O zaman sen de yüzüncüyle değil doksan dokuzuncuyla savaş arkadaşlarla aranı bozma sakınm
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
208. Bölüm ----
Zend, Tigrund Ailesi'nin malikanesinden döndüğü zaman bir gününü, kendini kütüphaneye kapatarak geçirmişti. Ertesi gün Yunlarla birlikte bir şeyler yapacağı için, bugünden alacağı önemli bilgileri almayı istiyordu.
Dünyanın önde gelen ailelerinden artık haberi vardı, ama kimin yönetiminde olduklarını, izledikleri politikaları ve onlar hakkındaki daha birçok şeyi bilmiyor sayılırdı. Bu yüzden gününün tamamını, bu ailelerin hakkındaki pek çok şeyi öğrenmek için ayırmıştı. Beyaz Taç'ın kendine ait olan özel kütüphanesine daldı ve günün sonuna kadar, kitaplara boğuldu...
''Heh...'' Bir nefes veren genç adamın kulağına, oturduğu yerden kalkarken vücudunun çıkardığı çatırdama sesleri ulaştı. Uzun bir süredir pozisyonunu değiştirmeden oturuyor olduğu için vücudu, bu oturma pozisyonunun şeklini almıştı adeta. Ayağa kalktığı zaman, uyuşukluğu vücudunun her zerresinde hissetti genç adam. Kitaplarını dizdiği masanın bir köşesinde kıvrılıp uyuklayan Eralkavender'e seslendi. ''Era, hadi kalk. Biraz dolaşıp yemek falan yiyelim.'' dedi ve gözlerinin açılmasıyla birlikte omzuna çıkıp onunla birlikte ilerleyen Eralkavender'in boynunu birkaç kere iki parmağıyla kaşıdıktan sonra, kapıya doğru keyifli bir şekilde ilerledi.
''Raddha hakkında bir şey bulamadın değil mi?'' Era henüz yeni uykusundan uyanmışken Zend'e bakarak meraklı bir şekilde sordu. Bu büyülü yaratığın uyku saati diye bir şeyi yoktu resmen, her zaman, istediği kadar uyuyabilme yeteneğine sahipti. Nerede olursa olsun, uyumak istediği anda bir anda uyumaya başlıyordu. Bir kere uyandıktan sonra tekrar uyuması için oldukça yorulması gereken Zend ise, bu yeteneğe imrenerek bakmaktan başka bir şey yapamıyordu ne yazık ki... Keşke Tanrı, onu yaratırken ona da bu yeteneği eklemiş olsaydı...
''Hayır.'' Zend oflayarak konuştu. Tabii ki Beyaz Taç'ın Tolan'daki kütüphanesinde, Raddhalar'a dair hiçbir şey bulamamıştı. Zaten çok da büyük bir umuda sahip değildi, daha önce Raddha Ailesi konuştuğu kişilerin tamamı, Zend'in Raddha Ailesi hakkında bilgi edinmek istiyorsa yeryüzündeki en büyük, korumalı ve son derece gizli kütüphanelerden birine bakmasını söylemişti. Zend ile konuşmaya gelen, onun geçmişteki atalarından biri olduğunu düşündüğü kişi ise, dünya üzerinde Raddha ile ilgili bir bilgi içeren kitapların, sadece birkaç tane kalmış olduğunu söylemişti. Bu yüzden Zend'in buradaki kitaplarda Raddha Ailesi ile ilgili bir şey araması da sadece boş bir hayalden ibaretti. ''Onlarca kitaba baktım ama hiçbirinde Raddha Ailesi ile ilgili bir şey geçmiyordu. Tarihi kitaplarda göremedim, içinde Raddha Ailesi'nin geçtiği bir kitabı bulmak için bunu birine sormak da istemiyorum, şimdi riske atmaya gerek yok. Zaten burada Raddha Ailesi ile ilgili bir kitabın olması da, çölde su bulmak gibi bir şey. Bulmayı pek de ummuyordum zaten.''
Son zamanlarda anlamlandıramadığı çok fazla şey oluyordu Zend'in. Venda ilk başta ona saldırıp, neden daha sonra da bunu yapmayı sonlandırmıştı? Mührünü kırıp Venda'dan kurtulmasını sağladığı kişi kimdi? O adam neden Era'yı çağıracak olan büyülü kağıdı ona vermişti, o adam kimdi? Bunu neden yapıyordu, Zend'e üç yıl boyunca durmaksızın işkence etmesinin sebebi neydi? Ranon kimdi, Zend'in vücudunda işi neydi? Zend'in büyüsü bir element miydi, gücünü nereden alıyordu, Lin Enerjisi olmadan çalışabilmeyi nasıl başarıyordu? Eğer Raddha Ailesi'ndense, son yirmi bin yıldır yeryüzünde bir tane bile Raddha görülmemişken o neden buradaydı, bu zamana gelmeyi nasıl başarmıştı? Başına ödül koyan kimdi, neden koymuştu? Sorular, hiç bitmiyordu aklında, genç adamın. Binlerce soru vardı her yerde... Birine cevap bulduğunu düşünse bile, onun yerini alacak o kadar çok soru vardı ki, bu soruların altında ezildiğini hissediyordu sürekli. Şu anda sahip olduğu güce, sadece yirmili yaşlardayken erişebileceğini daha önce hayal bile edemezdi, hatta bunu duysa sadece gülüp geçmekle yetinirdi. Ama şimdi gerçek olmuştu, tüm bu güce sahipti o. Dünya üzerindeki, milyonlarca kişinin sahip olmak için ölmeyi göze alabileceği çeşitli güçlere sahipti, ama bu güçlerinin beraberinde o kadar çok soruya sahipti ki, bazen, hiç bunlara bulaşmayıp insanı delirtmeye yetebilecek kadar fazla sayıda olan bu sorulardan da, ona bu soruları armağan eden güçlerinden de arınmak istiyordu...
Bir iç çekti ve yürümeye devam ederken Era'nın ona seslendiğini duydu: ''Zend, bir sorun mu var? Durgun görünüyorsun.'' Büyülü yaratık ortağı için birazcık endişelenmiş olacaktı ki, gözlerini ona çevirip sordu.
''Yok ya, iyiyim. Sadece aklımda birkaç şey var.'' Zend kafasını temizlemeye çalışarak, onu birkaç kere iki yana salladı.
''Neler var mesela?'' Era bir soru daha sordu.
''Sorular var... Bir sürü soru. Cevabını veremediğim o kadar çok soru var ki, artık cevabını elbet öğrenirim deyip geçemiyorum. Her yanımı sarıyorlar bazen, kaçamıyorum yani.'' Zend kısık bir sesle, çaresiz bir şekilde konuşarak Era'nın gözlerine baktı.
Büyülü yaratık da bir iç çekti. ''Ortak hayatın boyunca, bir dönemde cevabını bilemediğin oldukça fazla soruyla karşılaşacaksın. Ama bunların cevabı sonunda sana ulaşacak, er ya da geç, bir şekilde hepsinin cevabını alacaksın ve aklında, cevap aradığın yeni sorular oluşacak. Ama ne yazık ki bu soruların sonu gelmeyecek, çünkü bu düşünebilen her varlığın yegâne kaderidir. Ne olursa olsun yeni sorular çıkacaktır. En son, sadece bir soru kalacak; cevabını almak için her şeyini verebileceğin tek bir soru: 'Ölüm denen şey nedir?' Bunun da ardından hayatında hiçbir soru kalmayacak kafanda ve son sorunun da cevaplanmasıyla birlikte, bu dünyadan göçeceksin. Neden çok da uzun yaşayan biriyle karşılaşılmıyor sence? Ölümsüzlük yolunun sonuna gelip, yenilmez olmayı başarmış kimse yok muydu sence daha önce? Elbette vardı, ama hepsi de sonunda öldü. Peki neden?'' Era, sesini hafifçe yükselterek, kendini dinlerken yürümeyi kesmiş, muhtemelen Era'nın kelimeleriyle birlikte kendi zihninde bir yolculuğa çıkmış olan gence bakarak konuşmaya devam etti. ''Çünkü insanoğlunun ve bizler gibi, yaşayan her varlığın kaderinde ve isteğinde ölmek vardır. Ölmek... Bu, bir canlının hayatındaki en son arzusudur. Belki de muazzam bir savaşçı olacaksın, seni yenebilecek tek bir kişi bile olmayacak yeryüzünde. Ölmeni sağlayabilecek, hiç kimse olmayacak. Ama ne olacak biliyor musun? Ölmeyi kendin isteyeceksin. Yeterince yaşadıktan sonra, ölmek zaten senin bir arzun olacak. Ölümsüzlük hikayeleriyle hayaller kuran çocukları görüyorsun değil mi? Ölümsüzlük ancak bu işe yarar zaten. Bir hayal olarak gösterilir ve azmin doğmasını sağlar. Tarihe bak, ölümsüz olup da bu hayata en fazla tutunabilen kişi, ne kadar durabilmiş. Ölüm insanın son eşidir ve canlı, ölümsüzlük yolunda ne kadar ilerlemiş olursa olsun, eşine kavuşmak için her şeyi önünde sonunda yapacaktır. Bu yüzden soruların canını sıkmasın.'' dedi ve Zend'in yanağını yalayarak ona moral verdi küçük büyülü yaratık.
Era'nın uzunca olan konuşmasının ardından, Zend kafasındaki tüm soruları bir kenara bırakıp şu anki gerçekliğe odaklanarak dışarı doğru ilerlemeye devam etmeye başlamıştı. ''Teşekkürler Eralkavender, iyi ki seni bulup ortak olabilmişim. İyi ki varsın.'' diye minnet duyarak Era'ya baktı ve gülümsedi.
''Hmph, tabii ki iyi ki varım. Kerata, sen bensiz olsaydın şu ana kadar onlarca kere ölürdün. Bana hayatının sonuna kadar minnettar kalsan bile bu az kalır, sonuçta sen sadece bir insansın. Minnetinin değeri ne kadar olabilir ki?'' Era başını öteki tarafa çevirerek konuştu.
''Hahaha, kendini beğenmişliğine bir son ver. Her ne kadar, kendi deyişinle muazzam, mükemmel ötesi bir büyülü yaratık olsan da benim gibi küçük, aciz bir insanla ortaksın sonuçta.'' Zend, neşeli bir şekilde Era'ya seslendi tekrar.
''Ortak mı?'' Era Zend'e kafasını çevirmeye gerek bile duymadan cevap verdin. ''Diğer, ezik ve minik insanlarla konuşmaya gerek bile duymuyorum ama seninle konuşuyorum diye kendini bir şey sandın herhalde, sen benim ortağım değilsin, sadece uşağımsın. Bu kadar basit.''
''Hahahaha...'' Zend Era'nın söyledikleriyle katıla katıla gülmeye başlamışken, dışarıya doğru ilerleyerek Jongtham'ın koridorlarına çıktı. Kütüphaneyi en çok kullananlar öğrenciydi, bu yüzden Beyaz Taç'ın kütüphanesi Jongtham'ın en altındaydı.
Hızlıca ilerledi ve buradan çıkarak, Siyahlar'ın Beyaz Taç'taki bir listesine bakmaya karar verdi. Kafasında, tam yüzüncü kişinin yerine yerleşmek gibi bir plan vardı ve ileride bunu ustasıyla birlikte gerçekleştirebilirlerdi. Ayrıca Pounz'daki güçlü kişileri merak etmiyor da değildi. Beyaz Taç'ın ana, kahverengi binasına girip, salondaki masalardan birinin üzerinde olan kitapçık şeklindeki listeyi alıp, koltuklardan birine oturdu.
Kapağın ilk sayfasında, beyaz saçlarıyla dikkat çeken bir kadın vardı. Üstüne Pounz'un en güçlü kişisi olduğuna dair bir bilgi vardı, kadının yüzünden baskıcılık anlaşılıyordu. Gerçekten çok güçlü biri olduğunu anlamak için çok zeki biri olmaya gerek, kesinlikle yoktu. Onun sadece gözlerine bakarak bile, binlerce şey görmüş geçirmiş, bitmek tükenmek bilmeyen düşmanlarla savaşmış ve kazanmış olduğunu anlayabilirdiniz. ''Tarini Güneş demek, Beyaz Taç'ın kurucu ailesi Güneş Ailesi'nin şimdiki lideri. Bir savaşçı.'' Zend'in aklında onun ismini okuduğu anda, birkaç parça fikir belirdi. Küçükken Tarini isimli savaşçının, tek başına bir kaleyi tuttuğunu, dalgalarla boğuşan bir geminin içinde, baskına gelen binlerce kişiye karşı savaşıp mürettebatı ile birlikte onlarca gemiyi batırdığını hikayelerde duymuştu bu kadının, yüzünü ilk kez görüyordu ama bu kadının ismini bilmeyen, yeryüzünde belki de bir kişi bile yoktu.
Genç adam, biraz bekledikten sonra ikinci sayfayı çevirdi. Bu kitapta sadece Siyahlar'daki kişilerin ismi ve fotoğrafı vardı. Detaylı bir kitap değildi. ''Heh, bu adamı tanıyorum işte.'' diye mırıldandı ve Gri Engerek'in fotoğrafına bir bakış attı.
''Maızk Dranzl Liantem Simacengol'' Yazıyordu Gri Engerek'in resminin üzerinde. Zend bu ismi Gri Engerek'ten duyduğu günü hatırlayarak geçmişi yad etti birazcık. Zend'in hala dünyadan haberi yokkenki haliydi, Gri Engerek ile tanıştığı zamanki hali. Yua ile birlikte girdikleri bir kafeste savaşıp, Gri Engerek'in anlattığına göre asıl duygularına dönüş yaptığı ve savaştan galip ayrılmayı başardığı bir karşılaşmadan sonra, Gri Engerek'in onu alıp Yua ile birlikte götürmesiyle birlikte değişmeye başlayan, bu halini hatırladı.
Üçüncü sayfada da Tou'nun resmini gören Zend, yine bir nostalji yaparak geçmişe gitti ve birkaç dakika boyunca bu sayfayı izlemeye devam etti. Küçükken Tou'ya öyle hayrandı ki, bir keresinde onu gördüğünde bayılmıştı bile. Bu, genç yaşına rağmen Ejderha Seviye olan savaşçının hikayelerini de az duymamıştı...
Zend birkaç kişiye daha baktıktan sonra, hızlıca son sayfayı çevirerek yüzüncü savaşçıya baktı ama, tanıdık bir yüzü, bir arkadaşının yüzünü görmesiyle birlikte, ''Zend, ödülünü, geçen gün bir yerde birkaç savaşçıyı yendiğin için artırmışlar!' diyerek gelecek olan Saga'nın gelişine kadar içine gireceği derin bir şaşkınlığa adımını attı...
''Zend, ödülün artmış! Gördün mü?''
***
1515
Arkadaşlar bugünün bölümleri biraz kısaydı, bunun sebebi bugünün sınırları içerisinde lysnin açıklanacak olmasıydı ve onu bekleyerek stres yaptığım için doğru düzgün odaklanıp yazamadım, kusuruma bakmayın :)
Magnec