Elinize sağlık
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
158. Bölüm Katliam Sonrası
Hırsız Çağı'nın kampından geri dönüş yolunda.
''Zend, daha çok genç olmana rağmen o insanları öldürürken tereddüt bile etmedin.'' Eralkavender yavaşça konuştu. ''Sen her ne kadar bir savaşçı olsan da, en azından bir can alırken yavaşlaman gerekir, bu da olmazsa, böylesine bir katliam yaptıktan sonra kötü hissetmelisin. Ama sen gülümsüyorsun ve enerjin, tamamıyla mutluymuşsun gibi dalgalanıyor. Ben çok savaşçı gördüm, insan öldürmeyi bu kadar değersiz gören birini gördüğümde, o mutlaka elli yaşının üstünde olurdu. Hey, sen gerçekten neler yaşadın?''
''Hmm, ben insan öldürmeyi değersiz olarak görmüyorum, görmeyeceğim de. Çünkü insan hayatı, bu dünyadaki en önemli şeydir. Ancak bu öz suyu avcılarınınkiler; malları için insanları öldürmeyi rahatça göze alan insanların hayatları, hiç değerli değil. Hatta fazlasıyla değersiz olarak bile görülebilir, onlar benim için birer insan değil de et parçaları gibi. Bu yüzden onları öldürürken rahatsızlık duymadım. Onları öldürüp dünya üzerindeki pislik sayısını azalttığım için mutlu bile oluyorum.'' Zend sağ eliyle tuttuğu, omzundan uzanan, Hırsız Çağı'ndan aldıkları ganimetleri içeren büyük at arabasına bağlı ipi sıkıca kavramaya devam ederek onu sürüklemeye devam etti ve gözünün kenarıyla arkasına baktı. Hırsız Çağı'nın topladığı öz sularından işlerine yarayacak olanları almışlardı, zaten onların depoladığı öz suları, doğal olarak onuncu seviyenin üstünde değildi. Kılıç, bıçak ve kalkanlarla birlikte, öz sularının ve altınların yarısını da orada esir tutulan, hatta köleleştirilmiş insanlara verip onları gönderdiler. Sınıra doğru gitmelerinde fayda vardı, Chibui'nin kapısının açılmasına henüz bir yıldan fazla süre olsa da, kapıya yakın yerlerde kalırlarsa daha çok güvende olurlardı. Muhafızlar kapıyı açmasa da, sınırdaki insanların güvenliğini, küçük miktarda bir para karşılığında sağlayabiliyorlardı. ''Era, sence o insanlar sınıra gidene kadar güvende olurlar mı? Biliyorsun, şu an Chibui'nin tam ortasındayız, onlara gitmeleri gereken yolu göstermiş olsak da, belki de onlara sınıra kadar korumalık yapmalıydık. Eh, içim rahat değil.''
Zend'in içi, bir yandan da o büyüsünü düşündüğü için karışık bir durumdaydı. O, istemsizce o adamın kafasını ve yüzük olan kafasını vurmuştu iki elindeki büyülerle, ve o barakada köpeklerle oynarken de, yanına o adamın kafası ve yüzük olan kolu düşmüştü! Yani, onun büyüsü bir şeylerin boyut değiştirmesine mi neden oluyordu? Bu nasıl bir boyut değiştirmeydi, eğer düşündüğü gibiyse, evet evet, kesinlikle düşündüğü gibiydi; onun büyüsü o adamın kafasını ve kolunu geçmişe yollamıştı! Bu nasıl mümkün olabilmişti ki?! Eğer böyle oluyorsa, o Dev Yuathra Kertenkelesi'ne olan da bu muydu? Şu ana kadar, büyüsünün neye yaradığına ve amacının ne olduğuna dair hiçbir fikri yoktu, zaten kollarındaki enerjiler yarım yamalak olduğu için büyü kullanabilmesinin nasıl imkanlı olduğunu da bilmiyordu. Ama bir şekilde yapıyordu, ve yaptığı büyü de öylesine bir büyü değilmiş gibiydi, adamı zamanda geriye yollamıştı sonuçta! Yani düşündüğü gibiyse, bu böyle olmalıydı.
Zend yavaşça kafasını salladı. Bunu düşünmesinin bir anlamı yoktu şu an, yorgundu, önce dinlenecek, sonra da bu konuyu Ranon'la konuşacaktı. Ranon da biraz önce olanları görmüştü ve Ranon'un o adamı hatırladığından, adı gibi emindi Zend. Ama şimdi sesi çıkmıyordu, muhtemelen o da büyüyle ilgili birkaç şey düşünmekteydi. Zend biraz beklemeyi ve onun da düşünmesine fırsat vermeyi tercih ederek, bu konuyu kafasından atmaya çalıştı. Ama enerjisini tekrar topladıktan sonra, kesinlikle bu konuyu konuşmalıydı.
''İstersen gidip onları sınıra kadar götürebilirim.'' Era kendine güvenen bir şekilde konuştu. Biraz önce, Hırsız Çağı'ndaki kişiler onun seviyesini sezip ona saldırmaya vakit bile bulamamışlardı, belki de onun seviyesini biliyor olsalardı gerçekten de paniğe kapılır, onların önünde eğilir ve ölmemek için yalvarırlardı. Tabii karşılarında Zend varken de bunu yapmaları gerektiğini bilmiyorlardı, Zend yedinci seviye olduğu için epey zayıf olduğunu ve yenilmesinin zor olmayacağını düşünmüş, ona göre hareket etmişlerdi. Ancak işler planladıkları gibi gitmemişti, tamamen öldürülmeleri hiç vakit almamıştı bile. ''Ancak onlar yavaş hareket ettiği için bayağı vakit harcarım ve belki dönüşüm bir iki günü bile bulabilir.''
Zend sessizce ofladı. Era'nın gitmesini istemiyordu, çünkü Era giderse, Zend sürekli kendi arkasını kollamak zorunda kalıyordu. Era geldikten sonra bunu fark etmişti. Kendi başınayken tam olarak meditasyonlarının içine giremediğini anlamıştı, ama Era'nın bu civarlarda olduğunu ve bir sorun oluşursa onun geleceğini bildiğinden gelen güvenle, rahat bir şekilde enerjisi ile ilgilenmesi mümkün oluyordu. ''Buralarda çeşitli toplulukların kampları oluyordu değil mi? Onlardan birine para verip, o insanları korumaları için birkaç savaşçı ya da büyücü göndermelerini sağlayabiliriz. Ah, evet, Emmaların kampı da zaten yakındaydı, şuralarda olmalı!'' Zend sağ işaret parmağıyla ormanlık bir alanı gösterdi. Şu an yürüdükleri yerde sadece kısa boylu çimenler vardı ve yan taraflarında, göklere ulaşmaya çalışırmışçasına büyümüş, gökyüzünde belirmiş olan Ay'a doğru uzanmış olan ağaçlar, dallarının rüzgarla birlikte hafifçe hareket etmesine izin veriyor, yapraklarının hışırtı seslerini Chibui'de yükseltiyordu.
''En iyisi onların yanına gidip birkaç adam göndermelerini isteyelim, Tigrund Ailesi'nin himayesinde birçok savaşçı ve büyücü vardır. Kurtardıklarımızı sınıra kadar götürebilirler.'' Zend yavaşça konuştu.
''Yürüyerek mi geçeceğiz? O ağaçları arkandaki at arabasıyla geçemeyiz. Etraflarından mı dolanalım?'' Era bir hırıldama eşliğinde konuştu. Bu, onun her zamanki konuşma şekliydi.
''Çok vakit kaybederiz o zaman.'' Zend mırıldandı. ''Arabayı sırtına bağlasak da bizi zıplayarak götürsen, güzel olmaz mı? Hem onu buraya kadar da ben çekmiştim, hehehe...'' Küçük bir kıkırdamayla birlikte Era'nın yüzüne baktı. O büyülü yaratık, aslında çok cana yakındı. Onun kendine yakın gördüğü biri olmayı başarabilirse, her insan onu severdi.
''Pöfff, onu da bana yık, tamam.'' Era sessizce sitem etti ve arka ayaklarıyla birlikte kuyruğunu dikleştirerek vücudunun arka tarafını kaldırdı, başını yavaşça aşağıya doğru eğdi ve geriye doğru gitmesiyle birlikte göğsü toprağa yaklaştı, ardından da öndeki iki uzvu paralel bir şekilde geriye doğru ilerledi. Vücudundan birkaç tane ''tık'' sesi gelmişti büyük kedinin, geriliyordu. Birkaç saniye sonra eski haline geldi ve ağaçlara doğru dönerek, Zend'in arabayı onun sırtına bağlayabilmesi için vücudunu yere yaklaştırdı.
Zend neşeli bir şekilde gülümsedi ve arabayı kaldırdı. İçinde çok fazla yük yoktu, toplasan yüz kilo kadar ancak ağırlığı vardı. Normal bir insandan isteseydiniz bu arabayı kaldırması pek zor olurdu, ancak bir savaşçı için bu arabayı kaldırmak çok da zor değildi. Bir savaşçı her seviye atladığında enerjisinin bir kısmını daha fiziksel güce çevrilebiliyordu. Bu miktar ilk beş seviyede, bir seviye atlandığında yedi ile on kilo arası, beşinci seviye ile onuncu seviye arasında ise her seviye başı on beş ile yirmi kilo arasında, onuncu seviyeden on beşinci seviyeye kadar her atlayışta yirmi ile elli kilo arasındaydı. Dünya Seviyesi'ne geçildiğinde elli ile yüz kilo arasında, Dünya Seviyesi'nden İmparator Seviyesi'ne geçişte yüz ile iki yüz, İmparator Seviyesi'nden Ejderha Seviyesi'ne geçildiğinde iki yüz ile dört yüz kilo güç kazanılıyordu! Ejderha Seviyesi de geride bırakılıp, İlah Seviyesi'ne geçilirse, söylentilere göre bir savaşçı on bin kilo kadar bile güç kazanabilirdi! Sonuçta İlah Seviyesi'ne geçen kişilerin enerjisi tamamen dışarıdaki tüm enerjilerle bir olabilmiş, gelişmiş türdeydi. Boş yere bir ülkenin savaş gücünün en büyük kısmını oluşturmuyorlardı sonuçta, bir ülkede sadece bir tane İlah Seviyesi'ne girmeyi başarmış bir savaşçısı ya da büyücüsü olsa bile, o ülkenin savaştaki gücünün en azından onda yedisini o kişi oluşturuyordu, hem de tek başına! Bu yüzden İlah Seviyesi'ndeki insanların gücü tahmin edilemeyecek derecede yüksekti. Onlar tek hareketle gökyüzünün rengini değiştirebilecek seviyedelerdi!
Örneğin, birkaç yıl önce Qouen adındaki bir Işık Stili büyücü, ki bu kişi Işık Stili'nin kaşifi ve geliştiricisiydi, otuz beş yıl kadar önce olan Mago Gölü Savaşı'nda, Pounz'un savaşta ölen sekiz yüz bin askerini birden iyileştirip canlandırmayı başarmıştı! Bu da doğal olarak Pounz'un savaşı kazanması demek olmuştu, Zend bunu daha önce Fun'dan dinlemişti. İlah Seviyesi'ne ulaşmış kişiler, gerçekten de dünyanın kaderini belirleyebiliyordu.
Zend'in en büyük hayallerinden biri de, gelecekte İlah Seviyesi'ne ulaşabilmekti! Şu anda Pounz'da iki adet İlah Seviyesi'ne erişmiş insan vardı, biri Gri Engerek'ti, diğeri de Beyaz Taç'ın en eski üyesi ve Siyahlar'ın birinci üyesi olan kişiydi. Siyahlar'ın içerisinde bir sıraya sahip olmak, kişiye büyük bir avantaj sağlıyordu. Gücünü direkt olarak tüm ülkeye ispatlamış olmak, her yerde saygı görmene ve oldukça yüksek tutulmana yol açıyordu. Zend Chibui'ye geri döndüğü zaman Siyahlar'ın içerisinde bir yere girmeye çalışacaktı, özellikle ilk elli kişinin içine girerse, Chibui'de pek çok kapı onun için ardına kadar açılmış olacaktı.
Tabii Chibui'de Siyahlar'ın arasına girmeye hiç tenezzül bile etmeyen kişiler de vardı, bazıları dikkat çekmemek için de bu sıralamaya girmeyebiliyordu. Sonuç olarak Siyahlar'ın arasında onuncuysan, bu, Chibui'deki en güçlü onuncu kişisin demek olmayabiliyordu... Zend bunu daha önce pek çok yerde okumuştu, zaten genel olarak ülkede en çok tartışılan şeylerden biri de buydu. Eğer kafe tarzı, işlek bir yere giderseniz, bu konuşmayı duymamanız imkansızdı.
Zend Era'nın sırtında karanlığa doğru yükseldiği sırada etrafı gözlemliyordu. Ağaçların üzerinden ilerlemek Era için kolaydı, onun uzuvları son derece uzun olduğu için, yükselmiş yaprakların arasından dallara ulaşabiliyor ve onları kullanarak hızlı bir şekilde sıçrayabiliyordu. Zend de onun üstüne bağladığı at arabasının sürücü yerine oturmuş, etrafı seyrederek, rüzgarın saçını dalgalandırıp yüzünü yumuşak bir şekilde yalamasına izin vererek bekliyordu. Era fazlasıyla hızlıydı, onun için böylesine küçük bir mesafe yol ilerlemek fazlasıyla kolaydı.
Era'nın en büyük özelliği de zaten hızıydı, karadaki en hızlı hayvanlardan biri olan çita, üstüne bir de büyülü yaratık olduğu zaman, enerjisini de hıza çevirip ilerleyebiliyordu. Zend, Rüzgar Tanrısının Nefesi'ni, Kral Modu'nu ve Savaş Tanrısının Heyecanı'nı aktifleştirmesiyle kazandığı maksimum hızıyla bile, ondan kaçamamıştı. Üstelik o, o an sadece hızının yarısından biraz daha fazlasını kullanmaktaydı. Buna rağmen, Zend'i hiç zorlanmadan yakalayabilmişti.
Tabii o zaman Savaş Tanrısının Heyecanı birinci seviyedeydi, Zend bugün onu ikinci seviyeye geçirmişti. Zend onların seviye atlaması için tam olarak ne yapması gerektiğini bilmiyordu, çünkü her Tanrı Tekniği'nin, geliştirilmek için kendine has bir yöntemi vardı. Hollis ona Rüzgar Tanrısının Nefesi'ni öğretirken onu nasıl geliştireceğini de anlatmıştı, Rüzgar Tanrısının Nefesi'nin seviye atlamasının tek yolu, onu kullanırken daha iyi kontrol etmeye çabalamaktı, bu sırada da enerjini daha etkili kullanmalıydı. Enerjisinin kararlı olması da Rüzgar Tanrısının Nefesi'nde ustalaşmasını ve buna bağlı olarak da seviye atlamasını etkiliyordu elbette. Bir nevi ustalık işiydi, Rüzgar Tanrısının Nefesi'ni ne kadar iyi kullanabilirsen, onun üzerinde ne kadar hakimiyet sağlarsan, tekniğin seviye atlamasını o kadar kolaylaştırırdın. Yoksa sadece kullanırken, bir seviye yükselişi söz konusu bile değildi. Zaten tekniğin SS Seviye'de de olması bunu gösteriyordu, bir teknik ne kadar geliştirilmeye açıksa, harf seviyesi olarak o kadar yükselecekti. Savaş Tanrısının Nefesi sadece S Seviye bir teknikti, bu da onun, Rüzgar Tanrısının Nefesi'ne göre geliştirilmeye daha az olduğunu gösteriyordu. Dünya Seviyesi'nden sonra, teknikler genel olarak sınıflarını, yani güç, çeviklik, dayanıklılık gibi, yerlerini elementlere bırakıyordu. Mesela Rüzgar Tanrısının Nefesi rüzgar türü bir teknikti, Savaş Tanrısının Nefesi ise ateş türüydü. Elbette ateş türü olması, illa ki ateşle ilgili olmasını gerektirmiyordu. Sadece özellikleri bakımından bu gruba girmekteydi.
Zend, o adamın yanında geçirdiği sürede, Rüzgar Tanrısının Nefesi'ni üçüncü seviyeye geçirmişti, artık tekniği daha özgürce kullanabiliyordu, sınırlamaları azalmıştı. Örneğin, Rüzgar Tanrısının Nefesi'nin birinci seviyesindeyken, bir şekilde havaya yükselmesi pek mümkün değildi. Ayaklarının altındaki sütunlar çok sabit durmuyordu, sürekli hareket halindeydiler ve Zend'in onlara pek sözü geçmiyordu. Ancak o adamın yanındayken, Zend hem enerjisini daha durgun hale getirmiş, hem bu enerjisini Rüzgar Tanrısının Nefesi'nin üzerinde kullanmayı başarmıştı. Bu sayede de seviye olarak yükselmiş ve tekniğin üzerinde daha çok kontrole ulaşmıştı. O gün, yan bir şekilde zıplayıp, ayaklarının altındaki sütunları yuvarlak yapmayı başarması ve Ağır Kılıç ile birlikte dönerek saldırı gerçekleştirebilmesi bu sayedeydi. Rüzgar Tanrısının Nefesi ikinci seviyede olmasaydı ne Ağır Kılıç'ı kullanırken onu da kullanabilirdi, ne de onu yuvarlak yapmayı başarıp dönerek bir saldırı gerçekleştirmeyi başarabilirdi.
Ustasının dediğine göre, Rüzgar Tanrısının Nefesi'nin beş seviyesi vardı. Her seviyede, sütunları daha özgür kullanmayı ve tekniğin istikrarını artırmayı başarabiliyordun. Beşinci seviye olan ise gerçekten dudak uçuklatabilecek bir şeydi, ayağının altındaki sütunları hiç hareket etmeden bekletebiliyordun, beşinci seviyede! Yani, bir nevi uçabiliyordun! Üstelik istediğin gibi hareket ederek! Rüzgar Stili büyücüler bile bu şekilde uçmayı başaramıyordu!
Savaş Tanrısının Heyecanı'nı ise, Yua'yı izleyerek öğrenmişti. Daha sonra da bunu nasıl geliştireceğini ona sormayı unutmuştu ve bu yüzden de onun gelişmesi için ne yapılırdı bilmiyordu. Tahminlerine göre, o S Seviye bir teknik olduğu için dört seviyesi olmalıydı. Her seviyede neler kazandığını falan da hiç bilmiyordu Zend, sonuçta onunla ilgili ciddi bir bilgi edinememişti, sadece hızının ve gücünün artacağını tahmin ediyordu. Daha önce Yua'ya soracak gibi olmuştu, ancak kızın yüzü, Zend Savaş Tanrısının Heyecanı'ndan bahsettiği anda düşmüştü bir keresinde. Sonuçta Zend bu tekniği sadece birkaç dakika içerisinde sökmüştü ve doğal olarak, onu aylar boyu uğraşarak kazanan Yua'ya göre bu durum hem üzücü, hem de sinir bozucuydu. Zaten şu anda Kral Modu'nun da sadece dış yüzeyini kullanmaktaydı, Fun'un ona bahsettiği şeyleri, en basitinden vücudunun üzerindeki tam kontrolü ve vücudunda senden habersiz, iznin olmadan hiçbir şeyin gerçekleşmemesini yapabilmiş değildi. Kral Modu'nun derinlerine, Beyaz Taç'a döndüğü zaman dalacaktı.
Derin bir nefes aldı ve gözüne ilişen, Tigrund Ailesi'nin kampında yanan ateşlere doğru baktı.
***
1993
Magnec