Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

311. Bölüm Kale Muhafızı

Çevirmen: Tomato / Editor: Tomato

 

 

Adamın devamlı olarak titremeye devam eden ellerinden düşmüştü kılıç, Zend’in aurasını hissetmesinin ardından zaten vücuduna tam olarak hakim olamaz hale gelmişti Vankon, bir de onun konuşmalarını duyduğu zaman, iyice kontrolünü kaybetmişti… Şu anda kaçmak istiyordu ancak kaçabilecek kadar hareket edemiyordu, onu dinlemeyi reddediyordu bacakları. En azından tehditte devamlılığı sağlaması için kılıcı elinde tutması gerekiyordu, ancak elleri de onu dinlemeyi bırakmıştı, kılıcı bile tutamıyordu onlarla. Gözleri seğiriyordu ve alnından akan ter damlaları kaşlarını geçmiş, göz kapaklarının üzerinde ağırlık yapmaya başlamıştı çoktan.

 

Öleceğini düşünüyordu…

 

Zend ile savaşmamıştı bile, ama şu an kesinlikle yenileceğinden emindi… Genç adam sadece ona bakarak, Vankon’un vücudunun kontrolünü kaybetmesini sağlamıştı, o, böyle birini nasıl yenebilirdi ki? Onunla savaşmaya ihtiyacı bile yoktu, aralarındaki güç farkını anlaması için… Zend’in gözleri onu yenmek için zaten yeterli olmuştu.

 

Üstüne bir de Zend’in yüzündeki maske ile birlikte, kafasındaki kapüşonun ortadan kaybolduğunu gördüğü zaman, Zend’in yüzü ile karşılaştığı zaman, o ifadeye bakarak bile yenileceğini tam anlamıyla kabulletmişti…

 

Üstelik tek çıkış yolu olarak gördüğü şeyi de kaybetmişti biraz önce, kılıcı elinden düşürmesiyle birlikte Zend’i buradan, tehdit yoluyla göndermeyi başaramayacaktı artık.

 

Durum vahimdi…

 

Zend ona neler yapacaktı kim bilir… Diğerleri de çoktan pes etmişti, bu yüzden Kale Muhafızları’nı kullanarak kurtulması imkansızdı bu olaydan. Ne yapabilirdi ki? Nasıl paçayı sıyırabilirdi Vankon, kafasını çalıştırmaya çalışıyordu.

 

‘’Özür…’’ dedi yavaşça, ancak daha cümlesini tamamlayamadan, bir anda Zend onun önünde belirmişti.

 

Bam!

 

Zend yumruklarından birini kullanarak Vankon’un göğsüne yolladığı yumruğuyla onu geriye doğru uçurmuştu, gücünün küçük bir kısmını kullanmıştı yine, onu tek vuruşta öldürmek istemiyordu.

 

O geriye doğru uçmaya başlamışken tekrardan Rüzgar Tanrısı’nın Nefesi’ni kullandı ve onun gidiş yönüne doğru ilerleyip, Vankon’un arkasına geçmeyi başardı ve adamın sırtına, bir yumruğu daha indirdi. Daha havadan inmeye fırsat bulamamışken ikinci bir saldırıyla karşılaşmıştı o. Doğru düzgün düşünmeye bile zaman ayıramıyordu, Zend onu bir o yana, bir bu yana fırlatmaya devam ederken kafası bomboş oluyordu, çünkü tam bir şeylere odaklanarak af dileyecek olsa vücudunun başka bir yerinde belirmiş bir acıyla birlikte, tekrardan düşünemez hale geliyordu.

 

‘’Oh, ne diyordun, Kale Muhafızları’nın buraya yolladığı güçlü, kudretli kişi olan Vankon? Seni tam duyamadım da!’’ dedi Zend, sırtına vurduğu yumruğun ardından o gitmeye devam ederken, tekrar Rüzgar Tanrısı’nın Nefesi’ni kullanarak onun önüne geçmiş ve göğsüyle bir yumruğunu daha buluşturmuş, daha sonra da öteki tarafa ilerlerken yere düşüp sürüklenmesini izlemişti. Adamın kendisine gelmesini beklerken de seslenmişti ona.

 

Zend’in, kısacık bir süreliğine de olsa onu rahat bıraktığını gören Vankon, yavaşça toparlanmaya çalışmış ve havada taklalar atmasının sonucu olarak yüzüstü düşmüş olduğunu fark ederek ellerinden yardım almıştı. Aynı zamanda konuşmaya çalışmıştı, vücudunda pek çok kırığın oluştuğunu fark etmişti çoktan, hissetmediği bir sürü yeri vardı o anda.

 

‘’Zend…’’ dedi sessizce. ‘’Lord Zend… Özürlerimi sunarım…’’ diyerek devam etti ve ona doğru dönmeye çalıştı. ‘’Benim gibi küçük bir insanın haddine olmamalı sizi öfkelendirmek…’’ dedi ve Zend’e doğru çevirdi gözlerini. ‘’Lütfen bu acınacak haldeki, sizin yanınızda bir daha hakkı olmayacak bu kişiyi bağışlayın… Yüce affınıza sığınıyorum…’’

 

Zend’in yüzü çoktan gülmeye başlamıştı bile onun söyledikleriyle, iradesi tamamen kırılmıştı ve tam olarak kabullenmişti yenilgiyi çoktan, gerçekten de rezil bir durumdaydı. İçinden tatminlikle kahkahalar atsa da belli etmemişti, aniden içinden yükselen bağırıp çağırarak kahkaha atma isteğini bastırırken konuşmaya devam etmeye karar verdi genç adam. ‘’Pardon, Vankon, seni duyamıyorum. Biraz daha sesli konuşur musun?’’ dedi soğukça.

 

Vankon içinden küfretse de, ne yazık ki dışından gösterebileceği şeyler, ancak saygı dolu ifadeler olabilirdi şu anda. Eğer Zend’e yanlış bir şey söylerse öldürülmeye kadar gidebileceğini biliyordu, onu öfkelendirmek istemezdi.

 

Ondan hoşlanmıyordu evet, doğruydu. Ancak eğer onun burada olduğunu, üstelik o kızla konuşurken kendisini duyabildiğini bilseydi kesinlikle ağzından o aşağılamaların çıkmasına engel olurdu, kendini asla riske atmazdı. Ama olan olmuştu bile, geri dönüşü yoktu artık… Bu yüzden tek yapabildiği af dilemek ve Zend’in kendisine merhamet etmesini beklemekti. Elbette buna ek olarak yaptığı bir şey daha vardı… En azından bu şey gerçekleşene kadar, dostları, Kale Muhafızları buraya gelene kadar Zend’in ona büyük bir zarar vermemesini sağlaması gerekiyordu!

 

‘’Ben… Sadece…’’ diyerek konuşmaya devam etti, dişlerini sıkıyordu Vankon. Yaşadığı tüm bu rezilliğe tahammül etmesi gerekiyordu. ‘’Affınıza sığınmak istemiştim, benim gibi birinin aslında sizin yanınızda konuşmaya hakkı olmadığı için öfkelenmenizi de gereksiz bulmuştum Lord Zend…’’

 

‘’Eh…’’ Zend elini kulağına götürdü yavaşça, yumuşak bir şekilde bir iki kere vurdu kafasının yan tarafına. ‘’Sanırım bugün kulaklarım kötü, bir daha tekrar edersin değil mi?’’ dedi usulca, gülmeye başlamışken.

 

‘’...’’ Vankon, Zend’in söylediklerini duymasıyla birlikte bir süre sessiz kalmıştı, başını eğmiş ve etraftaki, onu dinleyen insanlara bakarak yaşamaya devam etse dahi yaşayacağı rezaleti düşünmeye başlamıştı. Alnında birkaç damarı belirginleşmişti çoktan, yapacağı şeyin pek basit olduğu söylenemezdi, Zend onu herkesin arasında gururunu ayaklarının altına alması için zorluyordu, bunu kaç kişi kolay bir şekilde yapabilirdi ki? Bu, hemen herkesin zorlanacağı bir şeydi.

 

Elbette Zend için farklıydı bu.

 

Zend böyle bir durumda, tüm gururunu çiğnemesi gerekse dahi bunu rahatça yapabilirdi, o zaten bunu yaparak büyümüştü devamlı olarak, insanlardan bir şeyler isteyerek, onların kendisini hor görmemesi için içten içe dua ederek büyümüştü. Böyle bir şey onu sıkmazdı, gerekli olduğu bir zamanda normal bir şeymiş gibi af dilemesi mümkündü.

 

Tabii af dilediği kişinin kim olduğuna göre de değişebilirdi bu konu.

 

Vankon dişlerini bir süre boyunca sıkmaya devam ederek başını aşağı eğmesinin ardından, tekrar Zend’e doğru kaldırmıştı kafasını. ‘’Ben… Sizin, benim gibi…’’ demişti ki, yüzüne yediği bir yumruktan dolayı konuşmasını sürdürememişti…

 

Bam!

 

Zend, o konuşmaya başlamışken, Vankon’un yüzünün tam ortasına sol yumruğunu yapıştırmış ve onun tekrar havada taklalar atarak ilerlemesini sağlamıştı ileriye doğru…

 

‘Birkaç dişi kırıldı herhalde şimdi…’ diye geçirdi içinden genç adam, yumruğu gücünü Vankon’un yüzüne boşaltırken, kulağına birkaç çatırdama gelmişti onun. ‘Biraz önce de birkaç kemiğini kırmıştım zaten, hehehehe…’ diye güldü ve yuvarlanırken tamamen kendini salmış olan Vankon’a doğru baktı.

 

‘’Vankon, neden söyleyeceklerini söylemiyorsun? Tam ben seni can kulağıyla dinlemeye başlamışken, sen konuşmayı kestin…’’ dedi ve onun yanına ilerleyerek, hafifçe eğildi. Daha sonra yüzünü kendisine doğru çevirdi ve tekrardan sordu. Ağzının etrafından sızmaya başlayan kanlar kendini belli etmişti şimdi, biraz önce hayati organları zarar almadığı için böyle bir şey olmamıştı, ancak şimdi direkt olarak dişleri ve ağzı zarar görmüştü, üstelik muhtemelen burnu da kırılmıştı. Tamamıyla içeriye doğru göçmüştü şu anda çünkü. ‘’Hadi ama, seni dinliyorum.’’ diyerek devam etti genç adam.

 

Vankon Zend’in yumruklarından sonra kendine gelemiyormuş gibi görünüyordu kolay kolay, üstelik o son yumruk, kafasını hedef almış olan o yumruk, adamın vücudunun kontrolünü iyiden iyiye kaybetmesini sağlamıştı. Dilini oynatmasıyla birlikte ağzının içinde bir oraya, bir buraya giden diş parçalarını dışarıya doğru tükürdü, inanılmaz bir acıyı hissediyordu şu an. Tüm vücudu zonkluyordu, başı patlayacakmış gibiydi. Her yanından inanılmaz bir sancı yayılmaya başlamıştı.

 

‘’Eğer söyleyeceklerini söylememeyi tercih ediyorsan saygı gösteririm tabii.’’ dedi Zend, biraz geriye doğru çekilirken. ‘’Bu senin kararındır.’’ diyerek devam etti.

 

‘’Ben…’’ Vankon, acı içindeki bir büyülü yaratığı andıracak şekilde konuşmaya devam etti, sesinden hafifçe bir pelteklik anlaşılıyordu. ‘’Af…’’ diyerek, söylediklerine bir yenisini eklemeye çalışıyordu ki, maalesef bu çabası Zend tarafından engellenmişti yine…

 

Zend, ona yukarıdan gelecek şekilde bir kere daha yollamıştı yumruğunu, bu sefer direkt olarak onun çenesini kırmıştı, artık onu kapalı bile tutamıyordu Vankon, çenesi aşağıya doğru ilerlemiş, dili dışarı sarkmıştı.

 

‘’Çok yazık…’’ dedi Zend, etraftaki herkesin Vankon’un söylediklerini duyduğundan emin olmuştu zaten biraz önce, o yüzden sorun yoktu. Onun, sadece gururunu tekrar çiğneyip çiğneyemeyeceğini merak etmişti. ‘’Ben de söylediklerini gerçekten duymak istiyordum halbuki…’’ diyerek devam etti ve ayağa kalkıp arkasına döndü, Kale Muhafızları’ndan birinin yanına ilerledi aniden, Rüzgar Tanrısı’nın Nefesi’ni kullanarak. Adam, Zend önünde belirince bir anda korkmuş ve adımlarına hakim olamayarak, geriye doğru düşmüştü panikle. Zend’in sadece ona baktığını görünce bile içi titremişti bir anda yükselmiş olan bir ürpertiyle birlikte.

 

Zend, o daha tepki veremeden belindeki bir hançeri aldı ve geriye doğru döndü tekrardan, ‘’Bir süreliğine ödünç alıyorum, teşekkürler.’’ dedi ve Vankon’un yanına vardı.

 

‘’Evet, şey, yüzünde bir daha silinmeyecek birkaç iz bırakalım en iyisi…’’ diye mırıldanırken, şeytani bir gülümseme oturtmuştu yüzüne. ‘’Vazgeçtim, vazgeçtim… Tüm vücuduna iz bırakmak daha hatırlatıcı olacaktır…’’ dedi ve tekrardan eğildi, Vankon’un yanına doğru. ‘’Tabii sormayı unuttum, bir itirazın var mı? Seni dinliyorum. Seni eğitmek istiyorum ben, ama bunu yaparken senin itirazının olmasına rağmen devam edecek kadar da acımasız değilim.’’

 

Vankon, geriye doğru yaslanmıştı şimdi, Zend’in onu kaldırıp ilerletmesiyle birlikte. Konuşmaya çabalamıştı ancak başaramamıştı, çenesinin hakimiyeti artık onda değildi, tek kelime bile etmesi imkansızdı o anda, ellerini de hareket ettiremiyordu, çünkü Zend onları, Vankon’un vücudunun altında kalacak şekilde ilerletmişti. Zaten biraz önceki o aura dalgasıyla Vankon’un onların üzerinde olan kontrolünü son derece azaltmıştı, şimdi bir de baskı uyguluyordu. Yani Vankon’un, Zend’e herhangi bir mesajı vermesinin yolu yoktu şu anda. Ancak kafasını iki yana sallamayı başarabiliyordu, ama Zend’in de bunu önemsediği söylenemezdi…

 

‘’Kafanı sallayarak ne demek istiyorsun?’’ diye sordu Zend, meraklı bir ifade oturmuştu şu an yüzüne. ‘’Söylesene direkt işte, kulaklarım sende… Eğer söyleyemiyorsan da ellerini kullanarak anlatabilirsin, işaretlerinle anlamaya çalışırım isteğini. Eğitimi almak istemiyor musun yoksa?’’

 

‘’...’’ Vankon’un çaresiz bakışları aslında cevap olmuştu herkese o anda…

 

‘’Oh, bir itirazının olmaması beni gerçekten de sevindirdi.’’ dedi ve elindeki bıçağı, yavaş ve usul bir şekilde Vankon’un yanağına yaklaştırdı. ‘’Yoksa uğraşmak zorunda kalırdık bayağı.’’ derken, bıçağını çoktan onun çenesine kadar indirmişti bile…

 

Daha sonra ise artık içeride duyulan tek ses, insanların huzursuz olan nefes alış verişinin yanında Vankon’un, homurdanmaya benzeyen çığlıklarıydı…

 

***

 

‘’Bir de arkadaşlarına sinyal yolluyordun, öyle mi?’’ dedi Zend, Vankon’un yüzü çoktan kesiklerle kaplanmıştı o anda. İnce ama etkili olan bu kesikler Vankon’da kalıcı izler bırakacaktı. Fazla kan kaybetmesini sağlamıyordu Zend onun, sadece acı çekmesini sağlıyordu. Eğer fazla kesmeden, derinin içine çok inmeden bıçağınızı hareket ettirirsen derin izler bırakman mümkün oluyordu, üstelik bu karşıdakinin canını son derece acıtıyordu, insan en çok bu dış kısımları hissediyordu vücudunda. Hem de kişinin ölmemesini sağlayan bir stildi, böylece Zend Vankon’un hem ölmesini engelliyor, hem de canının fazlasıyla yanmasını sağlıyordu. Bunu yıllar önce o manyak adamdan öğrenmişti, o zamandan beri kullanması gereken bir an gelmemişti ancak şimdi, başvurabileceği en iyi yol olarak görünmüştü gözüne, böyle bir taktiği kullanmak.

 

Zend’in söylediklerini duyan insanlar, bir anda şoka uğramışçasına birbirlerine bakmaya başlamıştı, Vankon da bunlara dahildi, Zend nasıl olur da bundan haberdar olurdu? Biraz önce yere düştüğü zaman kıyafetinin iç cebinde olan bir büyülü taşı kullanarak haber yollamıştı, destek istemişti ve hemen geri gizlemişti onu. ‘Lanet olsun!’ diye geçirdi içinden hızlıca, bir yandan da omuzlarında oluşmaya başlayan sızılara katlanmaya çalışıyordu, ancak öyle yanıyordu ki vücudu, biraz daha buna maruz kalırsa kafayı yiyecekmiş gibiydi. ‘Kaçacak şimdi…’ diyerek devam etti. ‘Öcümü alamamış olacağım!’

 

‘’Buraya Kale Muhafızları mı geliyormuş?!’’ Etraftaki insanların da aklında bir soru belirmişti tabii aniden, Zend’in ne yapacağını herkes merak ediyordu.

 

‘’Öyleyse neden kaçmıyor? Eğer destek istediyse, buraya bir sürü Kale Muhafızı gelecektir!’’ diye fısıldadı birisi, yanındaki arkadaşına. Hanın alt katının içi fısıldaşmalarla dolmuştu bir süreliğine…

 

‘’Görünüşe göre gelmelerini engelleyecek bir şey yaptı o.’’

 

‘’Emin misin? Ben o yüzünü açtığından beri buradayım, ancak hiçbir şeyin yapıldığını görmedim… Bence başka bir şey var…’’

 

‘’Beyaz Taç’tan destek çağırmıştır belki, ne diyorsunuz?’’

 

‘’Oh, olabilir gerçekten de!’’

 

Hemen herkes, Zend’in en kısa sürede buradan uzaklaşacağından ya da onun da yardım çağıracağından emindi, ancak aslında olan, bambaşka bir şeydi...

 

‘’Eh, hızlı olsalar bari, tüm yüzün kesiklerimle doldu ancak daha uğrayan yok.’’ dedi Zend devamında, sabırsız gibi görünüyordu genç adam… ‘’Ne zamandır onları bekliyorum burada.’’

 

***

 

1804