Bölüm için teşekkürler
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
28. Bölüm Yer Sahibi - 1
Lee Jihye’nin peşinden Chungmuro’ya girdik. Yoo Sangah istasyonun parçalanmış ekranını görünce mırıldandı.
“Ortalık karışık gibi.”
Üçüncü tren hattından tırmanırken oturan insanları gördük.
[Chungmuro’ya giriş yaptınız.]
[Şu anda üçüncü senaryo aktif.]
[#GIR-8761 kanalı devrede.]
[#BIR-3642 kanalı devrede.]
Chungmuro’dan başlayarak senaryoların boyutu artıyor ve yayın yapan dokkaebi kanallarının sayısı yükseliyordu. Bundan böyle o saf Bihyung’un işi kolay olmayacaktı.
Bazı orta yaşlı adamlar bizi görünce el salladılar.
“Hey, küçük samuray. Yeni insanlar mı getirdin?”
“Evet.”
Küçük samuray. Sanırım Lee Jihye’nin arkasındaki sponsoru bilmeyen insanların ona böyle demesi şaşırtıcı değildi. Er ya da geç bu söylediklerine pişman olacaklardı. Lee Jihye yüzü ekşiyerek onlara baktı.
“Yine mi sarhoş oldunuz?”
“Hahahat! Dünya bu haldeyken içmeyip ne yapacağız?”
Orta yaşlı adamlar gayet rahat görünüyorlardı. Asker kamuflajları giydikleri için bu gayet normaldi. Buradaki durum Gumho İstasyonu’ndan tamamen farklıydı.
Her şey gerçek anlamda burada başlayacaktı.
“Peki şu arkadaşların tünelden mi gelmişler? Bak sen… epey paraları var desene?”
Orta yaşlı adamlardan biri Yoo Sangah’a döndü.
“Genç hanım, adınız ne? Güzel bir fiyata oda kiralamak ister misiniz?”
“Oda mı?”
“Haha, buradaki sistemi daha bilmiyorsunuz demek? Burası—“
Lee Jihye adamın lafını kesti.
“Ajusshiler, yeni gelenleri kandırmaya çalışmayın.”
“Huhuhu, zaten öğrenmeleri gerekecek. Burada hayatta kalmanın başka yolu yok…”
“Canınız yansın istemiyorsanız kaybolun.”
Lee Jihye’nin bu sözlerini duyunca konuşan orta yaşlı adamın beti benzi attı.
“Bu… gençler bugünlerde saygı maygı nedir hiç bilmiyor.”
“Hey, Kang-ssi. Dur artık.”
Orta yaşlı adamlar başlarını çevirdiler ve dördüncü tren hattının arkasına doğru kayboldular. Lee Jihye onlar gidince kılıcını kaldırdı.
“Sizi buraya kadar getirdim ama ben bebek bakıcısı değilim. Bundan sonra kendi başınızın çaresine bakacaksınız.”
Bu çocuk ne kadar kayıtsızdı böyle.
Etrafa baktım. Chungmuro. Üçüncü senaryo burada gerçekleşecekti ve kuralları bugüne dek gördüklerimizden tamamen farklı olacaktı.
“S-Siktir! Daha fazla yaklaşırsan seni gebertirim…”
Üçüncü metro hattının durağının orta yerinde bir adam duruyor, elindeki bıçağı sallayarak etrafındaki insanları tehdit ediyordu.
Hemen ayaklarının altında yaklaşık iki ila üç metrekarelik bir döşeme vardı ve etrafa yeşil ışıklar saçıyordu.
Yoo Sangah sordu. “Neden öyle bir şey yapıyor?”
“Bilmiyorum.”
Aslında sağlam bir tahminim vardı ama şu anda Yoo Sangah’ı korkutmak için henüz erkendi. Üçüncü metro hattında benzer şekilde bıçaklı tipler vardı ve orta yaşlı adamların aksine hepsi çaresiz görünüyordu. Onlara bakarken Lee Jihye’ye sordum.
“Yoo Jonghyuk burada mı?”
Gitmek üzere arkasını bize dönmüş olan Lee Jihye bu sözleri duyunca bir anda temkinle başını çevirdi.
“Kimsin sen?”
Şerefsiz Yoo Jonghyuk çoktan bu çocuğu berbat etmişti.
Gerçi, anlayabiliyordum. Denizin Savaş Tanrısı seviyesinde bir takımyıldızı bulmak zordu. Güney Kore çapında bile bu kalibrede sponsora sahip pek insan yoktu. Yoo Jonghyuk’un yerinde ben olsaydım ben de Chungmuro’ya gelir gelmez bu genç kadını yanıma çekerdim.
“Yoo Jonghyuk’un bir arkadaşıyım.”
“Arkadaşı mı? Bu nasıl olabilir?”
Lee Jihye bana şüpheyle baktı. Omuzlarımı silktim.
“Ona söylersen anlayacaktır. Nerede şimdi?”
“Ustam şu anda burada değil.”
“Öyle mi? Sıkıntı o zaman. Ona söylemem gereken bir şey vardı.”
Lee Jihye ihanete uğramış gibi çarpık bir ifadeyle bana baktı.
Ahh ah, Yoo Jonghyuk hakkında neler düşündüğünü biliyordum. Şimdiden ona Ustam demeye başlamıştık… bu gidişle onu yanıma çekmem kolay olmayacaktı.
Lee Jihye bir köşede oturan bir çocuğa seslendi.
“Hey, buraya baksana!”
“Eh? Efendim, evet!”
“Gözünü şu gruptan ayırma! Ben gidip Usta’yı bulacağım.”
Çocuk şaşkın şaşkın bizi süzdü.
“Kim bunlar?”
“Bilmiyorum. Usta’nın arkadaşları olduklarını söylüyorlar.”
Bu sözleri duyunca duraktaki insanların gözleri fal taşı gibi açıldı. Bize şaşkınlıkla ve hayranlıkla baktılar.
“Yoo Jonghyuk-ssi’nin arkadaşları mı?”
Çocuk bize doğru koşarken söyleyiverdi. Aşağı yukarı Lee Jihye ile aynı yaşta görünüyordu.
“Bu gerçekten doğru mu?”
Çocuğun berrak gözlerine baktıktan sonra normalde yalan söyleyemezdim. Ancak şu anda benimle alakalı normal olan bir şey kalmamıştı.
“Evet, kendisi iyi bir dostumdur.”
Son zamanlarda “normal” olmak nasıl bir şeydi hatırlamıyordum.
…..
Baygın haldeki Jung Heewon ile ilgilenirken bir yandan da çocuktan Chungmuro’yla ilgili bilgi toplyordum. Lee Jihye’nin yanında bu çocuk da Yoo Jonghyuk’un takipçilerinden biriydi.
“Bu nedenle onun peşine takıldık. Beni dinliyor musun?”
“Evet.”
Elbette doğru düzgün dinlemiyordum. Manyak Yoo Jonghyuk’un sözüm ona kahramanlık hikayeleri ilgimi çekmiyordu.
Çocuğun anlattığı şeylerin özeti şuydu.
“Üç gün önce, Yoo Jonghyuk ortaya çıktı ve bazılarınızı yaratıklardan kurtardı. Bu kadar, değil mi?”
Çocuk uzun uzun anlattığı hikayeyi tek cümleyle ifade ettiğimi duyunca kaşlarını çattı.
“O kadar basit değildi…”
Yoo Jonghyuk’a fazlasıyla hayrandı.
Aniden olağanüstü bir adam onları kurtarıvermişti. Peşine takılmaları gayet doğaldı. Ancak çocuğun bilmediği bir şey vardı. Yoo Jonghyuk iyi bir insan olduğu için kurtarmamıştı onu. Hayır, çocuğun yaşamasının tek sebebi o esnada şans eseri Lee Jihye’nin yanında olmasıydı.
“Merak ettiğim birkaç şey var da. Sorabilir miyim?”
Ben düşüncelere dalmışken Lee Hyunsung sakince sordu.
“Tabii. Dinliyorum.”
“Buradaki erzak durumu nasıl?”
“Şey, biraz utanç verici ama… ben de dahil bazılarımız bu konuda Jihye’ye bel bağlıyoruz. Jihye avlanıyor, sonra da Yoo Jonghyuk-ssi’den pişirmesini istiyor…”
Ne zaman bir defter tutmaya başladığını bilmiyordum ama Lee Hyunsung aniden defterini çıkarıp bir şeyler yazmaya başladı. Adam gerçek bir askerdi.
“Peki içme suyu?”
“Üst kattaki Yer Sahibi İttifakı’na su karşılığında yiyecek veriyoruz.”
“Yer Sahibi İttifakı mı?”
Doğruldum. İşte şimdi olay enteresan bir hale bürünüyordu. Çocuk tereddütle konuştu.
“Chungmuro bölgesini idare eden yer sahiplerinin kurduğu bir ittifak. Üst katları ele geçirdiler ve biz de onlara Yer Sahibi İttifakı demeye başladık.”
Chungmuro’nun Yer Sahibi İttifakı. Kitaptan bildiğim bir isimdi.
“Nasıl tipler peki?”
“Şey, yani ne desem bilemedim ki…”
Aslında sormama gerek yoktu. Eğer tahminlerim doğruysa “10 Şeytan”dan biri şu anda Chungmuro’daydı.
“Yer sahipleri işte.”
Bu cevap bazı açılardan doğruydu. Adamlar yer sahibiydi. Vergi toplayan bina sahiplerdi. O esnada Lee Gilyoung konuştu.
“Pardon, Hyung.”
“Ne oldu?”
“Tuvalete gitmek istiyorum.”
“Hemen mi?”
“Evet.”
Zamanlama beklenmedikti. Normalde Lee Gilyoung böyle şeyler söylemezdi. Sonra gördüm ki Lee Gilyoung’un hemen yanında oturan Yoo Sangah kıpkırmızı olmuştu.
“Şey, ben de gelebilir miyim?”
Yoo Sangah ve Jung Heewon’un Yaksu Durağı’nda “özel ihtiyaçlarını” giderdikleri anı anımsadım. Sanırım neler olduğunu biliyordum. Ancak Lee Gilyoung benden önce fark etmişti.
Yanımızdaki çocuk bizi duyunca konuştu.
“Tuvalet için eksi ikini kata çıkmamız lazım ama oraya girmek kolay olmayacak.”
“Neden ki?”
“Bence en iyisi kendiniz görün… Ben de yukarı çıkacaktım zaten, birlikte gidelim mi?”
“Gidelim.”
Cevap verdim. Elbette asıl amaç tuvalete gitmek değildi. Yukarı çıkıp birkaç şeye bakmam gerekiyordu.
Son zamanlarda Yoo Jonghyuk’un hareketleri kitapta okuduğum “üçüncü geridönüşünden” farklıydı. Dolayısıyla aradaki açığı kapatmam şarttı.
Birlikte üçüncü bodrum katına çıktık. Jung Heewon’u kucağımda taşıyordum çünkü kadın hala baygındı.
“Oh, yeni yüzler geldi demişlerdi. Odalara bakmaya mı geldiniz?”
Dördüncü metro hattının yanındaki asansörün orada orta yaşlı bir adam duruyordu. Çocuk adamın sözlerini duyunca başını iki yana salladı.
“Ah, pardon. Üst kata çıkıyorduk…”
“Eh, yazık oldu. Dikkat edin.”
Orta yaşlı adam tereddüt etmeden elini salladı. Yoo Sangah orta yaşlı adam uzaklaşırken gözleriyle onu takip etti ve sordu.
“Şey, bu arada… “oda” dedikleri şey ne? Bildiğimiz odalardan farklı olduğu kesin.”
“Gayet basit.”
Çocuk kare şeklinde bir döşemeye işaret etti.
Bu döşemelerden üçüncü metro hattının orada da vardı. Birkaç metrekare büyüklüğünde olan yeşil döşemeler. Detaylara bakınca döşemenin hemen üstünde bir şeyler yazdığını gördüm.
[Yeşil Alan 0/1]
“Senaryonun adı “yeşil alan” ve bu döşemelere “oda” diyoruz.”
Döşemenin yanında iki adam birbiriyle mücadele ediyordu. Döşeme uğruna savaşıyorlardı. Bu kez Lee Hyunsung sordu.
“İyi de neden? Neden döşeme için dövüşüyorlar?”
Çocuk kaşlarını çattı ve tereddüt etti. Bize bundan bahsederse kendini tehlikeye atmış olacak ki gibi bakıyordu.
“İkinci kata çıktığımızda anlarsınız.”
Üst katlara çıkarken odalar için yapılan mücadelelere tanık olduk. Oda numaraları farklıydı. Bazı küçük odaların üstünde (0/1) yazarken diğer büyük olanlar (0/7)’ye kadar çıkıyordu. Muhtemelen bu sayılar odanın kapasitesini ifade ediyordu.
Etrafa şöyle bir bakarken sordum, “Eksi üçüncü kattan eksi birinci kata kadar olan bölgenin tamamı Yer Sahibi İttifakı’na mı ait?”
“Evet. Burada ufak tefek ekipler de var ama kimse onlar kadar güçlü değil.”
Chungmuro’nun asıl altyapısı eksi ikinci ve birinci katlarda bulunuyordu ve tek bir ittifak o bölgeleri ele geçirmişti.
“Yoo Jonghyuk hiçbir şey yapmadı mı? Hani seni kurtarmıştı?”
“Şey…”
Çocuk bu sözleri duyunca başını eğdi. Bir an hiç konuşmayacak sandım ama az sonra ağzını açtı.
“Bize kendi başımızın çaresine bakmamız gerektiğini söyledi…”
Tabii ya. Yoo Jonghyuk’un bunu demesi beni hiç şaşırtmadı. Belki de Yoo Jonghyuk en başından beri onlara “beni takip edin” diye bir şey söylememişti. Hayır, muhtemelen bu ufaklıklar Yoo Jonghyuk’un gücünü görünce ona hayran kalmış ve peşine takılmışlardı. Yazıktı.
Çok geçmeden eksi ikinci kata ulaştık. Çocuk belirgin şekilde gerildi.
“Bundan sonra dikkatli olmamız lazım.”
Eksi ikinci katta aşağıdaki katlara kıyasla daha fazla oda vardı. Ayrıca kimse birbiriyle dövüşmüyordu. Tam aksine, insanlar keskin gözleriyle yeşil alanları koruyordu.
[Yeşil Alan 7/7]
İnsanların yanından geçerek tuvaletlerin olduğu kısma yöneldik.
“Ah… Niye durduk?”
Tuvalete az mesafe kalmışken aniden duraksadık. Önümüzde bir grup insan geçişi kapatmıştı.
“Geçelim hadi.”
Derken insanları itmeye başladım.
“Pildu-ssi! Yalvarırım kabul et! Bir daha yapmayacağım!”
“Lütfen, lütfen bir gün daha kalmama izin ver. Borca girsem bile ödememi yapacağım!”
Kalabalığın başında telaşlı insanlara bakan bir adam vardı.
“Hey, çekilin. Çekilin hadi.”
Tam karşıda Yer Sahibi İttifakı’ndan olduklarını düşündüğüm insanlar toplanmıştı. Hissedebiliyordum. 10 Şeytan’dan biri buradaydı. Kitapta okuduğum karakter tasvirini anımsayarak önümdeki insanlardan hangisinin o Şeytan olduğunu anlamaya çalıştım ama kolay değildi.
Çünkü hepsi birbirine benziyordu.
Başımı salladığım sırada biri bacağımı çekiştirdi. Lee Gilyoung. Tehlike hissedince çocuğu kendime doğru çekmeye kalkacaktım ki biri onu itti.
“Ah.”
Lee Gilyoung dengesini kaybedip yere düştü.
[Karakter ‘Lee Gilyoung’ özel mülke izinsiz girdi!]
Aniden ortalık buz kesti ve Yer Sahibi İttifakı’ndan bazı tipler Lee Gilyoung’a sertçe baktılar.
“Bu çocuk ne halt ediyor?”
Neredeyse aynı anda kalabalık çığlık çığlığa onlara yol verdi.
“Şaka mı bu?!”
“Ç-Çekilin! Çabuk!”
Orada değillermiş gibi hızla kırmızı çizgilerin arkasına çekildiler. Bir adam sınıra baktıktan sonra Lee Gilyoung’a döndü.
“Hmm. Kayboldun herhalde. Nerede olduğunun farkında mısın?”
“Tuvalete gidiyordum ama?”
“Tuvalet mi? Hahaha, teker teker gelsenize yahu. Bu arada, çocuk… annen baban nerede?”
“Ha?”
“İnsanların mülküne izin almadan giremeyeceğini öğretmediler mi sana?”
İnsanların mülkü. Ah, doğru olmalıydı.
Adam Lee Gilyoung’un başını sıvazladı.
“Bilmiyorsun demek. Tamam, sana öğreteceğim.”
[Karakter ‘Gong Pildu’ ‘Silahlı Bölge Sv. 3’ü aktif etti!]
Fırıldağı andıran bir ses yükseldi ve mitralyözü andıran altı namlulu küçük silahlı taretler ortaya çıktı.
[Karakter ‘Gong Pildu’ özel mülküne izinsiz giriş yapıldığı için 500 para istiyor.]
[İstediği miktarı vermezseniz ortaya çıkan bütün silahlı taretler anında ateş etmeye başlayacak.]
Adam konuştu.
“Paramı ver.”
Taretler aynı noktaya nişan almıştı. Şaşıran Lee Gilyoung doğruldu ve çekilerek yanıma geldi. Adam beni görünce güldü.
“Ah, demek bakıcısı sensin. O halde paramı senden alacağım.”
Adamın uzattığı ele bakarak gülümsedim.
Yoo Jonghyuk, ne komik adamsın. Bu şerefsizleri öylece kendi hallerine mi bıraktın?
…..
Magnec