Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

52. Bölüm Sünger

Çevirmen: Tomato / Editor: Tomato

 

Zend kazandıktan sonra, yavaş adımlarla tribünlerdeki yerine doğru yürüdü. "Hayır, bakmayacağım." İçinden ona kötü şeyler söyleyen kıza o kadar çok bakıp hava atmak geliyordu ki, kendini tutamıyordu. Ama bakmayacaktı. Tüm maçları kazandığı zaman bakacaktı, başka türlü olmazdı.

E Sınıfı'ndaki çocuklar hemen Zend'in yanına geldiler. "Efsane ezdin Zend! Kardeşim olduğunda böyle mutlu olmamıştım!" Zend'e rakiplerini tanıtan çocuk coşkuluydu.

Zend güldü. "Hehehe, çok havalıydım, değil mi?"

Zend konuşunca onu dinlemek için diğerleri sustu. Aynı sınıftaki bir kız konuşmaya girdi. "Şey, son söylediğini söylemeden önce daha havalı olduğunu düşünüyordum."

Zend düşünmeye başladı. Havalı olduğunu söylemesinin neyi kötüydü? "Neyse, sonraki maçım ne zaman?"

Zend'e rakiplerini tanıtan, E Sınıfı'nın sınıf başkanı olan çocuk, konuşmaya başladı. "Ee, bu yarışma uzun değil. Bu yüzden yarın C Sınıfı'nın temsilcisi ile maç yaptıktan sonra aynı gün, A Sınıfı ile maç yapacaksın ve bitecek. Yani Liga ile."

Zend başını salladı, dinlenmek için odasına gitmek istiyordu. "Yani bugün başka maçım yok." konuştu.

Sınıf başkanı onu onayladı. "Aynen öyle, dinlenmek istiyorsan git ve dinlen."

Zend tekrar başını salladı ve okuldan dışarı çıktı. Yavaşça dairesine doğru yürüdü, gerçekten yorulmuştu. Fiziksel olarak pek bir şey yapmamıştı ama, zihinsel olarak yorgundu. Savaşmak bir insanı çok yoran bir şeydi.

Bir anda, üzerinden büyük bir gölge geçti. Zend'in Güneş ile olan bağı koptu. "Bu da ne?!" Zend kafasını kaldırmasıyla, iki devasa kanat gördü. Bu bir ejderhaydı!

"Vay canına!" Zend gözünü ondan alamıyordu. İlk kez gerçek bir ejderha görüyordu.

"Büyüleyici, değil mi?" Saga çocuğun arkasından yaklaşarak omzuna elini koydu. O da aynı şekilde uçmakta olan ejderhaya bakarak konuştu.

"O vahşi bir ejderha mı?" Zend merakla sordu, ama hemen gözüne güneş ışığının gelmemesi için elleriyle gözlerini siper etti, ejderha kocamandı ama hızlıydı ve üzerlerinden geçmişti. "Mükemmel bir ejderha."

"O mu mükemmel? Bir safkan bile değil, hmph." Ranon Zend'in duyamayacağı bir şekilde konuştu.

"Hayır, bak, üzerinde oturan bir adam var." Saga eliyle giden ejderhayı gösterdi. "O bu ejderhanın yoldaşı olmalı. Ama ejderhalarla yoldaş olmak zordur, hem kendini kabul ettirmelisin, hem de ona ondan üstün olduğunu kanıtlamalısın. Büyücüler genelde bu tercihi yaparlar. Ben de çok ejderha bir yoldaş istedim ama hiçbiri beni kabul etmedi."

Zend'in kalbi tekledi. Ejderhadan üstün olan adam, kim bilir ne kadar güçlüydü! O açıkça ejderhadan daha da heyecan vericiydi. "Saga, o ejderha tahminen kaçıncı seviye?"

Saga biraz düşündü. "En azından on üç ya da on dört seviye olmalı."

Zend en azından on beş, büyük ihtimalle daha yüksek seviye olan bir büyücüyü hayal etti. Öğrendiğine göre büyücülerin gücü seviyeleri ilerledikçe ölçülemez hale geliyordu. Çok güçlü bir savaşçı kılıcını çekip bir orduya dalabilirdi, ama çok güçlü bir büyücü elini sallayarak bu ordunun iki katı büyüklüğünde bir ordu oluşturabilirdi. Bu herkese göre daha avantajlıydı.

"Acaba bir gün ben de o adam kadar güçlü olacak mıyım?" Zend mırıldandı.

Saga çocuğun başını okşadı. "Bu şekilde gidersen ondan daha güçlü bile olabilirsin. Ben de bunu söylemek için geldim, maçın çok etkileyiciydi. Rakibin güçlü noktasıyla ona saldırdın, bu gerçekten iyiydi."

"Teşekkürler." Zend alçak gönüllü bir şekilde teşekkür etti.

"Sanırım odana gidiyordun, ben de odama gideceğim. Gel beraber gidelim." Saga çocuğu hafifçe ittirdi.

Zend onu onayladı ve beraber odalarının olduğu binaya doğru yürümeye başladılar.

Zend'in odasının önüne geldiler. Zend odasına girdi, Saga'ya döndü. "İstersen gel, sana bir çay ikram edeyim." Zend evde tek başına kaldığı zamanlarda, içecek bir şeyler aramaya başladı. Çayın meditasyon için de faydalı olduğunu öğrenince yapımını öğrendi ve her gün çay içmeye başladı.

"Birazcık alırım." Saga başını salladı ve yavaş adımlarla dairenin içine girdi. Uzun, siyah saçlarını bugün bağlamamıştı. Saçları sırtını geçip beline kadar uzanıyordu.

Zend hemen içeri gitti, üstünü değiştirdi, çay yaptı ve iki bardağa koyup tepsiyle mutfaktan çıktı.

"Buyrun." elindeki tepsiyi ilk başta nazikçe karşısındaki Saga'ya uzattı ve sonra da onu masaya koyarak, kendi bardağın aldı, koltuğa oturdu. Çayından bir yudum aldı.

"Saga, uzun zamandır sormak istediğim bir şey var." Zend Saga'ya baktı, çayıyla beraber artan yorgunluğuna aldırmadan devam etti. "Sen büyük, zengin ve güçlü bir aile olan Fungyuo Ailesi'nden geliyorsun değil mi?"

Saga onu başıyla onayladı. Zend de devam etti. "Fungyuo Ailesini terk ettin. Bundan pişman değil misin?"

Saga, her zamanki haliyle, yani nazik ve güzel bir şekilde gülümsedi ve çayını yudumladıktan sonra konuşmaya başladı. "Hiç değilim. Fungyuo bir ülke oldu, evet. Ama onlar lanet zenginlerden başka bir şey değiller. Diğerlerini düşük görüyorlar, Tanrı'nın kendilerini yaratırken özendiğini düşünüyorlar. Onlarla birlikteyken kalbim rahat değildi. Ama şimdi çok rahat. Belki Beyaz Taç Fungyuo kadar zengin değil, ama bu önemsiz. Benim burada çok sevdiğim dostlarım var. Hayat onlarla güzel, parayla değil. Gerekirse onlarla birlikte sokakta bile yaşarım."

Zend ona hayran olmuştu. Sokaklarda yaşamanın ne demek olduğunu en iyi kendisi bildiği için, zorluğunu da biliyordu. "Vay canına. Saga, ben senin bunları yapabildiğin için çok güçlü olduğunu düşünüyorum. Sanırım ben olsam oradan ayrılamazdım, bu
çok asilce bir hareket." Zend konuştu, Saga ona gülümsedi ve kıkırdayarak onu yanağından öptü. "Teşekkürler genç adam. Sen sokaklarda tek başına daha küçükken bile yaşayabildiğin için benden daha güçlüsün."

Zend Saga onu öpünce çok iyi hissetti. İçi mutlulukla doldu. Onu böyle mutlu edebilecek, daha önce tatmadığı ne vardı? Biraz düşündü, sonra da aklına gelen tek bir şey vardı. Sevgi.

Zend esnedi, Saga da onu zor durumda bırakmayıp gitmesi gerektiğini düşündü. "Hadi o zaman, ben gideyim. Bir dahakine de sen benim daireme gelirsin."

Zend başını salladı ve kendini anında yatağa attı. Attığı gibi de uyudu, daha Saga gitmemişti bile.

"Bardakları unuttu sanırım, neyse, gerçekten yorgun olmalı." Saga onu uyandırmamak için sessizce konuştu ve bardakları alıp mutfağa götürmek için tepsiye koydu.

Bardakları mutfağa götürüp yıkadı, tam gidecekti ki dikkatini bir yazı çekti. Bir kapının önünde, "Çalışma Odası" yazıyordu.

"Nasıl çalışıyor acaba?" Saga merakına yenik düştü ve odaya girdi. Bembeyaz tene sahip elleri daha önce pek böyle izinsiz şeyler yapmadığı için titriyordu.

Oda küçük bir odaydı, Saga kendi dairesinde bu odayı kiler olarak kullanıyordu. Duvara montelenmiş bir şey gördü, inanamadı.

"Bu bir Vuruş Süngeri!" hemen duvardaki yuvarlak şeyin yanına gitti. "Yuh! Ne kadar yıpranmış!" Saga inanamadı. Vuruş süngeri yüksek seviye savaşçılar tarafından kullanılan bir savaşçı eşyasıydı. Fiziksel olarak güçlenmek isteyen insanlar, bu süngere vuruyorlardı. Ama insanı çok yoruyordu, hatta bir tanesini yıpratmak bile yıllar alabiliyordu. Ama açıkça görülüyordu ki, bu sünger çok kullanılmış ve yıpranmıştı. Sünger için karşıdakinin seviyesinin hiçbir önemi yoktu. Büyülü bir eşya olduğundan, hem karşısındakinin seviyesine göre dayanıklılığını değiştiriyordu, hem de  çok pahalıydı. İsmi süngerdi ama, gerçekten sert bir cisimdi.

Saga hemen Zend'in yanına gitti, ellerine baktı. Çocuğun ellerinin üst derisi, resmen sert bir şeye dönüşmüştü ve nasırlaşmıştı!

Saga ona hayran kaldı. "Bu yaşta bu irade..."

Gidip içeri girdiği belli olmasın diye çalışma odasının kapısını kapatmak istedi, ama kapının yanlışlıkla değmesi sonucu yere düşen yaklaşık on tane Vuruş Süngeri yere yığıldı. Ama Saga'yı şok eden asıl bu değildi, onun ağzını açıp, kendini kaybedip yere düşmesine sebep olan şey, yere düşen tüm süngerlerin bir yüzünün patlamış olmasıydı!

***

1109