Bölüm için teşekkürler<3
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
21. Bölüm Gölge Bekçisi - 2
Ekip iyi savaştı. Doğrusu biraz şaşırdım. Bilhassa Lee Hyunsung ve Jung Heewon ortama ağırlıklarını koydular.
Biz üçümüz önde, diğer üçlü arkadaydı. Mücadele başladıktan sonra bir dakika bile geçmeden birkaç fare yere yığılmıştı.
Lee Hyunsung bir başka fareyi hallettikten sonra yüzündeki teri silip konuştu. “Sanırım sağ kalacağız.”
Hünerler geliştiği takdirde kimse zayıf kalmayacaktı.
Yine de Lee Hyunsung’un mentalitesi bu dünya için bile özeldi. Normal bir insan yaratıklara karşı onun kadar rahat olmazdı.
Gelecekte ona Çelik Kılıç demelerinin bir sebebi vardı. Ancak beni asıl şaşırtan kişi Jung Heewon olmuştu.
“Düşündüğümden de basitti sanki?”
Belki de Kendo yeteneğiyle alakalıydı ama kılıcını her savurduğunda bir farenin ya bacağını ya da kuyruğunu kesiyordu.
“Haa!”
Jung Heewon parasının büyük bir kısmını güce yatırmıştı. Dirayeti buna istinaden zayıf kalmıştı ama tek hamleyle ortaya çıkardığı güç takdire layıktı.
Şaak!
Kılıcı müthiş bir edayla havayı yardı.
“Kahretsin, birini kaybettim! Lütfen!”
Konuşurken sesi titredi. Tek zayıf noktası dayanıklılığıydı.
Grrr!
Grup üyelerine körü körüne saldırmak yerine aralardan geçmeye çalışan fareler vardı. İçgüdülerini dinleyerek en zayıf olanlara saldırmaya uğraşıyorlardı.
“Bana bırak.”
Ancak yanlış rakibe denk gelmişlerdi.
Peeok!
Lee Gilyoung’un fırlattığı bir şey bir farenin başına çakıldı. Çocuk olduğu için darbe çok da etkili değildi ama yeterli sayılırdı. Diğerleri şaşkına dönen farenin işini bitirebilirdi.
Şuaak!
Yoo Sangah mızrağını farenin vücuduna sapladı. Fare birkaç kez kıpırdandı ve debelendi. Yoo Sangah anlamayan gözlerle baksa da mızrağı çekmedi.
Yer faresi nihayet enerjisini yitirince kaskatı kesildi.
Doğrusu Yoo Sangah’ın bu yeni gerçekliğe uyum sağlayamayacağını düşünmüştüm ama beni şaşırtmıştı. Normalde ondan beklediğim tepkiyi Han Myungoh veriyordu. Adam panik içindeydi.
“A-Aahhh…”
Diğer herkes mücadeleye kapılmışken bir adam arkada saklanıyordu. Saklanmayı bile beceremiyordu ve dizleri kan içindeydi.
Son fareyi de dikenle öldürdükten sonra ortama bir sessizlik çöktü. Dikeni sallayarak üstündeki kanları saçtım ve şöyle bir diğerlerine baktım. Han Myungoh dışında herkes ufak tefek yaralar almıştı ama büyük bir sıkıntı yoktu.
İlk zaferimiz muhteşemdi.
Yoo Sangah ve Lee Gilyoung yeer oturdular. Lee Hyunsung ise mızrağını yere saplayıp alnındaki teri sildi. Jung Heewon bölgedeki fare cesetlerini sayarken kaşlarını çattı.
“Dokja-ssi, kaç tanesini öldürdün sen?”
“Dört.”
“Peh, ben iki tanesini ancak öldürebildim.”
“Sanırım ben üçünü hallettim.”
Lee Hyunsung’un sözlerini duyunca gururum biraz kırıldı. Hünerlerimiz arasındaki farka rağmen adamdan sadece bir tane daha fazla fare öldürebilmiştim. Yeteneğimi kullanarak Lee Hyunsung’un hüner penceresine baktım.
+
[Karakter Bilgisi]
İsim
İsim: Lee Hyunsung
Yaş: 28
Takımyıldızı Sponsoru: Çeliğin Efendisi
Özel: Adaletsizliğe Sırtını Dönmüş Asker (Genel)
Özel Yetenekler: Bıçak Yeteneği Sv.2, Kamuflaj Sv. 1, Sabır Sv. 1, Adalet Hissi Sv. 1, Silah Eğitimi Sv. 1
Damga: Büyük Dağ İtişi Sv. 1
Genel Hünerler: Dayanıklılık Sv. 12, Güç Sv. 9, Atiklik Sv. 9, Büyü Gücü Sv. 6
Genel Değerlendirme: Hüner evrimi yaklaşıyor. Bu insan size güveniyor. Arkasındaki sponsor ise size temkinle yaklaşıyor.
*’Başlangıç Paketi’ şu anda aktif.
+
Hah, başlangıç paketi. Bu yüzden güçlüydü. Çeliğin Efendisi Lee Hyunsung’dan epey hoşlanmış olmalıydı.
Başlangıç Paketi bir kontratçının genel hünerlerinin ortalaması 10. Seviye’den düşükse kullanılabilen bir para paketiydi.
Silah Eğitimi’ni, başlangıçta işe yarayan bir yetenekti bu, öğrenmenizi sağlıyordu ve bütün hünerleri 1 Seviye artırıyordu.
Çoğu kontratçının takımyıldızları için bir nevi köle olduğu düşünülürse Lee Hyunsung gerçekten şanslıydı.
“Dokja-ssi, bir şey mi oldu? Pek iyi görünmüyorsun…”
“Ah, hayır. Öyle dalmışım.”
Biraz kıskanmıştım. Gerçi… alacak param vardı ama almadım. Hünerlerimin ortalaması 10’un üstünde olduğundan işime yaramazdı.
Kahretsin, Dokkaebi Çantası’nı biraz erken açmıştım.
“Fareleri toplayalım. Bugün için yiyeceği hazırlamamız lazım.”
“Şey… Nasıl pişireceğiz bu arada? Böyle yiyemeyiz ya?”
“Bir yolunu buluruz.”
Sanırım fazla sakin davranıştım. Ekip üyeleri sessizce bana baktı. İlk konuşan Lee Hyunsung oldu.
“Pardon ama bir şey sormak istiyorum.”
“Buyur?”
“Dokja-ssi, acaba… bu durumla ilgili bir şeyler mi biliyorsun?”
Oops, hata yapmıştım.
“Bu…”
Aniden romanda okuduğum geridönenler geldi aklıma, sonra da Yoo Jonghyuk’un sözlerini anımsadım.
Buydu işte. Bir geridönen böyle hissediyordu. Normalde başıma gelenler sadece geridönenlerin yaşadığı şeylerdi.
Bazı cevaplar geldi aklıma. İçimden bir his öyle dedi deyip geçiştirebilirdim ya da Yoo Jonghyuk gibi yalan söyleyebilirdim.
[Gizli Plancı vereceğiniz kararı heyecanla bekliyor.]
[Bazı takımyıldızları cevabınızı bekliyorlar.]
Ancak bir okuyucunun gözünden, verilecek en iyi cevap…
“A-Aahhh!”
Bir şey söylememi gerektirmeyecek bir durum yaratmaktı.
[Gizli Plancı verdiğiniz karara başını salladı.]
“Bir tane kalmış!” diye bağırdı Jung Heewon ve Lee Hyunsung koşmaya başladı.
Ancak saklanan fare onlardan hızlıydı ve diğer farelerden çok daha büyüktü.
“Y-Yardım edin!..”
Han Myungoh’u bacaklarından yakalayan yaratık onu tünele doğru çekti. Onlara yakın duran Yoo Sangah mızrağını savurdu ama Han Myungoh bir anda onu çekiştirince durum iyice kötüleşti.
“Yakala şunu!” diye bağırırken mızrağını uzattı Lee Hyunsung ama mızrak yere çarptı. Yer faresi iki kişiyi sürükleyerek kayboldu.
[Altın Başlığın Mahkumu bu can sıkıcı şahıstan hiç hoşlanmıyor.]
Jung Heewon kaşlarını çattı. “Ah… O herif yüzünden böyle bir şey olacağını biliyordum.”
“Üzgünüm, geç kaldım,” dedi Lee Hyunsung. Omzunu sıvazlayarak onu rahatlattım.
“Elden bir şey gelmezdi.”
“Peşlerine düşelim mi?”
Kayboldukları deliğe baktım. Sıradan bir delik değildi bu. Etrafında enerji vardı. Karanlık kasvetli bir hissiyatla kaplıydı.
Geri çekildim ve telefonu çıkardım. Şarjım %5 kalmıştı. Şafak vakti yiyecek almak isteyen bir insandan ödeme olarak telefon bataryası almıştım.
[Özel yeteneğiniz nedeniyle okuma hızınız arttı.]
Çok geçmeden aradığım yeri buldum kitapta.
[“Karanlığın Ucu” yer farelerinin yaşadığı yerdi ve ‘Kara Kök’ten yayılan bir çeşit yan bölgeydi. Oksijen yerine kara eteri ciğerlerine çeken yer fareleri “Karanlığın Ucu”na yakın oldukları takdirde büyüyüp gelişirdi…]
Az çok biliyordum bunu ama yeniden bakmam gerekmişti. Evet. Bu delik Karanlığın Ucu’nun girişiydi. Telefonumu cebime koydum.
“Dokja-ssi?” Lee Hyunsung bana hüsranla bakıyordu.
Başımı salladım. “Gireceğiz.”
“Ah, o zaman…”
“Ama grup halinde girmek çok riskli. Lee Hyunsung-ssi ve Jung Heewon-ssi, siz burada bekleyin. Bir şey olursa size haber veririm.”
Jung Heewon şaşırdı. “İçeri gerçekten… sadece Gilyoung ile mi gireceksin?”
“Gilyoung’u yetenekleri onları bulmamızı sağlayabilir.”
Kadın karşı çıkacakmış gibi ağzını açtığında elimi kaldırdım ve Lee Hyunsung’u çağırdım.
“Lee Hyunsung-ssi. Jung Heewon-ssi pek iyi durumda değil, onu sana emanet ediyorum.”
Lee Hyunsung söylemek istediğim şeyi anlamış gibiydi.
“Tamam.”
“Dur biraz, ben iyiyim!”
“Jung Heewon, öz güvenli olmak iyidir ama düşüncesizlik etmemelisin.”
“…”
Jung Heewon nefes nefeseydi. Hala zehirli sisin etkilerinden kurtulamamıştı.
Onları orada bırakıp Lee Gilyoung ile deliğe girdim. Yatay delik aşağı doğru bayır gibi iniyordu. Ancak içeri girdiğimizde doğrulabildik. Çok enteresandı.
Bunun sebebi Karanlığın Ucu’nun yaydığı büyü gücüydü.
“Buradan.”
Karanlık öyle derindi ki bir şey göremiyordum. Bu yüzden ilerlemekten başka çaremiz yoktu. Kara eter ışığı özümseyebiliyordu. Yani el feneri burada işe yaramazdı. Lee Gilyoung’un iletişim yeteneği olmasa yine para harcamam gerekebilirdi.
“Hyung, pardon ama,” dedi Lee Gilyoung. “Bilerek mi yaptın?”
“Ne?”
“O adam Noona’yı yakaladığında sen gitmelerine izin verdin.” (Noona erkeklerin onlardan büyük kadınlar için kullandıkları bir terim. Burada Yoo Sangah’dan bahsediyor.)
Bir an tereddüt ettim. Karanlıkta Lee Gilyoung’un parmak uçları bir garipti. Bunu nasıl bildiğini soracaktım ki Lee Gilyoung konuştu.
“O anda seni izliyordum, Hyung.”
O kısacık anda beni izlemişti. Korkunç bir çocuktu. Artık ondan bir şey saklamanın manası kalmamıştı.
“Evet, aynen öyle. Onları bilerek kurtarmadım.”
Berbat bir cevaptı ve zihnimde bir bomba patlamıştı sanki. Mesajlar akmaya başlıyordu.
[Mutlak iyi olan takımyıldızları acımasızlığınızdan hiç hoşlanmadı.]
[Gizli Plancı parlayan gözlerle size bakıyor.]
“Peki neden?”
“Fareler yüzünden,” dedim dürüstçe. “Fareler yakaladıkları avları hazineleriyle aynı yere götürüyorlar. Sadece yiyecek değil bunlar. Çok sayıda nadir şeyi topluyorlar. Mesela, eşyalar gibi. Ancak yuvaları öyle karmaşık yerlerde ki onları takip etmeden bulmak imkansız.”
Lee Gilyoung sessizce dinliyordu. Devam ettim.
“Farenin Han Myungoh’u kaçıracağını düşünmüştüm. Ancak Han Myungoh’un son anda Yoo Sangah’ı yakalaması… işte o beklediğim bir şey değildi.”
“O halde Noona’yı ya da Ahjussi’yi kurtarmak değil de eşyaları almak için mi girdin buraya?” (Ahjussi de erkeklerin büyük erkeklere hitap şekli. Burada Han Myungoh'tan bahsediyor.)
“Evet. Ne oldu, bu canını mı sıktı?”
“Hayır.”
Lee Gilyoung küçük eliyle parmağımı sıktı.
“Hyung, bir daha yalan söyleme.”
“…”
“Kötü biri olsaydın metroda beni kurtarmazdın. Sana inanıyorum.”
Lee Gilyoung çocuk gibi davranmıyordu ama hala bir çocuktu. Bilmiyordu tabii. Yetişkin olmak ile olgunluk aynı şeyler değildi.
[Bazı takımyıldızları çok etkilendi.]
[Size 200 para kadar sponsor oldular.]
Bu dünyada böyle çocukların “olgunluğundan” faydalanacak çok yetişkin insan vardı.
Delik düşündüğümden daha büyüktü ve içerideki yol epey uzayıp gidiyordu.
“Hyung.”
“Efendim?”
“Hyung, sen bir tanrı mısın?”
“Ne?..”
“Ya da ana karaktersindir belki?”
Çocuktan al haberi diye boşa söylemezlerdi. Onlar hikayelerin ve gerçekliğin tam olarak birbirinden ayrılmadığı bir dünyada yaşıyorlardı. Lee Gilyoung aslında sorduğu şeyin ne anlama geldiğini bilmiyordu.
“Ana karakter değilim ben. Aslında, hep ana karakteri kıskanmışımdır.”
“Ama yine de bu dünyayla ilgili bir şeyler biliyorsun, değil mi?”
Bir an düşündüm.
“Evet.”
“O zaman bir şey soracağım sana.”
“Sor bakalım, bildiğim bir şeyse cevaplarım.”
“Bu senaryoların hepsini tamamladıktan sonra… dilek dileyebilecek miyiz?”
“Dilek mi?”
Biraz aklım karıştı.
“Normalde böyle hikayelerin sonunda bir ödül olur. Bu hikayenin sonunda da öyle bir şey var mı?”
Karanlıkta, Lee Gilyoung titriyordu. Yüzündeki ifade annesinin öldüğü anda takındığı ifadeye çok benziyordu.
Bu yeni dünyaya uyum sağlayan insanlar başka şekillerde acı çekerdi. Bazısı çıldırır, bazısı aklını yitirir, bazısı da saçma bir iyimserliğe kapılırdı.
“Evet, var.”
Karanlık bir yerde olduğumuza sevinmiştim. Çünkü Lee Gilyoung şu anda suratımı görebiliyordu.
“Az kaldı, Hyung, geldik sayılır.”
Çevremizi saran siyah eter inceliyordu. Kara Kök yakınlarda olmalıydı. Gerildim ve dikeni kavradım.
[Bazı takımyıldızları nefesini tuttu.]
Yerden farelerin sesi geldi. Ses yaklaştıkça alan genişledi. Karanlıkta bir ışık gördüm; sanki biri ateş yakmıştı.
Sonra o ışığın ötesinde eski püskü bir kutu gördüm. Doğru yere geldiğimi anladığım an zihnimde bir mesaj yankılandı.
[Yan senaryo güncellendi.]
[‘Yer Faresi’nin Hazine Deposu’na giriş yaptınız.]
….
Magnec