Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

166. Bölüm Kat Kat Fazlasıyla!

Çevirmen: Tomato / Editor: Tomato

3. Kitap 1. Bölüm - Kat Kat Fazlasıyla!

''Hiç birlikte vakit geçirmemiş olsak bile, seni seviyorum Zend, oğlum.'' 

''...'' 

Bir süre boyunca ortalıktan çıt çıkmamıştı.

Zend'in gözleri de kızıl saçlı kadının elini tutan Qouen'inkiler gibi sulanmıştı, daha önce Fungyuo'da doğmasını sağlayan annesini tam olarak kendi annesi olarak görmemiş olsa da, şu anda onu tamamıyla kendi, öz annesi olarak görüyordu ve içinde ona karşı bir sevgi büyümüş, aynı zamanda karşısındaki manzaradan dolayı büyük bir üzüntüye de ev sahipliği yapmak zorunda kalmıştı. 

Kadının gözleri kapkaranlık gökyüzüne dikilince, Qouen ağlamayı kesmiş bebeği aldı ve hızlı bir şekilde ortadan kayboldu. Birkaç saniye içerisinde de Fungyuo'nun askerleri son nefesini vermiş kadının yanına varmış ve küçük bir yuvarlak oluşturmuştu. Onların içindeki gizli hüzün de belli olmuyor değildi, içlerinden birisi, kafasındaki mavi renkli miğferi çıkararak yerdeki kadının yanına doğru bir adım daha attı. 

''Kraliçenin krala ihanet ettiğine inanıyor musunuz?'' Miğferini elinde tutarken etraftaki askerlere sessizce seslenen iri yarı, kahverengi saçlara, köşeli bir yüze ve boğazının aşağısına kadar inen gür sakallara sahip olan bir savaşçı konuştu. ''Bunun gerçek olması olanaksız. Enu, bizler Kraliçe'nin sadakatini ve kişiliğini bizzat görmedik mi? O, herhangi bir şekilde Fungyuo'nun itibarını zedeleyecek ya da krallığa zarar verecek bir şey yapmazdı. Üstelik krala aşıktı da... Kral; aşık olduğu adam ise onu öldürerek ödüllendirdi... Burada... Burada bir sorun var! Kral muhtemelen küçük bir yanlış anlaşılma sonucunda ani davrandı ve Kraliçe'nin canına kıydı. Biraz daha erken haberim olsaydı kralı hayatım pahasına bile olsa durdururdum! Hata yaptığının farkında değildi çünkü!'' Adamın sesi hafifçe titremişti. Yüzüne sert bir ifade takınmıştı, sesini gür çıkarmaya çalışıyordu, ama belliydi ki Kraliçe'nin Kral tarafından öldürülmesi onu derinden etkilemişti, üzülmüştü o. Göz yaşlarına hakim olmaya çabaladığı, gözlerinin, içlerine birikmeye başlamış sulardan dolayı parlamasından anlaşılabiliyordu.

''Bence de Kral bir hata yapmış olmalı, ama hatası bir cana çoktan mal oldu bile.'' Yan taraftan, miğferinin altından, Kraliçe'ye doğru yaklaşmış askere seslenen biri çıktı. ''Kraliçe artık öldü.'' 

''Lanet olsun!'' Miğferini elinde tutan savaşçı sertçe bağırarak elindekini yere attı ve devamında mırıldandı. ''Kral, yaptığının bedelini er ya da geç ödeyecek!'' 

''Fanar, nasıl konuşuyorsun böyle?!'' Miğfer yuvarlanırken üzerine ayağıyla basarak onu durdurduktan sonra, Kraliçe'ye yakın olan adama, yani Fanar'a doğru gruptan bir savaşçı yaklaştı. ''Şu an söylediklerinin tamamını üzüntüne veriyorum ve bunları Fungyuo İmparatoru'na iletmiyorum. Eğer bunları duyarsa sizi kazığa oturturdu! Haddinizi bilerek konuşun ki hayatınıza devam edebilesiniz, hepimiz Kraliçe'yi seviyorduk ve bu tür bir şeyi yapacağını beklemiyorduk. Eğer Kral böyle hareket ettiyse bir bildiği vardır, o boş yere kendi karısını öldürmezdi, Kral'ın da Kraliçe'yi fazlasıyla sevdiğini hepimiz biliyoruz, o da ona aşıktı! Onun canına durduk yerde kıymazdı yani, bu sadece Kraliçe'nin hatası, çocuğu görmediniz mi?! Onun saçları siyah! Üstüne üstlük dünyadaki en iyi mental büyücü olan Tanrı'nın Şefkati Kraliçe'nin, o çocuğun annesi olduğunu teyit etti. Bundan şüphe yok! Sizlerse çocukla birlikte kaçan Tanrı'nın Şefkati'ni yakalamaya çalışmak yerine bunun kralın hatasını olduğunu, onun bu olayın bedelini ödeyeceğini söylüyorsunuz! Kendinize gelin! Bu şekilde çocuğu kaçırıp da Fungyuo'yu karşısına almaya cüret ettiğine göre, Tanrı'nın Şefkati'nin bu çocuğun babası olup olmama ihtimaline kafa yor!'' 

''Ağzından çıkanı kulağın duysun, Kraliçe'ye ne diyorsun sen?!'' Fanar karşısına çıkıp ona bağıran savaşçıya döndü ve onun ağzından çıkan son cümlenin üzerine, daha fazla dayanamayarak zaten gergin bir durumda olan zihninde, saldırmayı uygun buldu. 

''BAM!'' Fanar'ın yumruğu savaşçının yüzüne sertçe oturmuştu, öyle ki Fungyuo askeri, geriye doğru birkaç adım atmak zorunda kalarak az daha yere düşecek seviyeye gelmişti. 

''Burada haklı olanın kim olduğunu açıkça görebiliyorum Uvio! Bunu Tanrı'nın Şefkati de görmüş olacak ki Kraliçe'yi kaçırmaya çalışarak onu kurtarmayı denedi! Ben hala Fungyuo savaşçısıyım, Kral'a bağlıyım, evet. Ama birisi, ne olursa olsun; ne kadar zaman geçerse geçsin birisi Kral'a, bu yaptığının bedelini ödetecektir!''

***

''Ne diyeceğimi... Bilemiyorum...'' Zend Chibui'nin içerisinde, yanındaki, duygulu ve pişman bir şekilde eliyle gözlerini perdelemiş adama seslendi. ''Qouen, neden onu diriltmedin?''

''Orada onu iyileştirememe sebebimle aynı sebepten: Zamanım yoktu, gitmeliydim. Daha sonra geri dönseydim de ölümün üzerinden büyümü kullanamayacağım kadar zaman geçmiş olacaktı. Onu kurtarma imkanım olmamıştı... Üzgünüm.'' Qouen Zend'e cevap verdi. ''Onun ölmesinin sebebi ise, tamamen benim hırsımdı. Seni oradan götürmek için krala, çocuğun annesinin o olduğunu söyledim ve kral onu bu yüzden öldürdü, yani onu öldüren kişi bir nevi ben olarak görülebilirim. Sen, bunu sakın yapma Zend. Sakın ola ki, kendini hırsına kaptırma, nefret ve güç bürümesin gözünü. Her zaman tadını almaya bak hayattan, benim yaptığım bu hatayı yapma ve başka birinin hayatının solmasına göz yumma, Hollis'in de sana söylediği gibi insan hayatı bu dünya üzerindeki en değerli şeydir... Onun yok olmasına izin verme, görüşünün önüne savaşı kazanma arzusu geçmesin. Yoksa hayatın boyunca milyonlarca pişmanlığa maruz bırakılacaksın zaten.'' 

''Anlıyorum.'' Zend eğildiği yerden ayağa kalktı. ''Peki neden sokakta büyüttün beni?'' Gözlerini sildi ve şu anlık biraz önce gördüğü şeyleri aklından çıkarmaya çalışarak konuştu. ''En azından bir evimiz olsa olmaz mıydı?'' 

''Ah,'' Qouen de cebinden çıkardığı bir peçeteyle gözlerini temizledi. ''bunun birkaç sebebi var. İlki, senin yalnız başına kalabilmeyi başarmanı istiyordum. Kimseye ihtiyaç duymaman için, kimseye sahip olmadan büyümen gerekiyordu. İkincisi, sağlam bir iradeye sahip olmanı istiyordum. Her gün hor görülmene rağmen hayattan neşe alabilecek biri olmanı istiyordum yani, bunu da seni dilenmeye zorlayarak başarabileceğimi düşünmüştüm. Daha sonra, başını aşağı eğebileceğinden emin olmak istemiştim. Çok savaşçı gördüm Zend, çok büyücü gördüm, hepsi de muazzam güçlere sahip kişiliklerdi. Ama birçoğu boyun eğmeyi ve özür dilemeyi, yeri geldiği zaman kaybettiğini anlayıp geri çekilmekten bihaber olduğu, daha da önemlisi kendisinden güçlü biriyle karşılaştığı zaman geri adım atmayı bilmediği için toprak oldu. Bir görevin olabilir, zamanı gelir; dilencilik yapmak zorunda kalırsın yaşamak için. Sen, bunu yapabilecek biri olmalıydın benim için. Çünkü güçlü olmak, sadece rakibini yenebilmek, birini öldürebilmek falan değildir. Güçlü olmak, hayatta kalmak demektir, ne olursa olsun hayatta kalmak... Her şeyi yapıp, elinden gelen her şeyi yapıp hayata tutunmak demektir. Bazen utanç verici, bazen onur kırıcı şeyler yapman gerekebilir, dilencilik yapmak, sokakta kalmak zorunda kalabilirsin, giyecek elbisen olmayabilir. Ama bu durumlarda bile hayata tutunmaktan vazgeçmeyecek birini yaratmak istiyordum ben, gördüğüm en güçlü varlıktan bile daha güçlü olmanı istiyordum. Sana hiç doğru düzgün bir sevgi göstermemiş olmamın nedeni de buydu, sevgisiz büyürsen, ileride karşılaştığın sevgilerin kıymetini bilecektin, her biri için şükredecektin ve bu sevgilerin sahiplerinin değerini anlayacaktın! Dayanıklı olmalıydın, zeki olmalıydın! Bir Raddha olduğun için zaten güçlüydün, dünyayı geride bırakacak kadar güçlenecektin. Ama ben, seni yenilmez yapmak istiyordum, bu yüzden aşağılanmayı tatman da gerekiyordu. Çünkü sen, gelecekte efsanelere konu olacak, kendi hikayesini kendisi oluşturacak birisin olacaktın!''

''Tüm bunlardan sebep, seni sokakta yetiştirdim ve dilenmeye zorladım. Fungyuoları politikalarından dolayı muhatap olarak almamış, Ağaç ile ilişkilerinin olmasına izin vermemiş ve onlara her zaman yukarıdan bakmış olan ben, sadece senin gördüğüm en güçlü kişi olmanı istediğim için krallıktaki, Ağaç'taki, Astraclar'ın içerisindeki ve pek çok topluluktaki yerimi bıraktım, üstelik kahramanı ve örnek olarak aldığı kişi olduğumu bildiğim Tou'ya, hiç sevmediğim ve iyi ilişkiler içerisine girmediğim bir ailenin çocuğuna baktığımı söylemeyi göze aldım! Hepsi, senin gerçekten bu dünyada büyük bir yere gelmen ve yükselmen içindi!'' Uzun konuşmasının sonlanmasında, derin bir nefes aldı yaşlı adam. ''Yeterince geliştiğine karar verdiğimde de artık kendi başının çaresine bakman gerektiğini düşündüm, seni hayat yolunda yalnız bırakarak ölümsüzlük yolunda ilerlemeye devam ettim ve gördüğün üzere bir Seyirci oldum. İşte böyle...'' 

''Demek öyle...'' Zend derin bir iç çekti. Demek böyle olmuştu her şey, böyle doğmuştu ve bu yüzden ailesiz bir şekilde, sokakta büyümüştü. ''Teşekkür ederim Qouen, ben son birkaç yıldır sana büyük bir kin beslemiştim ve seni hayattaki en büyük düşmanım olarak görüyordum. Ama aslında, sen hayatımdaki bana en çok değer veren kişiymişsin... Ama, birkaç şey gördüm, rüya gibiydi. İlk olarak birkaç sene evvel uyumazken görmüştüm, sen, bir kılıçla merhamet dileyen bir aileyi, çocuklar da dahil olmak üzere öldürüyordun, üstüne defalarca kere tekrar tekrar rüyalarımda da buna şahit oldum. Karanlık bir geçmişin mi vardı?'' Aklındaki ciddi bir soruyu Qouen'e yöneltti genç adam, sonuçta yıllarca Qouen'in bu tarz biri olduğunu düşünmüş, bu yüzden kendisini kaçıran kişinin aslında o olduğunu kabul etmekte hiç zorlanmamıştı. Zaten bu görüntüleri bir de çocukken onu döverek dilendiren Qouen figürü ile birleştirdiği zaman onun iyi biri olmadığını anlamakta pek güçlük çekmemişti. Eğer o böyle biri değilse, bu görüntülerin bir açıklaması olmalıydı sonuçta. Zend hala çok üzgün bir durumda olsa da, şu anda Qouen'den olabildiğince fazla bilgi alması gerekiyordu. Sonuçta o bir Seyirci olduysa, Ranon'dan daha önce öğrendiği bilgilere göre onunla bir daha karşılaşamayabilirlerdi bile. 

''Çocuklar da dahil olmak üzere merhamet dileyen bir aileyi öldürüyor muydum?'' Qouen yavaşça gülümsedi. ''Saçlarım da siyah mıydı?'' 

''Evet, öyleydi.'' 

''Zend, sen onları görebildiğine göre... Genç adam, Saf Görü diye bir şey duydun mu? Krallığa geri döndüğün zaman bunu araştır.'' Qouen Zend'in gözlerinin içine baktı. ''Her neyse, biliyorsun ki senden önce Gfandor'un karanlık ruhuna sahip olan bendim v eğer onun enerjisinden alarak kullandığım Karanlık Stili büyülerin ardından o enerjisiyle kendini dışarı atıp, onu tekrar içeri sokmamı engelliyordu, bu da geçici olarak vücudumun kontrolünün ele geçirilmesiyle sonuçlanıyordu. Zaten benim saçım doğuştan beri gri. Onu siyaha çeviren Gfandor'un karanlık bilinciydi. Ne yazık ki kontrolü ele aldığı zaman böyle acımasızca şeyler yapabiliyordu...'' 

''Gfandor mu? O kim ki?'' Zend ilk başta Qouen'i anlamakta güçlük çekmişti, çünkü Gfandor diye birinin varlığından haberi olmamıştı daha önce. Daha sonra ise Karanlık Stili büyü denince aklında bir şeyler çağrışmıştı.

''Var ya, içine mühürlediğim İmparator Seviye Karanlık Stili enerjisi. Onun adı Gfandor işte, bilmiyor muydun?'' Qouen hafifçe gülümsedi. Baktığında, karşısında hala o küçük çocuğu görüyormuş gibiydi. O şu an büyümüş olsa da, Qouen için hep, sürekli ağlayan, küçücük bir şeyde mutlu olan, birazcık para kazandığında çok mutlu olan, kendine kalan en ufak parasıyla bile para kazanamayacağını bilmesine rağmen gidip horozların dövüşünü izlemeyi çok seven, gününün büyük bir kısmını savaşçı ya da büyücü olma hayalleri içinde daldığı uykuda geçiren, geçmişteki savaşçıların hikayesini duydukça heyecanlanan, çabucak mutlu olan, şirin bir çocuktu. Bu hiçbir zaman değişmeyecekti işte, Zend güçlü, büyük bir savaşçı olsa bile aynı kalacak olan şey bu olacaktı. Qouen'in en çok tatmin olup sevindiği şey de buydu zaten: Bir Raddha'nın manevi babası olmak...

''Ha, ben ona Üstün diyorum.'' Zend de kendisine gülümseyen Qouen'e mahcuplukla güldü. ''Demek o rüyalarda hissetiğim tanıdık enerjinin sebebi de karşımdaki auranın aslında Üstün'e ait olmasıymış...'' Zend kafasındaki hemen her soruya cevap bulduğu için, üstelik böyle gerçekleri öğrendiği için huzurlu hissetmemiş de değildi. 

''Bu arada, sen Gfandor'u bastırmayı başarmış gibi görünüyorsun, sana zorluk çıkardı mı?'' 

''Aslında onunla başa baş kalmadım hiç, biraz yardım aldım diyebiliriz.'' Zend Ranon'u düşündü. Zend buraya girerkenki konuşmama sebebi de bu olmalıydı, Qouen ile buluşmasını bölmek istememiş olmalıydı genç adamın. Onu düşündüğünde fark etmişti ki, gerçekten de hemen her şeyde Ranon'un yardımı olmuştu Zend'e, bir sürü şeyi öğrenmişti ondan.  ''Her konuda ondan aldığım gibi... Bu arada, eğer babamın amacı beni öldürmekse neden onunla tekrar buluştuğumda bana değer veriyormuş gibi hareket edip bana asker bile vermek istedi? Ya da beni neden hemen oracıkta öldürmedi? Henüz on yaşındaydım, karşılık veremezdim.'' 

''Tou, seni gözetmeden oradan gidecek kadar aptal değildi Zend. Kral sence senin yanına asker vermeyi, Tou gittiği anda seni öldürmelerinden başka bir amaç için istemiş olabilir mi? Eğer seni öldürmekten vazgeçtiyse de bunun tek sebebi, Fungyuo'nun Beyaz Taç ile git gide kötüleşen ilişkilerine ilaç gibi gelebilecek biri olabilecek olmandır. Sen iki taraftan da olduğun için bir nevi köprü olma imkanın vardı, eminim Fungyuo İmparator'u senin saçını ve gözlerini gizleyebileceğini düşünmüştür. Bunu yapmazsa da direkt olarak seni öldürecektir zaten, ama bana daha yakın gelen seçenek seni kullanarak Beyaz Taç ile konuşmaya girmek istemesi.'' 

''Öyleyse sevindim.'' Qouen derince iç çekti. Bu konuşmayı uzun süredir bekliyormuşçasına bir görünüşü vardı. ''Benim zamanım dolmak üzere, gitmeden önce sana seçimini sormak istiyorum. Zend ne yapacaksın?'' 

''Ne mi yapacağım?'' Zend yavaşça mırıldandı. Aklında pek çok şeyi kurmaya başlamıştı bile. ''Basit: İntikam alacağım. Hem de kat kat fazlasıyla!'' 

***

1890