu, Zend'den, onun zerafetini ve asilliğini anlamasını bekliyormuşcasına, hiçbir şey yapmıyordu. Gerçi, bir kılıç ne yapabilirdi ki?
Zend istemsizce elini o kılıcın üzerine doğru ilerletti. Bunu tamamen istemdışı yapıyordu, o kılıcın garip bir büyüsü vardı ve Zend de o büyüye kapılmıştı. O, resmen Zend ile konuşmuş ve daha Zend bile fark etmeden ona kendini alması gerektiğini kabul ettirmiş gibiydi. Zend gerçekten ilk kez böyle bir kılıçla karşılaşmıştı. O kılıcı aldığı anda, zaferi de almış olacağını hissetmeye başlamıştı. O kılıç elindeyken, yenilmez olacağını düşünüyordu. Onu bir savurmasıyla, hem karşısındaki korkutucu adamı, hem de büyülü yaratığı yenebileceğinden kesin olarak emindi.
Herkes nefesini tutmuştu. Zend o kılıca doğru ilerlerken, tüm o kocaman alandaki sessizliği bozan tek ses, insanların nefes alış verişinden geliyordu. Sessizliği bir şey daha bozdu. Diğer insanlar duyamıyordu ama, bir grup insan, içlerinde konuşuyorlardı.
''Efendi Maızk, neden o kılıcın oraya konulmasını istediniz? O basitçe bir servet değerinde. O kılıcı bizlere bile vermezken, neden o çocuğun kılıç seçeceği zaman oraya konulmasını sağlıyorsunuz? Siz de onu çok zor elde etmediniz mi?'' Yuvarlak bir masanın etrafında oturmakta olan beş adamdan biri konuştu. Masa tüm alanın en kenarında, en insansız olan yerde bulunuyordu. Bu kısım diğer yerlere göre daha sakin ve sessizdi, ayrıca iki kafes için de güzel bir görüş açısı sağlıyordu. Konuşan adam, kafese bakmak döndüğü şekilden önüne doğru döndü ve cevap almak istercesine karşı tarafında oturmakta olan adama baktı. Karşısında oturan, siyah saçlara ve kızıl gözlere sahip, bakışıyla bile birini korkutabilecekmiş gibi görünen adam, kendisinden cevap beklendiğini anladı ve konuşmaya başladı.
''O, buraya geldiği anda buranın havası değişti.'' Adam konuştu ve masasında olan küçük, yarıya kadar dolu olan bardağını kafasına dikti. ''Resmen, o buraya gelmesiyle irkildim. Vücudum, uzun zamandır aynı ortamda bulunmadığım bir tür ile aynı ortamda bulunmakta olduğumu fark etti ve bir anda tüylerim diken diken oldu. Biliyorsun, üç ay önce dört yüz yetmiş yaşına bastım. Uzun zamandır görmediğim pek çok şey var. Ama böylesine irkilmeme neden olacak pek fazla şey yok. Tüylerimin diken diken olmasına neden olan kişiye baktığımda ise, onun sadece bir çocuk olduğunu fark ettim. Bu, sadece bir şey demekti. Henüz çocukken, daha ben bile farkında olmadan beni korkutabilecek tek bir şey var. Onu da sanırım tahmin ediyorsun.'' Adam masanın ortasında olan şişeden bardağına biraz daha içeceğinden doldurdu. Konuşmasını bitirmesiyle birlikte, yüzlerce ölümü görmüş dört kişinin hepsi de, bir anda hayretle doğruldu. Birbirlerine baktılar ve onların da vücutları iliklerine kadar irkildi. Aynı masadaki bir başka adam konuşmaya başladı.
''Efendi Maızk, böyle bir şeyin olma ihtimali ne kadar?''
Biraz önce uzun bir konuşma yapmış olan adam tekrar konuşmaya başladı. ''Sıfır.'' Cevap verdiği arkadaşına döndü. ''Ama oldu.''
Masadaki beş kişi birden, silahları seçme aşamasında olan çocuğa aşırı bir dikkatle baktılar.
Zend bir anda kendine geldi. Sanki biraz önce o kılıcın büyüsüne kapılmıştı, farkına varmadan o kılıcı almaya yönelmişti bile. Ama süslü kılıçlara güven olmazdı. Ayrıca o kılıç Zend için fazlasıyla büyüktü ve ağır bir görünüme sahipti. Ne kadar süslü ve güzel görünse de, Zend onu dilediği gibi savuramazdı. Zend kılıçların konulduğu masanın ortasına doğru ilerledi ve gördüğü en küçük kılıcı aldı. Bu o kadar dayanıklı ve güçlü değildi, ama Zend için idealdi. Zend onunla hızlıca kaçabilir ve hamleleri savuşturabilirdi. Ayrıca rakibine küçük saldırılar yaparak onu gıcık etmede de oldukça başarılı olurdu.
Kılıcı alıp kafese girdiğinde, karşısındaki adam bir anda kafesten indi. Zend ona şaşırarak bakmışken, aksi bir şekilde Zend'i tersledi. ''Ne oldu? Ben de kılıç seçeceğim, adaletsiz mi olsun istiyorsun?''
Zend hemen cevap verdi. ''Hayır hayır, sadece buraya çıktığımda senin de bir kılıca sahip olduğunu görmüştüm. Bir kılıç daha seçmen beni şaşırttı.''
Adam Zend'in söylediklerini umursamadı ve silahların yığılı olduğu masaya göz gezdirmeye başladı. Sonra birden hızlı bir şekilde masanın sağ tarafına gitti ve biraz önce Zend'in uzun süre üzerinde durduğu sarı renkli bir kabzaya sahip olan kıvrımlı kılıcı aldı, tekrar kafese çıktı. Elindeki kılıca birkaç saniye boyunca baktı ve yüzünde tatmin olmuş bir ifade belirdi. Yavaşça konuştu. ''Hadi başlayalım.''
Zend Savaş Tanrısının Heyecanı'nı aktifleştirdi ve pozisyonunu aldı. Ama gerçekten şaşırmıştı. Adam o kılıcı neden almıştı? Kendi kılıcı gerçekten korkutucu, dayanıklı ve sağlam görünüyordu. Zend adamın o kılıçla uyumlu olduğundan kesinlikle emindi bile, neden böyle bir hareket yapmıştı? Adamın yaptığı şey iki şekilde açıklanabilirdi. Ya eski kılıcı ile savaşmak istemiyordu, ya da şu anda eline almış olduğu kılıç, eski kılıcına göre daha güçlüydü. Zend ikinci ihtimalin daha fazla olduğunu düşündü. Kafasını hafifçe bir sağa bir sola salladı ve bu düşünceleri kafasından attı. Birazdan dövüşü başlayacaktı ve kafasında, onu engelleyecek hiçbir düşünceye yer olmamalıydı. Buraya zaten kafasındaki düşünceleri boşaltmak için gelmemiş miydi? Hazır bir şekilde beklemeye devam etti. Kapının yanında duran adam, yanında yılan olan adamın ani hareketiyle şaşırmıştı, ama hemen kendine geldi ve kapıyı kapattı, maçı başlattı.
Zend tüm dikkatini rakibine ve onun büyülü yaratığına verdi. Buraya gelirken büyülü yaratığı olan biriyle savaşması gerektiğini düşünmemişti, ama işler her zaman düşünüldüğü ve planlandığı gibi gitmiyordu.
Adam tam memnun bir ifadeyle ona doğru saldırıya geçecekken, gözleri titredi ve yere düştü. Bacaklarını serbest bırakmamıştı bile, sadece kafası önde olmak üzere öne doğru düşmüştü. vücudu bir üçgen oluşturmuştu, dizlerinin üstündeydi. Yanındaki büyülü yaratığı hızlı ve endişeli bir şekilde onun etrafında sürünmeye başlamıştı. Ona tıslıyordu.
Zend şaşkın bir şekilde hazırladığı kılıcını indirdi. Ne olmuştu? Hafifçe ona seslendi. ''Hey, iyi misin?''
Adamdan cevap gelmedi. Zend hakeme doğru baktı. ''Ona bir şey oldu. Ne yapacağım?''
Hakem azar azar terliyordu, yutkundu. ''Karşında hala bir rakip var. İki taraf sonuna kadar bilinçsiz olana kadar maç bitmeyecek.''
Zend hakemin dediği şeyi sinir bozucu buldu. Eğer adam bir şekilde kriz geçiriyor olsaydı, ya da bir sorun olmuş olsaydı ne olacaktı? Ölecek miydi? Kimse ona yardım etmeyecek miydi? Tabii ki de böyle olmayacaktı, Zend ona yardım etmeliydi. İster rakip, ister dost olsun, biri acı çekerken onu sadece izlemek, bir kalbin yapabileceği bir iş olmamalıydı.
Zend kılıcını kenara fırlattı, hemen onun yanına koştu ve onun yanına geçti. Büyülü yaratık da Zend gibi endişelenmiş gibiydi, bir sorun çıkarmamıştı. Zend hemen onu ters çevirdi, sırtüstü yatırdı. Adamın ağzının ve burnunun üstüne eğildi, onun vereceği ve alacağı nefesleri bekledi. Ama bir sorun vardı; o nefes almıyordu. Zend hemen aklına Jongtham'da görmüş olduğu tıbbi dersleri getirdi. Kafasını hızlı bir şekilde onun kalbine götürdü, dinlemeye başladı. Ama onun kalbi de atmıyordu. Ayrıca derisi de soğumuştu, o biraz önce ayaktaydı ve savaşmaya hazırdı, ama şimdi vücudu sanki katılaşmış gibiydi. Aradan bir dakika bile geçmemişti. Bu nasıl gerçekleşmiş olabilirdi? Adamın kalbi atmıyordu, nefes almıyordu.
O kesinlikle ölmüştü.
Zend şaşırmış, afallamış ve korkmuş bir şekilde geri çekildiğinde, psikolojik olarak daha kötü bir duruma gidiyordu. Ölüm, yine onun peşini bırakmamıştı. Tam daha da kötü hissetmeye başlayacağı sırada, kolundaki acıyla irkildi.
Adamın büyülü yaratık ortağı olan yılan, ona saldırmış ve koluna dişlerini geçirmişti! O kocaman bir yılandı, Zend'in küçük kolu, onun ağzına tamamen girmişti!
Zend paniklemeye başladı. Öldürmek yasak olan bir dövüşte rakibi ölmüştü. Bu, kendisinin de ölebileceğini mi gösteriyordu? Kolu uyuşmaya başlamıştı. Yılan, onun koluna tüm zehrini akıtıyordu. İnsan ortağının öcünü almak istiyormuş gibiydi, Zend birkaç defa ağırlaşmış olan kolunu sallamıştı, ama yılanda hiçbir hareket olmamıştı. Neredeyse hiç hareket etmemişti ve zehrini Zend'e boşaltmaya devam ediyordu. Zend kolundaki enerjiye odaklandığında, mavi damarlarla kolunda akmakta olması gereken ki enerjisinin, şu anda akmadığını gördü. Yılan onu ısırdığında sanki enerjisini de ısırmış gibiydi, büyülü yaratıkların değişik özellikleri vardı, büyük ihtimalle de bu yılanın özelliği, enerjiyi durduran bir zehre sahip olmasıydı. Enerjisinin akmaması, Zend'in zor durumlarda başvurduğu yer olan büyüsünün de kullanılamayacağı demekti. Zend diğerlerinin göreceğini umursamadı ve can havliyle elinde büyü topunu oluşturmaya çalıştı. O yılana saldırdığında belki de kolunu da kaybedecekti ama kolunu kaybetmeyi, hayatını kaybetmeye yeğlerdi. Ama büyüsünde hiç tepki yoktu. Oluşmuyordu, eli bomboştu.
Vücudunun da uyuşmaya başladığını hissetti Zend. Gözleri kapanmak istiyordu sanki, bir haftadır uyumamış gibi hissediyordu. Diğer eliyle, korkuyla yılana saldırdı, Kral Modu'nu aktifleştirdi ve tüm gücüyle yılana saldırmaya devam etti, yavaş yavaş yılanı etkiliyordu ama yılanın vazgeçmeye niyeti yok gibiydi ve Zend de gittikçe kötü bir duruma giriyordu. Kendi başına buradan kurtulamayabilirdi.
Zend yardım isteğiyle etrafına baktığında, kimsenin ona yardım etmeye niyetli olmadığını gördü. Buradan kendisi kurtulmalıydı, herkes böyle düşünüyordu, kesinlikle böyleydi. Bir dövüşte olması gereken de buydu zaten, ama o ölümüne olmayan bir dövüşe girmişti ve rakibi sebepsizce ölmüştü, daha savaşa bile başlamamışlardı. Bu bir dövüş olmamıştı ki, neden onu kurtarmıyorlardı?
Zend Savaş Tanrısının Heyecanı'nı sonuna kadar kullandı ve Kral Modu'nun sınırlarını zorladı, tüm gücüyle büyülü yaratığın kafasına bir yumruk attı. Yılan küçük bir çocuktan bu kadar gücün nasıl çıktığını anlamamış ve şaşırmış bir şekilde Zend'in kolunu bıraktı ve geri çekildi, Zend'in ona böyle büyük bir güçle saldırmasını beklemiyordu. Ayağını denk almalıydı.
Zend tüm sınırlarını zorluyordu ama gerçekten kötü bir durumdaydı. Kolundan mor bir sıvı damlıyordu. Bu, büyülü yaratığın zehri olmalıydı. Bu yılan dayanıklıydı, belliydi, yüksek seviyedeydi. Normalde yetişkinler bile bu yılanı kolay kolay yenemeyecekken, daha küçük bir çocuk olan Zend'den bunu başarması neden bekleniyordu? Neden hala kimse ona yardım etmiyordu?
Zend kafasından soruları atmaya çabaladı. Soru sormanın bir katkısı olmayacaktı. Kral Modu ve Savaş Tanrısının Heyecanı aktifti, ama sol kolunu kullanamıyordu, ayrıca zehir kanına karışmıştı ve hareketlerini yavaşlatıyordu. Bunun yanında büyüsünü de kullanamıyordu. Acaba tek başına böyle bir işe kalkışması, bir hata mıydı? Diye düşünürken, birisi kapıyı açtı ve içeri girdi. ''Neden kimse ona yardım etmiyor?!''
***
2290
Magnec