Travması neydi acaba
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
32. Bölüm Yer Sahibi - 5
Yaratık dalgasını izlerken bacaklarıma güç aktardım. 15. Seviye olan gücümün etkisiyle ayaklarım sağlam bir kuvvete ulaştı.
Yar fareleri dört bir yandan geliyordu ve grollerin sert boynuzları en beklenmedik yerlerden saldırıyordu.
15. Seviye dayanıklılık ile güçlendirilmiş cildim groll boynuzlarından aldığım darbeler yüzünden morarmış ve kanamaya başlamıştı.
[Bir numaralı Yer İşareti aktifleştirildi.]
Yer İşareti Kim Namwoon’un Karanlık yeteneğiyle vücudumu kapladı. Önden gelen bütün yaratıkları geri püskürttüm.
Dişler saplandı vücuduma ve yer fareleri baldırlarımı ısırdı. Ancak durmadım. Koştum ve yine koştum.
İşte. Nihayetinde gerçek duvarı görebilmiştim. Yer farelerinin üstünden sıçradım. İki kişilik bir yeşil alan ışıltılarla parlıyordu.
Ama… siktir.
[Yeşil Alan ½]
İçeride biri vardı.
“…”
Arkamdan gelen yaratıkları bir kenara bırakıp içerideki adama baktım. Bu herifin burada olmaması lazımdı.
“Hey.”
Bana döndü.
“Niye çıkmadın sen? Burada kalmana gerek bile yoktu.”
“Zor geldi. Bugün yorulmuştum.”
Adamın suratına bir yumruk geçirmek istiyordum. Karşımda duran adam tanıdığım ‘üçüncü kez geri dönen’ Yoo Jonghyuk değildi.
Kitapta Yoo Jonghyuk’un ilk gizli yeşil alanı ancak dördüncü geri dönüşünde bulduğu yazıyordu… Kahretsin. Yoksa bu pezevenk gizli yeşil alanları en başından beri biliyordu da kitapta mı geçmemişti bu kısım? Madem öyle neden kitapta üçüncü kez geri döndüğünde onları kullanmamıştı?
Grrr!
Yer farelerinin sesi geliyordu arkadan. Şu anda yazarı suçlamanın hiç sırası değildi. Lee Gilyoung hala yanımdaydı. Yoo Jonghyuk’un gözlerine baktım. Neredeyse aynı anda konuştuk.
“Çocuğu al.”
“Çocuğu bana ver.”
Yine de şanslıydım. Çünkü takımyıldızları beni duyabiliyordu.
[Yeşil Alan 2/2]
Lee Gilyoung’u yeşil alana sürüklediğimde ışıltılar değişti. Çocuk artık güvendeydi.
“Hyung! Dur biraz! Hyung!”
Lee Gilyoung telaş içinde bana koşmaya çalıştı ama Yoo Jonghyuk bir eliyle onu yerine mıhladı. Kılıcımı kaldırıp yer farelerine doğru döndüm.
[Adaletin Kel Generali gözlerini kapattı.]
[İblis-vari Ateşin Yargıcı sizi huzursuz gözlerle izliyor.]
Son dakikada Yoo Jonghyuk’un gözlerinde bir kıpırtı oldu.
[Sana öleceğini söylemiştim.]
Yaratık dalgası üstüme geliyordu. Girebileceğim başka yeşil alan kalmamıştı.
“Ölmeyeceğim.”
Yaratıkları bir kenara bırakıp elimi cebime soktum. Doğrusu, bunu hiç kullanmak istemiyordum. Yan etkisi olup olmayacağını kestirmek zordu. Artık mecbur Dördünü Duvar’a inanacaktım.
[O?..]
Yoo Jonghyuk’un gözleri şaşkınlıkla kıpırdadı. Bu şerefsiz… yoksa fark etmiş miydi? Yani, o olmasaydı bu yöntemi öğrenemezdim.
Elimdeki parlayan beyaz taşa baktım.
[Tayf’ın Taşı]
Chungmuro yolunda tayfları avlayarak elde ettiğim bir eşyaydı.
Yüzlerce yer faresi beni ısırmaya başladı.
Küçük yaralardan kan kaybediyordum ve grollerin boynuzları canımı yakıyordu. Vücudum yavaş yavaş çökmeye doğru giderken taşı ağzıma attım.
Ardından ağzımdan buharı andıran bir şey çıkmaya başladı. Az sonra bu buhar bir sise dönüşerek bütün bedenimi kapladı.
[Hoş Geldin Hapishanesi aktifleşti.]
Yer fareleri ve groller bir anda duraksadılar.
Etrafımdaki her şey çarpık bir hal aldı. Platform, Yoo Jonghyuk ve hala bana seslenen Lee Gilyoung.
Bir ‘hayalet’ olmuştum.
….
[Dokja.]
Annemin sesini duyar duymaz fark ettim. Bu bir rüyaydı.
Ona kapılmamaya çalıştım ama bu kez işim kolay değildi. Yer bataklık gibi çöktü ve beni tepeden tırnağa yuttu.
[Yoğunluk nedeniyle Dördüncü Duvar’ın etkisi bir süreliğine zayıfladı.]
Ne yaparsam yapayım gözlerimin önüne farklı görüntüler doldu.
Kanlarla kaplı bir salon. Bir adamın soğuk cesedi. Cesede bakan bir kadının sırtı. Hayır. Bu hatırayı anımsamak zordu. Bunu yapamazdım.
Başımı şiddetle salladım ve önümdeki görüntü dağıldı. Bu kahrolası travma…
Unutmak istediğim bir hatıraydı.
Bu yüzden Tayf’ın Taşı’nı kullanmak istememiştim. Bu taş kişiyi bir süreliğine ‘hayalet’e dönüştürüyor, böylece yaratıklara onu göremiyordu. Ancak bir yan etkisi vardı: Kullanan kişinin travmalarını tetiklemek.
Bu yüzden taşı diğer ekip üyelerine vermemiştim. Bunu benim dışımda biri kullanacak olursa aklını anında yitirebilirdi.
Başım deliler gibi ağrısa da direnmekten başka çarem yoktu.
Ancak kabul etmeliyim ki Dördüncü Duvar hileden farksız bir yetenekti. Bu yetenek taşa karşı bile etkiliydi. ‘Zihinsel Bariyer’in bile bu kadar etkili olduğunu sanmıyordum. Nerede görmüştüm bu yeteneği peki? Eğer yanılmıyorsam bu yetenek…
[Yoo Jonghyuk? Sen Yoo Jonghyuk musun?]
Bir başka travmanın daha canlandığını düşünmüştüm ama ses bana ait değildi. Hatıralarıma da ait olamazdı. Başımı çevirdiğimde garip bir kadın gördüm.
[Sen Yoo Jonghyuk değilsin. Sanırım Korelisin ama… kimsin sen?]
Sarışın, ışıltılar saçan bir yabancıydı bu. Kısa boylu küçük bir kız. Kız uzun uzun, anlayamayan gözlerle bana baktı.
[A-Anlamıyorum. Geleceği kaç kez gördüm ama hiçbirinde sen yoktun…]
Kızın sol gözünde uğursuz bir kızıl girdap vardı. Kitap sayfaları hışırdadı zihnimde. Bu kızı tanıyordum. Hayır, tanımamam imkansızdı. Madem öyle…
[Özel yetenek, Karakter Listesi aktifleşti.]
[Karakter ‘Anna Croft’ ‘Zihinsel Bariyer Sv. 6’yı kullandı.]
[Karakter Listesi bu yeteneği yok saydı.]
[Bu şahıs hakkında çok bilgi var. Karakter Listesi Özel Listesi’ne dönüştürüldü.]
+
[Karakter Özeti]
İsim: Anna Croft
Özellik: Kahin (Efsanevi), Kurtarıcı (Efsanevi)
Özel Yetenekler: Gelecek Görüsü Sv. 5, Geçmiş Görüsü Sv. 4, İçgörü Sv. 8, Kehanet Sv. 4, İleri Düzey Büyü Eğitimi Sv. 4, Zihinsel Bariyer Sv. 6, Yalan Saptama Sv. 7, Büyük İblis’in Gözleri Sv.1…
+
Uzay zamanı yok sayarak başka insanların bilincine girebilen bir kadın. Geleceği gördüğü için dünyanın geleceğini düzenlemeye çalışan bir kadın. Hayatta Kalmanın Yolları’nda bu açıklamaya uyan tek bir kişi vardı.
“Anna Croft.”
[Adımı nereden biliyorsun?]
Sert sert bana bakan gözleri sonuna kadar açılmıştı.
Cevapladım, “Ben kahinim.”
[Karakter Anna Croft Yalan Saptama Sv. 7 yeteneğini kullandı.]
[Yalan Saptama söylediğiniz sözlerin yalan olduğunu ortaya çıkardı.]
Cidden gerçek bir kahine yalan söylemek saçmaydı.
[Kimsin, gerçeği söyle!]
Küçük dudaklarını sımsıkı kapatmıştı. İsyan ediyor gibiydi.
Durumun nasıl ilerleyeceğini az çok kestirebiliyordum. Kadın varlığımı sezmişti; muhtemelen Dördüncü Duvar’ın bir süreliğine zayıflamasının bunda etkisi büyüktü. Eğer Dördüncü Duvar gerçekten de düşündüğüm yetenekse…
Bu arada… Hayal kırıklığına uğramıştım.
“Cidden kim olduğumu bilmiyor musun?”
[N-Ne?]
“İhtiyozorun çekirdeğini gönderdim ya sana?”
Anna’nın dudakları yavaş yavaş aralandı.
“Şu iblisin gözlerini çekirdeğin gücüyle takmış olmalısın. Yanlış mıyım?”
[S-Sen miydin o? Bozulmuş İnanç’ı isteyen…]
Büyük İblis’in Gözleri. Bu bir milyonluk eşyayı kim almıştı dersiniz? İşte bu kadın. Bu elmas seviye sponsora sahip kahrolası kadın almıştı. Kıskanmamak mümkün değildi.
[Sen! Adın ne senin? Nasıl…]
[Dördüncü Duvar adlı özel yeteneğin etkisi yavaş yavaş normale dönüyor.]
[N-Neden bir şey göremiyorum?..]
Gözleri bulandı. Büyük İblis’in Gözleri, ki başkalarının bilincine müdahale edebiliyordu, zayıf düştü ve Anna Croft’un görüntüsü yavaş yavaş kayboldu. Elimi salladım.
“Günün birinde karşılaşacağız. Sen orada bekle beni.”
[Dördüncü Duvar adlı özel yeteneğin etkisi tamamen normale döndü.]
Anna kayboldu.
Rahat bir nefes aldım. Doğrusu, Anna Croft ile konuşurken ruhum bir o yana bir bu yana dalgalanmıştı. Hiç iyi bir tecrübe değildi.
[Yetenek etkisi devreye girdiği için Hoş Geldin Hapishanesi’ne karşı direnç kazandınız.]
Kahretsin, etki çok geç devreye girmişti.
Bilincim açılıyordu.
Hala rahatsızdım ama eskisinden çok daha iyi hissediyordum. Derin bir nefes aldıktan sonra onu yavaş yavaş verdim. Mantığımı geri kazanmak için bariz gerçekleri yeniden gözden geçirdim.
Adım Kim Dokja’ydı. Dünya yok olmuştu. Hayatta Kalmanın Yolları gerçekti artık. Şu anda… Hoş Geldin Hapishanesi’nin içindeydim. Tayf’ın Taşı’nı yediğim için bir süreliğine hayalete dönüşmüştüm. Bir hayalet olduğumdan yeraltı türleri bana saldıramazdı.
Evet, doğruydu. Dünya… artık böyle görünüyordu.
Önümdeki manzara öyle çarpıktı ki uyuşturucu etkisi altında gibiydim. Geçen zamanın farkına varmak neredeyse imkansızdı.
Yoo Sangah ve diğerlerine ne olmuştu? O şerefsiz Jonghyuk… yoksa Gilyoung’u öldürmüş müydü? Üçüncü senaryo hala aktif miydi? Peki ya etraftaki yer fareleri gitmediyse? Kendime geldiğimde grollerin saldırısına maruz kalabilir miydim?
Öyleyse…
…Hyung.
…Lütfen.
…Dokja-ssi.
Sesler çınladı zihnimde.
[Özel yetenek ‘Daimi Sv.1’ aktifleşti.]
Evet, geri dönme zamanı gelmişti.
…..
Sert bir nefes verdim. Yanağıma dokunan yumuşak bir şey vardı.
“Dokja-ssi!”
Sis dağıldı ve görüşüm netleşti. İlk gördüğüm şey Yoo Sangah’ın suratıydı. Lee Hyunsung ve Jung Heewon’un endişeli yüzleri de oradaydı.
“Senaryo?”
“Sona erdi, Dokja-ssi. Başardık. Başardık!”
Demek öyle… Başarmıştık.
Heyecanlı ekip üyelerine bakarken kıpırdamaya çalıştım. O kadar uzun zamandır hareketsiz kalmıştım ki kaslarım beni dinlemiyordu bile.
“Hemen… sevinme istersen.”
“Ha?”
“Daha bir gün geçti. Dün üçüncü gündü…”
Ben doğrulmaya çalışırken Lee Hyunsung bana yardımcı oldu.
“Dokja-ssi! Niye kalkıyorsun, doğru düzgün uyumadın bile!”
“Saat kaç?”
“08:30. Senaryo biteli yarım saat geçti.”
08:30… neyse ki çok zaman geçmemişti. Bu arada içimizden biri eksikti.
“Gilyoung nerede?”
“Ah, Gilyoung…”
Jung Heewon konuşmadan önce cevabımı aldım. Lee Jihye ve Yoo Jonghyuk birkaç adım ötede Lee Gilyoung’a bakıyorlardı.
Hey, o şerefsiz Jonghyuk ne halt ediyordu?
O esnada, Yoo Jonghyuk’un ekip üyelerimi görünce nasıl şaşırdığını hatırladım. Yoksa Bilge’nin Gözleri’ni mi kullanmıştı?..
“Ne… ara seçtin? Tabii… daha önce değil.”
Taşı kullanmanın bir diğer etkisi olarak Yoo Jonghyuk’un sesini doğru düzgün duyamıyordum. Sonra Lee Gilyoung konuştu.
“Sorun değil.”
“Cidden benimle gelmeyecek misin?”
“Evet, gelmeyeceğim.”
“Benim yanımda çok daha hızlı güçlenebilirsin.”
“Hayır, istemiyorum.”
“Aptal çocuk.”
Yoo Jonghyuk yüzü ekşiyerek bana doğru baktı.
[Her Şeyi Bilen Okuyucu’nun Bakış Açısı 2. Aşama aktifleşti!]
[Şanslı herif. İşime yarar, onu biraz daha yanımda tutabilirim.]
Bir şey demek istiyordum ama takatim yoktu.
“Dokja hyung!”
Lee Gilyoung uyandığımı görünce şişmiş gözleriyle bana doğru koştu. Ben hala Yoo Jonghyuk’un düşüncelerini duyuyordum.
[Harcayacak zaman yok. Saldırıyı bugün bitireceğim. Yoksa…]
Saldırı mı? Ne saldırısından bahsediyordu?
Düşünmem lazımdı… Kahretsin, çok yorgundum. Kendime gelmeye çalışırken üstünde yattığın bacağın yumuşak dokusu yine yanağıma dokundu.
“Yoo Sangah-ssi…”
“E-Evet!”
“Üzgünüm ama biraz uyuyacağım…”
Sonra uyuya kaldım. Rüya görmediğim tatlı bir uykuydu.
……
İki saat sonra uyandım.
[Hey, daha ne kadar uyuyacaksın?]
Bu yüksek ve hoşnutsuz sesi duyunca gözlerimi açtım. Bu kez yanağım daha kalın ve sert bir şeye yaslanıyordu.
“Ah, Dokja-ssi kalktı.”
Gülümseyen dudaklar. Jung Heewon yukarıdan bana bakıyordu.
“Yoo Sangah-ssi biraz ara verdi. Dün gece doğru düzgün uyuyamadık.”
Başımı çevirdiğimde Yoo Sangah’ın duvara yaslanarak uyuduğunu gördüm. Jung Heewon güldü.
“Bu arad Lee Hyunsung’un bacakları rahat mı?”
Başımı çevirdiğimde Lee Hyunsung’un ağzından akan salyaları gördüm.
“Bugün sabah… görevli subay işe koyulacak…”
Zaten yastık niyetine kullandığım bacağın biraz yüksek olduğunu fark etmiştim. Meğerse Lee Hyunsung’a aitmiş. Kan kokuyordu.
“Dokja hyung…”
Karnımda bir ağırlık hissedince başımı çevirdim. Lee Gilyoung bana yaslanmıştı ve uyuyordu.
Dikkatlice kalkmaya çalışırken Bihyung’u duydum.
[Haha, uyandın demek? Al o zaman.]
Mesajlar doldu zihnime.
[İblis-vari Ateş Yargıcı travmanız yüzünden üzgün.]
[Boşluğun Kara Ateş Ejderhası geçmişinize ilgi duyuyor.]
[Gizli Plancı annenizi merak ediyor.]
[Takımyıldızları size 1.800 para kadar sponsor oldular.]
Şerefsizler. Geçmişimi kurcalamaya çalışıyorlardı.
Hepsi bu da değildi.
[Yeşil alana girmeden bir gece Chungmuro’da kaldınız.]
[‘Bitmeyen Şafak’ başarımını kazandınız!]
[Ödül olarak 1.000 para kazandınız.]
[Para: 22,650 P]
Hedefime ulaşmıştım. O berbat gece boşuna geçmemişti.
Bu kez Jung Heewon sordu. “Bugün ne yapacağız? Dünkü gibi…”
“Hayır, bugün olmaz. O sadece dün içindi.”
Elbette şanslıysak rastgele yaratılan bir yeşil alan bulabilirdik. Ancak kitapta dördüncü günde yeşil alanların nerede olduğuna dair detaylı bir şey yazmıyordu.
“O halde…”
Jung Heewon’un yüzü karardı. Ancak endişelenmesine gerek yoktu.
“Bugün üçüncü senaryoyu kökünden bitireceğiz.”
“Ha?”
Lee Gilyoung’u dikkatlice yere koydum ve doğruldum.
Normalde böyle bir planım yoktu ama Yoo Jonghyuk’un düşüncelerini duyduktan sonra daha fazla bekleyemezdim. Dün zaman kazanmaktan başka şansı yoktu. Ancak bugün işler farklıydı.
“Yer sahiplerinin dışarı çıkmaya zorlayacağım.”
“İyi de nasıl?”
Jung Heewon sordu ve ben de uyuyan Lee Hyunsung’a baktım.
“Sakladığım gizli silahı kullanarak.”
Artık Chungmuro’nun sahibini değiştirmenin zamanı gelmişti.
……..
Magnec