Takımyıldızı biraz yarım akıllı sanırsam
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
27. Bölüm Karar Vakti - 4
Birkaç dakika sonra yeniden Dongdae İstasyonu’na girdim ve bir yer faresi yedim. Zehirli sisten etkilenen cildimi yenilemenin en iyi yolu buydu. Biraz zaman aldı ama yeraltı türlerini yiyerek bu zehirden kurtulmak mümkündü.
[Hey! Sen aklını mı kaçırdın? Demin ne yaptın öyle?]
Bir şeyler yerken arkamdan Bihyoung’un öfkeli sesi geldi.
‘Kapa çeneni.’
[Hayır, bu öyle yok sayabileceğimiz bir mesele değil. Demin bir takımyıldızının heykelini parçaladın! Kanalımı yerle bir etmek mi istiyorsun? Adaletin Kel Yargıcı konuşmaya başlarsa…]
Takımyıldızının heykeli. Her dünyanın kendine has takımyıldızları vardı ve Güney Kore de farklı değildi.
Bu arada Bihyung onun ‘Adaletin Kel Yargıcı’ olduğunu söylemişti. Güney Kore’de saygı gören biriydi ama…
Aslında böyle şeyler söyleyecek biri değildim.
[Hasır giyen bir takımyıldızı size öfkeden titreyerek bakıyor.]
[Altın Başlığın Mahkumu gülmeye başladı.]
Heykellerin arasında da kademe farkı vardı ama çoğu ait oldukları takımyıldızının gücünü barındırıyordu.
Heykeldeki mührü direkt salsaydım biraz güç kazanabilirdim. Bir yetenek ya da eşya gibi. Ancak ‘Mührü salmak’ zaman alıyordu ve karşılığında ne elde edeceğim kesin değildi.
Telefonumdan kitabı açtım.
[“Ancak Samyeongdang’ın bronz heykelinin içinde mühürlüyse o zaman yeteneği nasıl aldın?
“Derler ki Buda’yla tanışırsan Buda’yı öldürmelisin.”
“Ne? Yoksa…”
“Hahaha, sadece şansımı deniyordum… ama doğruymuş. Bütün heykeller tapmak için değil ya?”
“Hey! Alçak, sözlerine dikkat et. Takımyıldızı seni lanetlemesin sonra.”]
Chungmuro’ya açılan son geçit için Samyeongdang’ın “yeteneği” önemliydi.
Ve yeteneği elde etmenin en kesin yolu heykeli parçalamaktı. Elbette Dokkaebi Çantası’ndan benzer bir şey satın alabilirdim… ama ne kadar para biriktirirsem o kadar iyiydi.
“Peki şu “erkek meselesi”ni de hallettin mi?”
Çabucak telefonu kapattım. Jung Heewon dahil herkes toplanmıştı.
“Evet. Ve sizin için bir şeyler getirdim.”
Heykelden aldığım eşyaları çıkardım. Şansa bakın ki Samyeongdong’un heykelinde eşyalar ve yetenekler vardı.
[Samyeongdang’un Boncukları]
[Samyeongdang’un Hasırı]
Paçavralar ve eski boncuklar. Herkes bana soran gözlerle baktı. Akıllarından neler geçtiğini biliyordum.
Ancak bildiğim bir diğer şey daha vardı: Bu dünyada bir şey ne kadar “eskiyse” bir o kadar “iyi” oluyordu.
“Güzel olsalar gerek. Çünkü büyük bir şahsa ait yadigarlar bunlar.”
“Büyük bir insan mı?”
“Samyeongdang’ı tanıyor musunuz?”
[Hasır giyen bir takımyıldızı yaptığınız şeyleri görünce duraksadı.]
Jung Heewon boş gözlerle bana baktı.
“O kim?”
[Hasır giyen bir takımyıldızı “Jung Heewon” adlı karakterin önünde kendini göstermek istiyor.]
“Ah! Ben biliyorum!”
Neyse ki bilen biri vardı. Pek tabii o kişi Yoo Sangah’dı.
“Kore tarihine çalışırken öğrenmiştim! Joseon Hanedanlığı’ndan bir rahipti sanırım, değil mi?”
“Evet, doğru.”
“Kore ordusu Japon işgaline karşı zorlanırken… bu rahip Nowongpyeong ve Wukwandong savaşlarında mücadele etti!”
Yoo Sangah’dan da bu beklenirdi. Ben de Kore tarihi çalışmıştım ama bunları bilmiyordum.
[Hasır giyen bir takımyıldızı karakter “Yoo Sangah”ın sözlerinden etkilendi.]
Başımı salladım.
“Neyse, bu eşyalar onun gücüne sahip.”
“Gerçekten mi?”
“Vov, gerçekmiş!”
Jung Heewon ve Lee Hyunsung eşyaların bilgilerini görünce şaşırdılar.
“Peki Dokja-ssi, sen bunu nereden biliyorsun?”
“Heykelin önünde ellerimi birleştirdiğimde… bir anda gökten düştüler.”
“Ha? Yok artık…”
Bence de çok saçmaydı ama bazen saçmalamak gerekiyordu. Onları izlerken yalandan ciddiyet dolu bir ifade takındım.
“Sanırım bunları… Samyeongdang Güney Kore için bizzat gönderdi.”
“Ah…”
Bu “ah” tepkisi farklı anlamlarla doluydu. Onları yok sayarak konuşmaya devam ettim. Zaten dinleyip dinlememeleri önemli değildi.
“Kendi eşyalarını ülkeyi kurtarmak için bize vermiş olabilir, tıpkı zamanında Japonya’ya karşı savaştığı gibi. Neyse, hepimiz biliyoruz ki ülkemiz hiç iyi bir durumda değil.”
[Hasır giyen bir takımyıldızı sözlerinizden etkilendi.]
Karmaşa anlarında sahtekarlar hep kazanırdı.
“Bu garip dünyada böyle şeylerin olması sizce de normal değil mi? Belki Samyeongdang da o “takımyıldızları”ndan biridir.”
İlginçtir ki Yoo Sangah buna hemen inanmış gibiydi. Belki de beni küçük duruma düşürmek istemiyordu. Ancak o başını sallayınca Lee Hyunsung hemen kabullendi.
“Evet, öyle olmalı…”
Lee Hyunsung milliyetçi bir adamdı ve şu anda gerçek bir asker gibi görünüyordu. Öte yandan Lee Gilyoung meraklıydı.
Sadece Jung Heewon bana garip garip bakıyordu.
[Hasır giyen bir takımyıldızı sözlerinizden memnun.]
[Takımyıldızı ‘Adaletin Kel Generali’ günahlarınızı affetti.]
Bihyung gökyüzüne ‘ciddi misin?’ der gibi bakarken epey şaşkın görünüyordu.
Takımyıldızlarının gücü şöhretleriyle doğru orantılıydı. Dolayısıyla hikayelerinin bu şekilde yayılmasını çok seviyorlardı. Hangi takımyıldızı övülmeyi sevmezdi ki?
“Boncukları Yoo Sangah’a vereceğim. Sonuçta o Samyeongdang’ı iyi tanıyor.”
“Öyle mi? Alabilir miyim?”
“Bence Samyeongdang da buna memnun olacaktır.”
Doğrusu boncuklar pek de iyi sayılmazlardı. Bir sponsorun yıldız yadigarı kesinlikle değillerdi ama yine de B sınıf bir eşya olduklarını söylemek lazımdı. İkincil etkisi büyü gücünü artırmak ve büyü gücü yenilenme hızını yükseltmekti.
Jung Heewon kıskanç gözlerle Yoo Sangah’a bakarken konuştu, “Yoo Sangah çok şey biliyor. Okulda hiç başarılı olamadığım için Samyeongdang’ı daha önce duymamıştım.”
“Ah… şey… şey.”
“Şaka yapıyorum, şaka. Öyle bakma hemen.”
Jung Heewon’a döndüm. “Sana da bir şey getirdim.”
“Bana mı? Şu hasır mı?”
“Evet.”
“Yok, kalsın. Ne olursa olsun öyle bir şeyi giyemem.”
“Bir dene. Pişman olmayacaksın.”
Jung Heewon bir an tereddüt ettikten sonra hasırı giydi. Ne kadar iyi görünmeye çalışsa da bir dilenciye benzemişti.
[Yoldaşlığı seven bir takımyıldızı hareketlerinizden hoşlanmadı.]
[Arkadaşlığın değerini bilen bir takımyıldızı hareketlerinizden hoşlandı.9
Samyeongdang’ın yıldız yadigarları ‘Bambu Sopa ve Hasır Sandallar’ çıkmış olsaydı işler değişebilirdi ama şu anda onlara ihtiyacım yoktu.
Jung Heewon metro ekranında kendi yansımasını görünce kaşlarını çattı.
“Neden bilmiyorum ama… bir anda adaletin gücünü toplayabilirmişim gibi hissetmeye başladım.”
O hasır giyen kişinin adaletini ve iradesini güçlendiren bir eşyaydı. Jung Heewon için biçilmiş kaftandı.
“Samyeongdang mı demiştiniz? Bak kendimi kötü hissettim şimdi. Bundan böyle daha sıkı çalışacağım.”
[‘Adaletin Kel Generali’ bu durumdan memnun.]
[Size 100 para kadar sponsor oldu.]
Şakayla karışık söyledim.
“O halde ellerimizi birleştirip dua edelim.”
…..
Şaka yapmıştım ama Jung Heewon ciddi ciddi dua etti. Daha önce zehirli sisten etkilenmişti ve bir fare yerken mırıldandı.
“Peki kim parçaladı heykeli? Dokja-ssi olamaz, değil mi?”
“…”
“Dokja-ssi?”
“Hazırlanın. Yakında Chungmuro’ya varacağız.”
Karanlık tünele baktım.
Lee Gilyoung iletişim yeteneğini kullanarak bize rehberlik etmeye başlayalı 20 dakika olmuştu. Dongdae ve Chungmuro arasında 1 kilometrelik dümdüz bir yol olduğu düşünülürse o “şeyin” ortaya çıkma zamanı gelmişti.
[Yeni bir yan senaryo açıldı!]
İşte, beklediğim şey gelmişti.
“Geri çekilin.”
+
[Yan Senaryo – Hoş Geldin Hapishanesi]
Kategori: Yan
Zorluk: D-F
Tamamlama Koşulu: Zaman sınırı dolmadan hapishaneden kaçın.
Zaman Sınırı: 1 saat
Ödül: 300 P
Başarısızlık: ???
+
[Yan senaryo başladı!]
Belki de Yoo Jonghyuk bile bu senaryoda sıkıntı yaşamıştı.
Çünkü bu senaryo bir geridönen için en acı dolu tuzaklardan biriydi.
Yoo Sangah sordu.
“Hoş Geldin Hapishanesi mi? Bu ne böyle?”
Aslında sormasına gerek yoktu, birazdan öğrenecekti.
“Geliyor. Herkes aklına mukayyet olsun.”
Ben lafımı bitiremeden bir pus dalgası sardı vücudumu. Sis anında tüneli doldurdu. Etrafımdaki hiçbir şeyi göremez oldum. Tek gördüğüm şey çarpık bir manzaraydı. Uyuşturucu etkisi altındaydım sanki.
“Ihhh… Berbat bir şey bu!” Jung Heewon çığlık attı. Belki o benden farklı bir şey görüyordu.
「Dokja.」
Hiç duymak istemediğim ses. O unuttuğum sesi duydum bu halelerin arasında. Ben böyleysem ekip üyeleri daha da zorlanıyor olmalıydı.
“Bir gariplik var. Dokja-ssi! Orada mısın?
“Dokja-ssi! Dokja-ssi!”
O çarpık görüntüde ekip üyelerinin sesleri yavaş yavaş uzaklaşıyordu.
[Hoş Geldin Hapishanesi]
İnsanların travmasını deşen bir alandı burası.
「 Dokja, hiçbir şey görmedin. Tamam mı? 」
Manzara kayboldu, bir insanın yüzü karşıma çıktı. Havaya bakarken acı acı güldüm. Görmek istemiyordum.
[Özel yetenek ‘Dördüncü Duvar’ aktifleşti!]
[Yetenek etkisi nedeniyle Hoş Geldin Hapishanesi’ne karşı dirayet kazandınız.]
Zihnim rahatladığında o berbat his kayboldu.
[Gizli Plancı dirayetinize saygı duyuyor.]
[Size 100 para kadar sponsor oldu.]
[Meraklı takımyıldızları hatıralarınıza şahit olamadıkları için üzüldüler.]
Hapishanenin gücü zayıfladığında panikledim.
“Herkes sakin olsun. Derin nefesler alın.”
Hapishaneye kapılanlar zihinlerini kaybedip çıldırıyordu. Dolayısıyla buradaki en tehlikeli şey insanın yoldaşlarıydı. Yoo Jonghyuk sırf bu yüzden buradan tek başına geçmek istemiş olabilirdi.
“A-Asker Lee Hyunsung. Yanlış mı duydun?”
“Hatalıyım. Hatalıydım, Anne!”
“Ş-Şerefsiz!”
Çok geçti. Çılgınlıkla dolu çığlıkları duydum. Ancak herkes etki altında değildi.
“…Dokja-ssi?”
O anda Yoo Sangah’ı gördüm. Bileğine doladığı Samyeongdang’ın boncukları parlıyordu. Neyse ki işe yaramışlardı.
Ona yaklaştım.
“Dikkat et. Birazdan burayı paramparça edeceğim.”
Yoo Sangah gergin gergin başını salladı.
[Özel yetenek ‘Kötülüğü Yok Et Sv. 1’ aktifleşti.]
Kötülüğü Yok Et. Parayla alınabilecek Kötülüğü Def Et yeteneğinden bir seviye üstündü. Bu yeteneği Samyeongdang’ın heykelini parçaladıktan sonra elde etmiştim.
[Özel yetenek ‘Kötülüğü Yok Et Sv.1’ ‘Hoş Geldin Hapishanesi’ni devre dışı bıraktı.]
Gerçekten de etkiliydi. Kötülüğü Def Et yeteneğini almış olsaydım bu alanı dağıtmak epey zaman alacaktı.
Suuuu…
Sis dalgası geri çekilirken diğerlerini teker teker görmeye başladım.
“B-Bizler! Güney Kore ordusu olarak ulusumuza ve insanlarımıza sonsuza dek sadık kalacağız!”
“Ah… Ah… Anne.”
Tek bakışta yaşadıkları travmaları gördüm. Lee Hyunsung başını yere dayamıştı. Lee Gilyong ise dizlerinin üstündeydi ve titriyordu.
Önce Yoo Sangah müdahale etti.
“Lee Hyunsung-ssi? Gilyoung? Lütfen kendinize gelin!”
O esnada arkadan bir silah fırladı. Neyse ki çok hızlı olmadığından onu kolayca atlattım.
“Hepinizi geberteceğim.”
Jung Heewon kılıcını çılgınlar gibi savuruyordu. O kırmızı gözlerini görünce içim acıdı. Tehlikeliydi.
Peok!
Kadının boynuna arkadan güçlü bir darbe indirdim ve onu etkisiz hale getirdim. Samyeongdang’ın hasırını giydikten sonra sıkıntı yaşamayacağını düşünmüştüm ama Jung Heewon zihinsel anlamda beklediğimden de zayıftı.
“Yoo Sangah, Jung Heewon-ssi sana emanet.”
“T-Tamamdır!”
“Henüz bitmedi.”
[Yan senaryoyu tamamlamak için gereken koşulları sağladınız!]
[300 para kazandınız.]
Bu mesajların hemen ardından yaratıklar ortaya çıktı. Ektoplazmayı andıran sıvımsı şeylerdi bunlar.
8. sınıf Tayflar.
Hapishaneyi yaratan bunlardı. Beyaz Saf Yıldız Enerjisiyle hemen Hakiki İnanç’ı çektim.
Saak!
Neyse ki mücadele zor geçmedi. Zaten hapishane dağıldığı için tayfları halletmek basit işti.
[Tayf Taşı.]
Düşen taşları cebime koydum. Bunları toplamak lazımdı. Yoo Sangah sağ olsun diğerleri hızla toparlanıyordu.
“İ-İyi misiniz?”
Lee Hyunsung çabucak kendine geldi. Yaşananları duyunca başını şaşkınlıkla eğdi.
“Teşekkür ederim. Neredeyse size sorun çıkarıyordum. Dokja-ssi, minnettarım.”
“Lafı olmaz…”
“Ahh, başım…”
Lee Gilyoung’un başı ağrıyordu. Saçlarını sevdim. Gülümseyerek bana iyi olduğunu söylemeye çalıştı ama hala yaşadığı şeylerin etkisinde olduğu belliydi.
İleride loş bir ışık gördüm.
“Dokja-ssi, sanırım bitti,” dedi Yoo Sangah.
Bir an için endişelendim. Jung Heewon baygındı ve diğerleri güçlerini kullanabilecek durumda sayılmazlardı. Bu halde Chungmuro’ya girmek ne kadar mantıklıydı?
Ancak bir başkası bütün endişelerimi boşa çıkardı.
Karanlıkta bir kılıç parladı. Sadece bir tehditti bu, saldırmaya niyeti yoktu.
“Kimsiniz siz? Burası bizim avlanma alanımız, haberiniz yok mu?”
Girişteki loş ışıkların altında uzun kılıç tutan bir kız duruyordu. 17 yaşında gibiydi ve okul forması giyiyordu. İsmini saklamak istercesine başına kapüşon geçirmişti.
“Ah, bu kız!..”
Yoo Sangah onu hemen tanıdı. Ben de tanıyordum. Çünkü kendisi kitaptaki ana karakterlerden biriydi.
Daepong Kız Lisesi’nden geriye sağ kalan tek kişi, Lee Jihye. Yoo Jonghyuk’un kısa sürede Chungmuro’ya gitmek istemesinin sebebi de oydu.
“Tayfları indirdiniz mi?”
Lee Jihye elimdeki taşları görünce şaşırdı.
“Sen… Sadece Ustam onları yakalayabilirdi!”
Hemen yetenek kullandım.
[Özel yetenek, Karakter Listesi aktifleşti.]
[Karakter Bilgisi]
İsim: Lee Jihye
Yaş: 17
Takımyıldızı Sponsoru: Denizin Savaş Tanrısı
Özellik: Yaralı Kılıç İblisi (Nadir)
Özel Yetenekler: Kılıç Eğitimi Sv. 3, İblis Katili Sv. 1, Mutlak His Sv. 2, Hayalet Adımları Sv. 1
Damga: Deniz Savaşı Sv.1, Büyük Ordu Komutası Sv. 1
Genel Hünerler: Dayanıklılık Sv. 13, Güç Sv. 12, Atiklik Sv. 13, Büyü Gücü Sv. 9
Genel Değerlendirme: En yakın arkadaşını öldürdükten sonra ‘yaralı kılıç iblisi’ne evrilmiş bir şahıs. Sponsorunun size ve yoldaşlarınıza karşı bir yakınlığı var.
*’Başlangıç Paketi’ şu anda aktif.
Sıra dışı bir şey yoktu.
Denizin Savaş Tanrısı.
Beklendiği üzere Lee Jihye’nin sponsoru olmuştu. Gelecekte yaşanacak deniz savaşlarında bu kadın olmazsa olmazdı.
[Adaletin Kel Generali eski bir yoldaşla karşılaştığı için etkilendi.]
[Lee Jihye’nin sponsoru Adaletin Kel Generali’ni selamlıyor.]
Tünelde hafif bir rüzgar esti. Lee Jihye’nin saçlarına bakarken bir kez daha farkına vardım.
[Ana Senaryo #2 – Buluşma sona erdi.]
[Ödül ayarlanıyor.]
Evet, nihayet gelmiştik. Burası Chungmuro’ydu.
……
Magnec