eline sağlık
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
164. Bölüm Yaşlı Dilenci
Zend Chibui Dağı'ndaki daha önce görmediği çatlaktan içeri girdiği zaman, nereden geldiğini bilmediği loş bir ışığın ortamı aydınlatması pek uzun sürmedi. Hafifçe ürperdi ve tüylerinin dik dik olduğunu hissetti, daha sonra da kafasını etrafta çevirerek, karşısındaki, hafifçe belirsiz olan silüete gözlerini yöneltti.
Daha sonrasında ise, gözlerinin önündeki anlamlandıramadığı manzaradan dolayı şok olmuştu! Şu an önünde dikilen kişi, belki de dünyadaki, görmeyi en son beklediği kişiydi. Gözlerindeki alaycı bakış hala yerli yerindeydi, onun sol gözündeki yara izini hiç unutmamıştı Zend. Hala en son gördüğü zamanki gibi, kıvrımlarını dahi hatırlamaktaydı. Saçları, tıpkı Zend'in hatırladığı gibi gri ile beyaz arası bir renkteydi, hafifçe gülümserken belli ettiği dişleri ise hala bembeyazdı. Üzerinde üst taraftan beyazla başlayarak aşağıya doğru ilerledikçe birçok rengi daha görmenizi sağlayan, muhtemelen on ya da on beş rengi üzerinde taşıyan, etrafına canlılık saçan bir cübbe vardı. Yaşından dolayı kırışmış yüzündeki ifadeyi görmek ise, Zend'i her an daha da öfkelendirmeye başlamıştı.
''Sen!'' diye bağırdı karşısındaki adama, dişleri, Chibui Dağı'nın içindeki sessizliği parçalayarak gıcırdamaktaydı. Aklında babasının sözleri, karşısında bu adam vardı. Onun ölmemiş olduğu ihtimali hep aklındaydı zaten, sonuçta Fun'dan onun kim olduğunu dinlemişti ve adamın, ölümsüzlüğe fazlasıyla yaklaşmış biri olduğunu tahmin etmişti. Tabii onun ölmemesi işine gelirdi, sonuçta alacak bir intikamı vardı! Zend bir Raddha olduğunu kabul etse de, Fungyuo Ailesi'nde dünyaya geldiğinin de bir gerçek olduğunu Ranon'dan öğrenmişti.
''Yaşlı Dilenci!'' Ağzını sertçe tekrar açtı. ''Yani Qouen!'' Ranon'a seslenip bedelini düşünmeden bir dakikalığına Ağır Kılıç'ı kullanmayı istemek için son derece hazırdı genç. Adam ona hala bilmişçe bakıyordu, cevap vermemişti. Yüzündeki Zend ile alay ediyormuşçasına takındığı ifade ise Zend'i çileden çıkarmak için yetiyordu. Zend onu kendi başına yenemeyecek olsa bile Ranon ve Üstün yanındaydı. Anında Ağır Kılıç'ı kullanmak için seslendiği zaman, Ranon'a onu yenip yenemeyeceğini de soracaktı zaten. Eğer tek başına yenemeyecekse, ilk darbeyi Üstün ya da Ranon yapacaktı ve gerisini de Zend getirecekti, birkaç saniye içinde aklındaki plan ince ayrıntılara kadar işlenmişti bile. Bir eksiklik olmadan, ona duyduğu öfkeyi boşaltabilmesi gerekiyordu.
Zend ona doğru yumruğunu kaldırmış bile olsa, adamın gözlerindeki bakış hiç değişmemişti. Hala alaycıydı... Zend'i iyice sinirlendirmek gibi bir amacı vardı ya da Zend'in ona zarar verebilme ihtimalinin var olduğunu bile düşünmüyordu. Ama kesinlikle yanlış düşünüyordu! Artık içinde büyük bir güç vardı ve henüz tamamlanmamış olsa da, tamamlanmasına çok az kalmıştı. İçindeki iki kudretli güç ise olası bir savaşta onun zaferini garantiliyordu. Bu yüzden herhangi bir korkusu yoktu Zend'in, o, Ağaç'ın kurucusu da olsa şu anda yalnızdı, yalnız olmasa da, Zend de yalnız değildi! Üstelik, Zend onun tanıyor olduğu küçük, aciz çocuk değildi artık. Büyümüştü, yıllarını ayırdığı Ağır Kılıç'ını henüz kullanamıyor olsa da, o normal bir savaşçıdan katbekat güçlüydü! O sıradan biri değildi, o, Hırsız Çağı'nın liderini ve beş yüz küsür üyesini kendi başına ve çıplak elleriyle öldürmemiş miydi? Bunun da yanında, dışarıda onu izlemeye devam ediyor, hatta muhtemelen Zend'in enerjisini dinleyerek bir sorun olup olmadığını kontrol ediyor olan Eralkavender vardı. Ranon ve Üstün müdahale edemese bile o vardı! Zend'in sürekli bu şekilde olanaklarını değerlendirmesinin nedeni, Qouen'in İlah Seviye'de olduğunu bilmesiydi. Ona karşı bir hata yapması, geri dönülemeyecek sonuçlar doğururdu.
''Bana bir açıklama yapacaksın, sana öyle saldıracağım!'' Zend içindeki öfkeyi gözleriyle Qouen'e iletiyordu. Bu adam, Zend'in bir aileden; anneden, babadan, kardeşlerden ve birçok akrabadan mahrum kalmasının sebebiydi. Onu kaçırmıştı çünkü! Zend'in yıllarca böylesine sefil bir hayat sürmesinin tek sebebi, karşısındaki kişiydi. Bu yüzden doğal olarak içinde büyük bir öfke ve nefret vardı. Bu adam yüzünden sokaklarda yatmış, yalnız kalmıştı. Üstelik Yaşlı Dilenci, onun tek tanıdığıydı, yedi yaşına gelene kadar. Onu sokaklara sokmakla kalmamış, bir de yalnız bırakmıştı! Üstüne üstlük ona bazen de olsa yemek, ilacımsı şeyler vermiş, onun yanındaymış gibi davranmıştı! Zend'in bunları affetmesi mümkün değildi. Bunları bir kenara koysa ve Qouen'in sadece kendisiyle bir garezi olduğunu düşünse bile, üst üste gördüğü, bir enerji kalıntısıyla hissettiğini düşündüğü, rüyasına defalarca kez girmiş o görüntüler, Qouen'in fazlasıyla kötü ve ölümü hak eden biri olduğunu kanıtlamak için yeter de artardı. O, merhamet dileyen, silahsız ve savunmasız insanları acımadan öldürmüştü daha önce! Büyük ihtimalle bunun sebebi de sadece onların öz suyunu almak istemesiydi. Bütün bunlar, Qouen'in aşağılık biri olduğunu kanıtlamak için yeterliydi.
''Açıklama mı?'' Qouen'in ağzından birkaç parça kelime döküldü. Sesi, tıpkı Zend'in hatırladığı gibiydi. Hiç değişmemişti. Aslına bakarsanız yüzü de aynıydı, sadece birazcık hayal kırıklığına uğramış gibi bir ifade, gülümsemesinin arkasında kendini belli ediyordu. ''Sana bir açıklama yapabilirdim. Ama sen bunun için kendini fazlasıyla kapatmışsın, kendine bir bak, öfkeden gözün dönmüş.'' Yaşlı adamın gözlerindeki alaycılık, hafifçe üzüntü ile paylaşılmış bir şekle bürünmüştü. ''Bunun yerine sana göstermeliyim. Bu bana oldukça fazla zamana mal olacak, ama neyse, zaten baban sandığının kişinin sana belirli şeyleri söylemesi durumunda, böyle olacağını daha seni kaçırdığım gün tahmin etmiştim.'' Adam kendinden fazlasıyla emin gibiydi, sesi de oldukça toktu. Söylediği birkaç kelime Zend'in kafasını karıştırmak için yeterli olmuştu.
Zend, dikkatini Qouen'den ayırmadan Ranon'a seslenmişti. ''Ranon!''
Ranon'dan cevap gelmeyince kendini tekrarladı. ''Ranon!''
Birkaç saniye beklemesine rağmen hala Ranon onu yanıtlamamıştı.
''Ranon ve seslenişimi umursamayışları...'' Zend kendi kendine mırıldandı ve tüm dikkatini tekrar karşısındaki adama odakladı.
''Beni kaçırdığını kendin itiraf ediyorsan, daha ne söylemeye çalışıyorsun!'' diye çıkıştı Qouen'e.
Qouen ise derin bir nefes verdi ve gözlerini kapatıp, elini alnına götürdü. Daha sonra ise, Zend2in duyamayacağı şekilde birkaç kelime mırıldandı. Zend bunların büyü dilinde olduğunu tahmin etmişti çünkü çok az bir sesle bir uğultu gibi kulağına ulaşan birkaç kelime dünyada konuşulanlardan, en azından Zend'in bildiklerinden değildi. Zend büyü dilini Ranon'dan uzun süredir öğreniyordu. Eğer net bir şekilde duymuş olsaydı, kelimelerin anlamını bilebilirdi.
Kısa bir süre sonra, Chibui Dağı'nın içerisinde değillerdi artık. Etrafları yine karanlıktı, ama bu kapalı bir alanın karanlığı değildi; bu, gökyüzündeki yıldızlardan başka aydınlatıcısı olmayan, gecenin saf karanlığıydı. Ay ve yıldızlar tarafından aydınlatılmasına rağmen tüm karanlıklardan daha koyu, yutucu bir karanlık...
''Tanrı'nın Şefkati daha gelmedi mi?!'' Zend ve Qouen, üstünde işlemelere sahip, kırmızı, dik yüzü yukarı bakacak şekilde üçgenlerin üstüne konulmuş olduğu bir duvarın arkasında durmaktaydı. Bu sırada duvarın arka tarafından sesli bir bağırış geldi.
''Geliyorlar efendim, dış kapıdan girdiler, birazdan burada olurlar.'' Bir kadın, bağırmış olan kişiyi cevaplamıştı.
Birkaç saniye içerisinde Zendlerin bulunduğu kısmın hemen yanındaki, görkemli kapı sert ve sesli bir şekilde açıldı. Ardındansa içeriye yanında iki adet, bir kollarında ''FUNGYUO'' yazan muhafızlar olan beyaz cübbeli biri girdi.
''Hm, neye bakacaktım?'' Cübbeli kişi normal bir şekilde sordu, sesinde ne bir acele vardı, ne de bir heyecan.
Qouen Zend'in önünden ilerledi ve biraz önce üç kişinin girmiş olduğu kapıdan içeri girdi. Zend de biraz bekledikten sonra başka yapabileceği pek bir şey olmadığını fark edince, Qouen'i takip ederek içeri girdi. Neler olduğunu tam olarak bilmiyordu zaten, bir tahmini vardı ama bunu dile getirmemeyi tercih etmişti. İçindeki öfke hala dinmemişti, ama onu bir süreliğine susturmuştu, Qouen'den öcünü almak istese de, o, onu buraya boşa getirmiş olamazdı. Zend'in o manyak adamla geçirdiği sürede en iyi öğrendiği şeylerden biri de duygularını bastırabilmekti sonuçta, öfkesi fazlasıyla yüksek seviyede olsa da onu dizginleyebiliyordu.
''Çocuğa bakacaksın.'' Az ileride, beşik biri bir yerin üzerine sırtüstü yatırılmış siyah saçlı bir çocuğun yanında, sinirli ve stresli bir şekilde ayakta dikilen; kızıl saçları boynuna kadar inen, uzun boylu ve kalıplı bir adam vardı. Üzerinde pahalı olduğu belli olan, oldukça fazla işlemeye sahip bir kıyafet vardı. Gözleri kan çanağına dönmüştü ve alnında ter damlaları vardı. Can sıkıcı bir zamandan çıktığı belliydi, hatta belki de daha çıkmamıştı.
''Neyine bakacağım?'' Beyaz cübbeli adam sırtüstü yatmaya devam ederken hafifçe ağlayan bebeğin yanına yaklaştı. ''Gayet sağlıklı görünüyor.''
''Sağlıklı olması imkansız!'' Kızıl saçlı adam, sert bir şekilde kükredi. ''Onun saçlarını görmüyor musun?!''
''Görüyorum, oldukça güzel saçları var, simsiyah... Ah, baksanıza, gözleri de öyle.'' Beyaz cübbeli adam bebeğin kafasını hafifçe okşadı ve onun yüzünü inceledi. Bu sırada Zend ve Qouen etrafta olsa da, hiç kimse onlara dikkat etmiyordu. Sanki umursanmıyorlarmış gibiydi, herkes, onlar burada değilmiş gibi davranıyordu. Sanki, yaşanmış bir şeyin tekrarını izliyorlardı...
Qouen, gözlerini Zend'e doğru çevirdi. ''Tabii burada bilmemezlikten geliyordum. Zaten sorunu fark etmiştim, kızıl saçlarıyla meşhur olan Funguyoların kralının çocuğu, siyah saçlı mı olacaktı? Aslında,'' Qouen eliyle Fungyuo İmparatoru'nu gösterdi, ''bu adam daha fark etmemişken seninle arasında bir kan bağı olup olmadığına bakmaya başlamıştım bile. Birkaç saniye içindeyse, cevabımı bulmuştum.'' Zend, önünde sakince konuşan Qouen'den dikkatini ayırmıyordu. ''Bir de, burası, seni ilk gördüğüm yer. Henüz küçücük bir bebektin, kendine baksana.'' Yavaşça güldü yaşlı adam. Daha sonra Zend'in ona bir cevap ya da tepki vermediğini görünce ona doğru kafasını çevirerek Zend'in, kendi yüzünü görmesiyle hafifçe irkilmesine neden oldu. ''Merak etme, kimse seni fark etmeyecek. Şu anda onlar tarafından fark edilemeyecek bir boyuttasın.'' Qouen'in sesi, her zamanki gibiydi. Ama bu sefer, sanki bilgelikle doluydu onun sesi. Birçok şeyi görmüş, geçirmiş gibiydi. Zend onun son konuşmasıyla hissettiği, sanki bu sesin sahibinden öğreneceği binlerce şey varmış hissini, sadece Ranon konuşurken hissetmişti daha önce. Ama şimdi, Qouen de verebilmişti ona bu hissiyatı. Belki de bu, Zend'in burada neler olduğunu anlamak için biraz olsun dindirdiği öfkesinden kaynaklanıyordu. Öfkesinin azalıp da gözünün önünden çekilmesi, Qouen'in sözlerinin arkasındaki bilgeliği görmesine olanak tanımış olabilir miydi?
Kızıl saçlı adam daha da hiddetlenmiş bir şekilde konuşmasını, daha doğrusu bağırmasını sürdürdü: ''Anlamamış gibi yapma! Onun saçlarının siyah olması nasıl açıklanabilir? Bu onun vücuduyla ilgili bir sorun mu, yoksa--''
''Yoksa, karınız sizi aldattı mı?'' Qouen, yani Zend'i buraya getirmemiş olan Qouen, krala bakarak konuştu. O zamanda da fazlasıyla yaşlı bir görünüşe sahip olan adam Fungyuo Kralı'na bakarak gülümsemesini sürdürdü. Daha sonra yüzünü hafifçe asarak, ''Korkarım, aranızda bir kan bağı bulunmuyor.'' dedi ve sırtüstü yatan çocuğun üzerine uzattığı elini geri çekti.
O böyle söyleyince Fungyuo İmparatoru gözlerini ardına kadar açarak ona baktı ve dengesini yavaşça kaybetti, yanındaki muhafızın omzuna tutunarak düşmemeyi başardı. Gözlerinin içindeki öfke, hüzün ve hayal kırıklığını, ilk olarak Zend fark etmişti belki de. İnsan, sadece şu an zihinsel olarak yıkılmış bu adama bakarak bile üzülebilirdi...
''N-Nasıl yani, o-o, karım,'' Adam kendi kendine konuşuyormuş gibiydi. ''bana ihanet etmiş olamaz!'' Adam etrafa öfke kıvılcımları saçarken yanındaki muhafıza döndü, ''Git ve kraliçeyi getir. Onu, bana ihanet ettiği için öldüreceğim!'' diyerek bağırışına devam etti.
''Baban sandığın kişi ile, aranda herhangi bir kan bağı yoktu.'' Qouen Zend'e doğru bakarak mırıldandı. ''Ama babanın bilmediği şey, Fungyuo Kraliçesi de seninle bir kan bağına sahip değildi. Yani anlayacağın şekilde söylemek gerekirse, ikisi de senin ebeveynin değildi. Ne yazık ki nasıl doğduğunu ben de bilmiyorum, belki kadim bir büyüdür, belki Tanrıların oyunu, belki kaderin bir cilvesi, belki de sadece şans. Bunun cevabını bulması gereken kişi sensin.''
Aynı zamanda Fungyuo Kralı, çocuğun yanına yaklaşmıştı. ''Öyleyse bunun babasının kim olduğunu söyle bana!'' Qouen'e doğru emrivaki bir şekilde, öfkesini kusarcasına konuştu. Qouen ona bu çocuğun babası olmadığı gerçeğini söylediği için, onu da suçlu buluyormuş gibiydi. ''Ben onu öldürmeden önce! Böyle bir çocuk, kimse tarafından bilinmeyecek!''
''Bilemiyorum, onun kanında ağırlıklı olarak kraliçenin kanı var. Ki damarlarında da baskın olan taraf kraliçeninki. Babasının kim olduğunu öğrenmemi istiyorsan en azından bir hafta beklemen gerekiyor.'' Qouen, sakinliğinden taviz vermemişti, bir beyefendi gibi karşısındaki ile muhatap oluyordu.
''Bir hafta mı?!'' Adam ise, Qouen'in tam zıttı olarak öfkesinden hiç taviz vermemişti. Biraz önce yaşadığı hayal kırıklığını ve üzüntüyü tamamen öfkeye dönüştürmüş gibiydi, gözlerinin içinde görülebilen sadece intikam isteğiydi. O şu an sağduyudan yoksundu, herhangi bir mantıklı düşünceye sahip değildi. Öfkeyle kalkmıştı, zararla oturacaktı. Tabii bunu ona anlatamazdınız. ''Benim o kadar vaktim yok. Sen nasıl bir İlah Seviye'sin?! Bir de Tanrı'nın Şefkati diye anılıyorsun, ama hızlıca önündeki çocuğun babasını bulacak bir büyüye sahip değil misin?! Rezalet! Onun kanından yeterince al ve bana babasının kim olduğunu söyle!'' Adam Qouen'e hakaret etmesine rağmen, karşısındakinin, istifini bozmasını sağlayamamıştı. Qouen hala oldukça mutlu bir ifadeye sahipti.
''Birkaç saniye önce senin kim olduğunu ben de merak etmiş, kralın fark edemeyeceği şekilde sana bir büyü demeti yollamıştım. Bu, senin ne tür bir çocuk olduğunu ve hangi aileden geldiğini anlamama yardımcı olacaktı. Tam enerjimi babanın, sana enerji yolladığımı fark edemeyeceği şekilde gizlemiş ve yollamışken, enerjim senin ki damarlarına çarpar çarpmaz geri sekti. İçeri girmeyi başaramadım, enerji katmanın fazlasıyla katı ve yoğundu.'' Qouen, derin bir nefes aldı ve Zend'i aydınlatmaya devam etti. ''Hem de yüzyıllar boyu yaşamış olmama rağmen, hiç görmediğim bir yoğunluktu bu. Henüz zayıf bir enerji yollamıştım, dolayısıyla daha büyük bir enerji yollarsam Ki damarlarını koruyan katmanı geçebileceğimi düşünmem gerekirdi. Ama bunu düşünmemiştim bile, çünkü geri dönen enerjimde hissettiğim, şimdiye kadar hiç tanımadığım, karşılaşmadığım enerji bana bu katmanı asla kıramayacağımı söylemiş gibiydi. Bu senin enerjin olmalıydı, henüz çok kısa bir süre önce doğmuş olmana rağmen Ki damarlarının etrafındaki katmanı, yüzyıllarca uğraşıp emek vermişçesine sertleştirmiş, üstelik benim enerjime yanıt vererek, bana başaramayacağımı söylemiştin. Bu o an beni hayran bırakmıştı doğrusu, az daha yüzümdeki şaşkınlığı gizleyemeyecek seviyeye gelecektim.''
''Üstelik, ailenin hangi aile olduğunu da anlayamamıştım. Bu haliyle beni meraklandırmıştı, hangi ailenin yeni doğmuş çocuğunun enerjisi benimkiyle mücadele edebilecek kadar güçlü olurdu ki? Senin enerjine yaklaşamamamın başka bir nedeni olamayacak gibiydi, dünya üzerindeki hemen her güçlü ailenin yanına gitmiş ve enerjilerine tanıklık etmiştim. Ama seninki bu dünyadan değildi sanki, anlayamadığım bir enerjiyle karşılaşmak beni oldukça şaşırtmıştı. Hafızamı zorladım, durmadan. Yanımda bağırıp çağıran kralın ne dediğine zerre kadar dikkat etmiyordum, umrumda değildi o açıkçası. Ama tatmin olsun diye, kolunun üst tarafına küçük bir kesik attım ve akan birkaç damla kanı, yüzüğümden çıkardığım cam bir tüpe koydum. Kral hiçbir tepki vermediğimi gördüğü ve o an bana herhangi bir şekilde zarar veremeyeceğini, zorla bir şey yaptıramayacağını bildiği için, beni görmezlikten gelmeye başlamaya başlamıştı. Ben düşünmeye devam ederkense, senin koluna attığım kesik, bir anda kapandı. Bunu görür görmez, aklıma bir aile geldi... Bin yıllar önce yeryüzünden silinmiş, en ince ayrıntılara sahip tarih kitaplarında bile zar zor görülen, Tanrılarla savaştıkları için, yok oldukları zaman yeryüzündeki bilgileri silinmeye çalışılmış bir aile... 'Acaba,' dedim. 'bu çocuk, Raddhaların soyundan bir çocuk olabilir mi?'
***
2182
Magnec