Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

3. Bölüm Paralı Sistem Başlıyor - 2

Çevirmen: T4icho / Editor: T4icho

[Dokkaebi. İk kez ortaya çıktığında birisi öyle söyledi.]

Nedenini bilmiyordum ama ansızın bu cümle aklımda belirmişti. Duran metro treni, karnalık ortam… Bu detaylar bana bir yerden tanıdık geliyordu. Daha önce de metroların durduğu olmuştu ama çok nadirdi. Öyleyse bile nedeni neydi bu aşinalığın? Bir romanda okuduğum cümleler geldi aklıma… ama çok saçmaydı. Bu mümkün olamazdı!

O anda 3807 numaralı vagonun kapısı açıldı ve elektrikler geri geldi. Yanımdaki Yoo Sangah mırıldandı, “Dokkaebi mi?”

Başım dönüyordu. Yıllar yılı okuduğum roman ve şu anda yaşadığım gerçeklik iç içe geçerken tir tir titriyordum.

[İki küçük boynuzu, minik bir hasır matıyla o garip ve kabarık yaratık havada süzülüyordu.]

[Peri olamayacak kadar garipti, melek olamayacak kadar kötüydü ve bir iblis olamayacak kadar sakindi.]

[Bu yüzden ona ona ‘dokkaebi dendi.’]

Ve dokkaebinin ilk söyleyeceği şeyleri çoktan biliyordum.

[아#@!&아#@!..]

[아#@!&아#@!..]

Gerçek ve kurgu birbirine karıştı.

“Bu ne böyle?”

“Geliştirilmiş gerçeklik falan mı?”

Vızır vızır konuşan insanların arasında tek başıma farklı bir dünyaya fırlatılmıştım. Bu şüphesiz ki dokkaebiydi – Hayatta Kalmanın Yolları’nda binlerce hayatın karıştığı o trajedinin kapılarını aralayan dokkaebi.

Yoo Sangah’ın sesi beni düşüncelerimden uyandırdı. “İspanyolca’ya benziyor gibi. Bir konuşmayı denesem mi?”

Biraz şaşırmıştım ve sordum, “… Ne olduğunu biliyor musun? Ne yapacaksın, ondan para mı isteyeceksin?”

“Öyle değil ama…”

Tam o anda cümlenin düzgün Korece halini duydum. [Ah. Ah. Şimdi sesim iyi geliyor mu? Pardon, Kore patchi işe yaramadığı için biraz batırdım. Herkes beni duyabiliyor mu artık?]

Tanıdık bir dil konuşulunca insanlar rahatladı. İlk ayağa kalkan kişi takım elbise giyen iri bir adamdı, “Hey, ne halt ediyorsun sen?”

[Ne?..]

“Film falan mı çekiyorsunuz? Bu tren kalkmazsa deneme çekimine yetişemeyeceğim.” Yüzünü tanımadığıma göre pek bilinmeyen bir oyuncu olsa gerekti. Eğer oyuncu kadrosundan sorumlu bir yönetmen olsaydım sırf hırsı yüzünden bile onu çekerdim. Ne yazık ki şu anda adamın karşısında bir yönetmen yoktu.

[Ah, deneme çekimleri. Doğru ya. Bu da bir deneme çekimi sayılır. Hahah, küçük bir veri eksikliği yaşandı. Paralı sistem 19:00’da başlamasına rağmen daha yeni girebildim.]

“Ne? Ne diyorsun sen?”

[Şimdi, herkes bir sakinleşsin, tamam mı? Yerlerinize oturun ve güzel güzel beni dinleyin. Hepinize söyleyecek önemli şeylerim var!]

Göğsüme öküz oturmuş gibiydi.

“Ne? Çabuk in şu trenden!”

“Biri görevlileri çağırsın!”

“Bizden habersiz ne halt ediyor bunlar?”

“Anne, o ne öyle? Oyuncak mı?”

Şüphe yoktu. İşler tam olarak bildiğim gibi ilerliyordu. Buna karışmak istemiyordum… ama başka seçeneğimin olduğunu sanmıyordum. Buradaki inasnlar küçük ve tatlı görünen, bilgisayar tarafından yapılmışa benzeyen o yaratığı dinlemeyecekti. Yapabileceğim tek şey kalkıp gitmeye çalışan Yoo Sangah’ı durdurmaktı.

“Yoo Sangah-ssi, dışarısı tehlikeli, burada kal.”

“Ne?” Yoo Sangah’ın gözleri fal taşı gibi açıldı. Bir şaşkınlık anında konuşmuştum ama söylediğim şeyleri açıklamanın bir yolu yoktu. Daha doğrusu, açıklamama gerek yoktu.

[Haha, hiç susmayacaksınız, değil mi?]

Burada olayları benden çok daha iyi anlatabilecek başka bir varlık vardı.

[Size sessiz olun dedim.]

Dokkaebi’nin gözleri kıpkırmızı kesilince kendi gözlerimi kapattım. Bir şey tak etti ve metro sessizleşti.

“Ah, ah. Ah…” Yüzünü tanımadığım oyuncunun alnında büyük bir delik vardı. Demin konuşan adam kendi kendine bir şeyler mırıldanarak yere yığıldı.

[Bu bir deneme çekimi değil.]

Bir çatırtı sesi koptu. Bu kez ses, demin görevlilerden bahseden adamdan geldi.

[Bir rüya değil. Bir roman da değil.]

Bir, iki… Bazı insanların başları paramparça olunca etrafa kanlar fışkırdı. Bunlar daha demin dokkaebiye karşı çıkmış insanlardı. Ölenlerin arasında çığlık atan ya da ortalığı karıştıranlar da vardı. En ufak bir sorun çıkaran herkesin beyninde bir delik açılıyordu. Kaşla göz arasında metro can pazarına dönüştü.

[Bu bildiğiniz ve aşina olduğunuz ‘gerçeklik’ değil. Anlıyor musunuz? O yüzden kapayın çenenizi ve beni dinleyin.]

Metrodaki insanların yarısından fazlası öldü. Kan ve vücut parçaları, uzuvlar her yerdeydi. Artık kimse bağırmıyordu. Güçlü bir yırtıcının önünde duran ilkel maymunlar gibi dehşet içinde dokkaebi’yi izliyorlardı. Şaşırmıştım ve hıçkırıklar içinde ağlayan Yoo Sangah’ın omzunu sıkıca tutuyordum.

Bu gerçekti. Zihnimde duyduğum o garip mesaj, önümde duran dokkaebi ve can pazarına dönüşen bu tren…

[Bugüne kadar epey iyi yaşadınız, değil mi]

Engellilere ve yaşlılara ayrılmış bölgede oturan yaşlıca bir teyze dokkaebi’ye baktı.

[Nice zamandır bedavadan yaşıyordunuz. Ne cömert bir hayat, değil mi? Doğdunuz ve aldığınız onca nefese, yediğiniz onca yemeğe, sıçtığınız onca boka ve doğurduğunuz onca çocuğa rağmen bir kuruş ödemediniz! Hah! O ne güzel dünya öyle!]

Bedava mı? Metrodaki kimse bedavaya yaşamıyordu. İnsanlar hayatta kalmak için para kazanmaya çalışıyorlardı. Eve dönmek için bindikleri bu metro bile paralıydı. Ancak o anda, dokkaebi’nin sözlerine kimse karşı çıkamadı.

[Bunlar iyi günlerinizdi ve artık sona erdiler. Daha ne kadar bedavaya yaşamaya devam edebilirsiniz ki? Mutlu olmak istiyorsanız bedelini ödeyeceksiniz, bunu herkes bilir. Yanlış mıyım?]

Nefesi kesilen insanlardan çıt çıkmadı. Sonra o anda, biri dikkatlice elini kaldırdı. “P-Para mı istiyorsun?”

Böyle bir durumda kimin konuştuğunu merak ettim ama ilginçtir ki konuşan kişiyi tanıyordum.

“Yoo Sangah-ssi. Şu finans ekibinin Departman Müdürü Han değil mi?”

“… Evet, o.”

Buna şüphe yoktu. Klasik bir yalaka ve torpil makinesiydi. Yeni gelenlerin en görmek istemediği adamdı. İsmi Han Myungoh’tu. Peki bu adamın metroda ne işi vardı?

“İstediğin paraysa veririm. Al. Kim olduğumu görebilirsin.” Müdür Han insanların destekleyici bakışları altında iş kartını çıkardı. Bir grup teröriste karşı savaşan bir kahraman gibiydi. “Ne kadar istiyorsun? Bir milyon mu? İki mi?”

Bir alt şirketin departman müdürünün sahip olamayacağı kadar büyük paralardan bahsediyordu. Söylentilere göre Han Myungoh ana şirketin sahibinin en küçük oğluydu. Şimdi düşününce, bu gerçekten doğru olabilirdi. Şahsen ben cebimde o kadar çek taşımıyordum.

[Hmmmm, para mı vereceksin bana?]

“E-Evet! Üstümde fazla nakit yok… Ama buradan çıkmama izin verirsen istediğin kadar para bulurum sana!”

[Para, güzelmiş. Çoğu insanın kabul ettiği bir çeşit bitki lifi.]

Müdürün gözleri parladı. Gerçekten de yüzünde ‘Para her şeydir’ diyen bir ifade vardı. Ona acıyordum.

“Üstümde bu kadar va—“

[O uzattığın şeyler sadece sizin uzay zamanınızda geçer.]

“Ha?”

Bir an sonra ateşler kükredi ve müdürün elindeki çekler yanıp kül oldu. Adam çığlık çığlığa geri çekildi.

[O paranın evrensel bağlamda bir değeri yok. Bunu bir kez daha yapmaya kalkarsan yanan şey sadece o paralar olmaz. Beynini de tütsülerim.]

“Aaahhh…” Bir kez daha herkes korkuyla sarsıldı. Her şey romandaki gibi olduğu için akıllarından geçenleri çok rahat anlayabiliyordum.

[Burada ne haltlar dönüyor böyle!?]

Birazdan neler olacağını sadece ben biliyordum.

[Hooh, siz burada boş boş konuşurken borcunuz tırmanmaya devam ediyor. Neyse, evet. Burada durup yüz kez açıklayacağıma neden direkt olaya geçmiyorum? Parayı direkt siz kazanabilirsiniz bence.]

Dokkaebi’nin boynuzları anten gibi yükseldi ve vücudu trenin ortasına doğru süzüldü.

Bir an sonra bir mesaj yankılandı.

[#BI-7623 kanalı açıldı.]

[Takımyıldızları kanala girdi.]

Herkesin önünde ufak bir pencere açıldı.

[Ana senaryo geldi!]

+

[Ana Senaryo #1 – Değerin Kanıtı]

Kategori: Ana Senaryo

Zorluk: F

Başarı Koşulu: Bir ya da daha fazla varlığı öldürün.

Zaman Sınırı: 30 dakika

Ödül: 300 bozuk para

Başarısızlık Cezası: Ölüm

+

Dokkaebi saydamlaşıp bir sonraki bölgeye geçmeden önce hafifçe gülümsedi.

[O halde herkese bol şans. Sizden heyecan dolu ve ilginç bir hikaye görmek istiyorum.]

…….