Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

104. Bölüm Geçmiş (1)

Çevirmen: Tomato / Editor: Tomato

 

Zend şu an Emma'nın çadırında Emma ile yalnızdı, dışarıda ise hala fısıldaşmalar devam ediyordu. Herkes Zend ve Zend'in ailesi hakkında bir şeyler anlatıyor, dedikodu yapıyorlardı. Tabii ki buna tam olarak dedikodu denemezdi, sonuçta çoğu Zend hakkında övgüyle konuşuyordu. Onlar Zend'in, Zend çadırda olduğu için kendilerini duyamayacağını düşünüyorlardı. Ancak Zend, onları rahat bir şekilde dinleyebiliyordu. O, Kral Modu'nu aktifleştirmeden bile onun nimetlerini az da olsa kullanabiliyordu. Bunu nasıl yaptığını kendisi de merak ediyordu, Gri Engerek ile konuşana kadar da buna ve bunun gibi sorulara cevap bulamamıştı. Zend ailesi konusunda tamamen kuşku içindeydi, ama inanmak istediği şey, bir ailesi olduğu ve bu ailenin de Fungyuo Ailesi olduğu için kendine sorması gereken soruları sormuyordu. Tabii kendine sorması gereken soruları sormamasının bir nedeni de, sorma ihtiyacı duymamasıydı. Çoğu şeyin gelecekte açığa çıkacağını düşünüyordu, aklındaki birçok soruyu göz ardı ediyordu.  Ellerinin temiz olmasının verdiği rahatlık duygusuyla konuşmaya başladı. Emma dikkatle ve merakla onu dinliyordu. ''On ay kadar önce bir turnuvaya katılmıştım.'' 

Zend ilk cümlesini kurduktan sonra aklına Maddle'nin son anları geldi, birkaç saniyeliğine konuşamadı. Söyleyecek bir şey bulamamıştı. Zend'in birden susmasının ve on saniye kadar konuşmamasının üzerine Emma ona seslendi. ''Evet?'' 

Zend tam anılara dalıp gitmek üzereydi ki Emma'nın ince sesini duydu. Onun sesi gerçekten güzeldi, bu inkar edilemezdi. Ses tonu tam olması gerektiği gibiydi, ne çok inceydi, ne de bir erkeğinkine kayacak şekilde kalındı. Onun sesi daha tam olgunlaşmamış olmasına rağmen birini rahatlatmak için yeterliydi, sadece konuşmasının dinlenmesi, dinleyen insana huzur verirdi. ''Şey... Evet, oraları atlıyorum. Zaten o turnuvada neler oldu doğru düzgün ben bile anlayamadım. Direkt olarak Gri Engerek ile karşılaşmamızdan başlayayım.'' 

***

Küçük bir çocuk, karanlıkta tek başına yürüyordu. O, aslında çok da küçük gibi durmuyordu. Hafifçe uzamış olan saçları alnından aşağı doğru sarkıyordu ve onların siyahlığı, çocuğun gözlerinin siyahlığıyla karışıyordu. 

''Savaşmak... Savaşmak istiyorum.'' Zend aklındaki Maddle'nin ölümünü kafasından atabilmek için dövüşmeye karar vermişti. Son günlerde Fun ve Tou ile ne kadar konuşsa da bunu kafasından atmamamıştı. Hatta Yua'yla bile konuşmuştu, evet, Yua'yla bile konuşmuştu. Yua, Tou'nun öğrencisi olduğu için, ustasıyla birlikte gelmişti. Zaten ondan gelmemesini istemek büyük bir kabalık olurdu. Zend'in yapısı bunu kaldıramazdı. Artık eskisi gibi Zend'e düşman da değildi, hatta onu teselli etmeye bile çalışmıştı. Zend zaten ondan nefret etmiyordu, üstelik Tou ona hep çok iyi davranmıştı, Zend onun öğrencisine nasıl olur da iyi davranmazdı? Üç yıldır en büyük amacını oluşturan insanla bile konuşmuştu, amacı, onu yenmek olan insanla bile konuşmuştu, ama onu kafasından atamıyordu. Her an ağlamak üzereydi, her an üzülüyordu, turnuvada aldığı öğütlerden sonra bile hala üzülüyordu. Turnuvanın sonunda gördüğü garip şeylerden sonra bile hala üzülüyordu, psikolojisi yerle bir olmuştu. Sonuçta o sadece on yaşındaki bir çocuktu, nasıl yakın bir arkadaşının ölümüne dayanabilirdi? Aynı zamanda öfkeliydi. Yakın bir arkadaşının ölmesine belki dayanabilirdi, bunu çok zor da olsa yapabilirdi, ama onu öldüren kişinin basitçe kendisi olmasına nasıl karşı koyabilirdi? Yalnızca bu da değildi, büyüsünü yolladığı tarafta, Yuathra Dev Kertenkelesi'nin arkasında olan tüm insanların da eceli, Zend'in elinden gelmişti. Onların hayalleri, hayatları, aileleri vardı. Hiçbiri ölmek istemezdi. Belki ölümleri izleyip mutlu olarak hata yapıyorlardı, ama bu ölmeleri gerektiğini söylemiyordu. Fun ve Tou, hatta Yua ne kadar onun bir hatası olmadığını söyleseler de, Zend kendini hatalı buluyordu. Tüm o insanlar, Zend'in hatası yüzünden ölmüşlerdi. O kadar büyük bir büyü kullanmasına gerek yoktu. Sadece onun dikkatini dağıtsaydı herkesin ölümüne engel olur, üstüne Yuathra Dev Kertenkelesi'nin etkisiz kalmasını da sağlayabilirdi. Bir çıkış noktası yoktu, bir kapana yakalanmıştı ve üzüntüsü, öfkesiyle birleşip onu öldürebilirdi. Birazcık olsun rahatlamak için savaşmak istemişti. Serbestçe dövüşebildiği tek yer ise, daha doğrusu serbestçe dövüşebileceğini bildiği tek yer ise, daha önce ustasının ona gösterdiği yerdi; bir kafes. 

Kafesler genellikle bir şehirde birkaç tane olmak üzere bulunuyorlardı, şu anda turnuvanın üzerinden yedi gün geçmişti, ama hala Pounz Krallığı'nın sınırları içerisinden çıkamamışlardı. Fun'dan dinlediğine göre Kseno Denizi'ni geçip Fungyuo İmparatorluğu'na, oradan da Chibui Dağı'na gideceklerdi. Ama hızlı olmaları gerekiyordu, Hollis Zend'i çağırıyordu, iki gün önce Zend'in kolunda bulunan kan bağının üzerinde Hollis'in yüzü çıkmıştı, Fun'un söylediğine göre de bu, Hollis'in Zend'e hızlı olmasını söylemesinin bir yoluydu. Zend bir kafesin yerini duvara yapıştırılmış, insanları cezbetmesi için süslenmiş, özellikle erkeklerin ilgisini çekmek için neredeyse çıplak olan kadınların fotoğraflarının olduğu bir afişten öğrendi. 

On dakikalık bir yolun ardından kafes denilen yerlerden birine ulaşmayı başardı, gece olmuştu, tamamen tek başınaydı. Daha önce ustasıyla birlikte buraya geldiği için daha rahattı, ama şimdi Fun ve Tou'dan onunla birlikte gelmemelerini istemişti, tek başına yapması gereken şeyleri yapabilirdi artık. Sürekli ağlayan bir çocuk değildi. Bir tane Tanrı Tekniği kullanabiliyordu, sıradan bir çocuk da değildi. Zend afişteki adrese geldiğinde kocaman bir binaya geldiğini fark etti. Gerçekten büyüktü, içine bir arena sığabilirdi. Küçük olan kapıdan içeri girdi ve burayı süzmeye başladı.

Bu kafes, Hollis ile birlikte gittiklerine göre daha farklıydı. En büyük fark, burada birbirlerinin aynısı olan iki tane kafes vardı. Tüm alan daha süslüydü, kafeslerin yanında, afişte olan yarı çıplak kadınlar yürüyordu, seyirciler daha fazlaydı, bu kafesin, Hollis ile birlikte gittiklerine oranla daha çok para kazandığı her şeyinden belli oluyordu. Kalabalığın arasında masalar da vardı, dev gibi adamlar bilek güreşi yapıyordu, ayrıca burası sadece dövüşmek için kurulmamış gibiydi, hatta arkasında birçok içki şişesinin bulunduğu bir dolapla birlikte şişelerle cambazlık yapan bir adam bile vardı, burası aynı zamanda içki içmek için gelinen yerlerden biriydi. 

Zend duvara güzel bir şekilde yapıştırılmış büyük bir listenin önüne oturan ve önünde tek kişilik bir sıra olan bir adamı kalabalığın arasından seçmeyi başardı. Dövüşleri ayarlayan kişinin o olduğunu düşündü ve yanından geçtiği herkesin ona yolladığı küçük düşürücü bakışlara aldırmadan ona doğru yürümeye devam etti. Oraya girdiği gibi büyük bir baskıyı üzerinde hissetti. Sanki gözlerini hiç ayırmadan onu izliyordu. Birisi tüm dikkatini Zend'in üzerine yüklemiş gibiydi. Zend gözünü bir anlığına kapattığında, bir anlığına gözünün önünde iki tane kırmızı gözün canlandığına yemin edebilirdi. 

Zend rahatsız olsa da buna aldırmadı ve biraz önce gözüne kestirdiği adamın önündeki tek kişilik sıraya girdi. Henüz on yaşında olduğu için boyu oldukça kısaydı, dışarıdan bakıldığı zaman arkasındaki kişiyle önündeki kişinin arasında bir kişilik boş bir yer varmış gibiydi. Etraftaki insanlar onu sözleriyle rahatsız etmeseler de bakışları oldukça rahatsız ediciydi. Zend'i gözleriyle rahatsız ediyorlardı. Ona aşağılayıcı bakışlar atıyorlardı, onların çoğunluğu çocukların dövüşmesini izlemeyi sevmiyordu, çünkü çocuklar yeterince acımasız ve güçlü değildi, dövüşleri de tamamen sıkıcı geçiyordu. Zend'in parmağında Beyaz Taç yüzüğü yoktu, ona ön yargılı yaklaşılmasından nefret ettiği için kimsenin onu görmesini istemiyordu, onu cebinde taşıyordu. Gerektiği zaman onu cebinden çıkarıp kullanabiliyordu. 

Sonunda sıra Zend'e geldi, Zend adamla konuşmaya başladı.

 ''Ben de biriyle dövüşmek istiyorum.'' 

Adam bıkkın ve sıkılmış bir şekilde Zend'e baktı. Zend'in yerinde başkası olsa belki sinirlenebilirdi, ama Zend kendini bildi bileli böyle bakışlara maruz kalıyordu ve bunlar artık onu etkilemiyordu. Artık onlara karşı bağışıklık kazanmıştı. Adam yavaşça konuşmaya başladı. ''Hiç çocuk dövüşçü yok. Bir yetişkinle dövüşmek istiyor musun?'' Adam onu buradan yollamak istiyormuş gibiydi, buraya gelen çocukların, en azından Zend'in yaşıtı olan çocukların seviyeleri üçün üstünde olmuyordu, adam da doğal olarak Zend'i üçüncü seviyenin altında olarak düşünmüştü.

''Evet, sorun yok. Altıncı seviye bir yetişkin ile dövüşebilirim, ölümüne olmayacak.'' Zend sakin bir şekilde cevap verdi. Turnuvanın sonunda birçok kişiyi öldürmüştü, ama bu istemsizdi. Birini bilinçi bir şekilde isteyerek öldürmek istemediğinden kesinlikle emindi. Karşısında oturmakta olan adamın bıkkın ve sıkılmış tarzını normal ve umursamaz bir şekilde karşılaması adamı sinirlendirmiş, gıcık etmiş gibiydi. ''Altıncı seviye biriyle dövüşmek istediğinden emin misin? Ölümüne olmasa bile bir sakatlık yaşayabilirsin.'' Zend onun söylediklerini onayladığını başıyla belli etti. Adam da ona kısaca cevap verdi. ''Peki. İsmini ne olarak kayıt ettireceksin?''

''Zend F-'' Zend ilk başta artık bildiği ve gururla taşımakta olduğu soyadını da söyleyecekti, ama böyle bir yerde soyadını söylemesinin güvenli olmayacağını düşündü. ''Zend.'' 

Adam ona başını salladı. ''Geç bir yerde bekle. İsmin okunduğunda iki numaralı kafese çıkacaksın.''

Zend tekrar başıyla onayladı ve kocaman alandaki nadir bulunan boşluklardan birinde gidip duvara yaslandı.

Zend uzaklaştıktan sonra, adam bir anda ensesinde bir nefes hissetti. Adamın arkasında olan kişi, sessice konuştu. ''Çocuk ne istedi?'' 

Adam baskı içinde konuştu. Arkasındaki kişi ona fark ettirmeden onun arkasına geçmeyi başarmıştı ve bu onun yetenekli olduğunun bir ispatıydı. Arkasındaki kişi hafifçe geri çekildi, böylece adam da oturduğu yerden arkasına doğru dönmeyi ve onun kim olduğunu görmeyi başardı. Görmesiyle birlikte konuşmaya başlaması bir oldu.

''Efendi Maızk! Ne istemiştiniz?'' Adam korkmuş gibiydi.

''Dediğim gibi, çocuk ne istedi?'' adam soğuk bir şekilde tekrar konuştu. Yüzü neredeyse görünmüyordu, duvardaki gölgenin içinden konuşuyordu.

''Altıncı seviye biriyle ölümüne olmayan bir maça girmek istedi efendim.'' Adam sorgulamadan direkt olarak söyledi.

''Altıncı seviye mi? Anlıyorum... Beklediğim gibi. Çocuğun bir silahı var mıydı?'' 

''Efendim, yüzük takmıyordu. Üzerinde bir silah da görmedim. Ama kesin olarak bilmiyorum.'' Adam yine anında cevap verdi. 

''Onu Nansre'nin karşısına çıkar.'' 

''Ama efendim... Nansre dokuzuncu seviye bir savaşçı.'' oturan adam korkarcasına konuştu.

''Nansre'ye söyle, büyülü yaratığını da yanına alsın.'' Karanlığın içinden konuşmakta olan kişi bunları söyledikten sonra sessizleşti ve yüzüğünden bir silah çıkardığını belli eden bir ses çıkardı. ''Nansre o yaştaki biriyle savaşmayı istemez. Biliyorum. En azından bir silahı olmasını isteyecektir. Çocuğa bir silah seçmesi için buradaki tüm kılıçları sunacaksınız. Kenara köşeye bir yere de, bu kılıcı koyun. Eğer Nansre ille de ben onunla savaşmam derse, Gri Engerek'in ona bunu emrettiğini söyle. Kabul etmemesi durumunda olacakları tahmin edebilecektir. Bu kılıcın kabzasına sakın dokunma. Onun kabzasına özel, aşırı derecede ölümcül bir zehir sürdüm.'' Karanlığın içinden, üzerinde sarı birçok işlemeye sahip olan, kabzaya yakın tarafta küçük yazılara sahip olan, geniş bir yılana benzeyen eğimli, kıvrımlı bir kılıç oturmakta olan adamın önüne düştü. Adam onu yerden alıp incelediği gibi, şoka kapıldı. ''Efendim... Bu kılıç... Yoksa bu kılıç...''

***

 Zend tavana doğru baktı. Tavanda birçok delik bulunmaktaydı. Zend buradaki yüzlerce insana rağmen havanın temiz olmasını o deliklere bağladı. Birkaç dakika bekledikten sonra ismi bir başka isimle birlikte okundu ve iki numaralı kafese adım attı.

Adım attığında, rakibinin oldukça güçlü görünen biri olduğunu fark etti. Sanırım dövüşleri belirleyen adam, Zend'e gerçekten gıcık olmuştu. Karşısındaki kişi, açıkça otuzlu yaşların üzerindeydi, son derece yapılı bir vücuda sahipti ve elinde bir kılıç vardı. Ayrıca yanında yerde sürünmekte olan bir yılan vardı. Adam Zend'in içeri girmesiyle birlikte savaşmaya hazır olduğunu belirten pozisyonunu bozdu. Hayal kırıklığına uğramış gibiydi. Bir anda bağırmaya başladı. ''Ben bir çocukla savaşmam! Beni bu kadar aşağılamak da ne demek oluyor?!'' 

Zend'in karşısındaki adam, dövüşleri ayarlayan adamın oturduğu tarafa baktı. Zend de doğal olarak oraya baktı tabii, ne olacağını bilemiyordu. Ama bir an önce dövüşüp kafasını boşaltmak istiyordu.

''Çeneni kapa ve savaşına bak Nansre. İtiraz edemeyeceğini biliyorsun!'' Zend'in dövüşünü ayarlayan adam ayağa kalktı ve onlara doğru baktı. 

''Tch!'' Zend'in önündeki adam tekrar Zend'e döndü. ''En azından bir silah al!'' 

***

1701