Yanlız kabul etmese zend ne göt olur ha
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
295. Bölüm Kışkırtma (2)
‘’...’’ Ankoa Zend’in söylediklerini dinlerken, konuşmayı başaramamış gibi görünüyordu. Öyle sinirlenmişti ki, yüzü şu an kıpkırmızı olmuştu. Dişlerini o kadar sıkıyordu ki, Zend’in ağzından çıkanlar onun kulağına ulaşmaya devam ederse dişleri kesin kırılacaktı. Gözleri öfkeyle seğiriyordu ve ellerini yumruk yaptıktan sonra, dışarıdan belli olacak şekilde titreyecekleri kadar sıkmaya başlamıştı onları. Tırnakları kısa olmasına rağmen avuç içine girmişti ve kan damlaları sırayla ellerinden süzülüyordu, aynı zamanda Zend’e saldırmak için içi içini yiyordu ancak bunu yapamıyordu, Zend’e karşı ölümüne kin duyuyor olsa da bir şey yapamıyordu! Onu üzen de buydu zaten, o kadar öfkelenmesine rağmen ancak beklemekle yetinebiliyordu, bu acayip sinir bozucu bir şeydi. Zend onun biraz sonra patlayacağını görmüştü, ama bunu durdurmak gibi bir niyeti yoktu. Onu iyice öfkelendirmeye devam etmeliydi, böylece Ankoa, kendini tutamayarak Zend’e saldıracaktı.
‘’Hey, Kardeş Ankoa, neden bana cevap vermiyorsun?’’ dedi ve sıcak bir şekilde gülümsemesinin ardından, Ankoa’ya bakarak beklemeye başladı. Bu şekilde samimi davranması, Ankoa’nın sinir seviyesinin iyice artmasına neden oluyordu, farkındaydı bunun.
‘’...’’ Ankoa, hala Zend’e bakarak dişlerini sıkmakla yetiniyordu, yetinmek zorundaydı. Burada Zend’e saldırması çok kötü şeyler doğurabilirdi.
‘’Ah, yoksa bana hala kızgın mısın? Hey, onları Büyülü Yaratık Sıradağları’na gönderirken böyle bir riskin olduğunu biliyordunuz, değil mi? Sonuçta onlar da beni öldürmeye çalıştı, hatta şu büyük olan eleman bana herkesin önünde işkence edebilmek için, ben yakalandığım zaman birkaç ay boyunca kendime gelmemi bekledi. Daha sonra ise benim ayıldığımı görünce ellerimi bağlayıp, Tigrund Ailesi’nin kampından aldığı herkesi bir alanda topladı ve eline bir bıçak geçirip, derimi kesmeye çalıştı. Ama ne yazık ki, benden büyük olmasına rağmen benden yüksek seviyede değilmiş… Her şey karşılıklıydı yani, onlar beni öldürmeye çalıştı ve ben de onlara aynı şekilde karşılık verdim. Aramızdaki tek fark, başarılı olan taraf ben oldum, onlar ise başarısız oldu. Ben başarısız olsam beni öldüreceklerdi, değil mi? Hatta amaçları, bana önce iyice bir işkence etmek, sonra da hayatımı sonlandırmaktı. Ama ben onlar kadar acımasız olmadım ve onları hızlıca öldürdüm, küçük olan kardeşte biraz oyalandığım doğru tabii, ama o da sadece birkaç dakika kadar sürdü. Üstelik ben… O günlerde, ciddi anlamda işime yarayacak işkence tekniklerini biliyordum. Onların üzerinde bunları kullanmam büyük bir merhametti aslında… Bana böyle düşmanca davranman beni gerçekten üzüyor…’’
‘’K-K…’’ Ankoa birkaç saniyeliğine konuşmaya çalışsa da, ancak kekelmeyi başarabilmişti çaresizce. Alnından akmaya başlamış olan terler kaşlarını aşarak aşağı inmeye başlamıştı bile, kaşları çoktan tamamen ıslanmıştı. Biraz daha bekledikten sonra, zorlanarak devam etti. ‘’Kapa… Çeneni… Artık…’’ dedi ve Zend’e, ona tahammül edemiyormuşçasına bakmaya başladı.
‘’Efendim?’’ Zend, şaşkın bir yüzle sordu hızlıca, Ankoa ona seslendikten sonra. Aynı zamanda etrafta birileri yoktu, Zend enerjisiyle sürekli gelen geçeni kontrol ediyordu o anda. Tabii Era’ya da bunu yapmasını söylemişti biraz önce, yani şimdi yalnızlardı. Tabii kendini gizlemeyi iyi bilen biri şu anda onları dinliyorsa yapacak bir şeyleri yoktu, sonuçta Era’nın da Zend’in de bir hissetme sınırı vardı. Kendini gizlemekte başarılı olan birini hissetmelerinin yolu yoktu muhtemelen, bu da deneyimden geçiyordu. Enerjisini gizlemiyor olan birini Era Zend’e göre daha uzaktan hissedip fark edebilirdi, ancak kendini gizleyen birini hissetmek için şu anlık deneyimi yeterli değildi Era’nın. O genellikle avını gözleriyle belirledikten sonra saldırıya geçiyordu, Zend’e anlattığına göre, ürkek hayvanlar enerjisini gizlemekte pek iyi olduğu için onları enerjisiyle bulma konusunda iyi olduğu söylenemezdi. Era’nın iyi olduğu yer, genellikle kendi enerjisini gizleyerek saldırmak oluyordu, gizleneni bulmak avın işiydi.
‘’Ben mi çenemi kapatayım? Eh, gerçekten çok acımasızsın Kardeş Ankoa… Ben sadece kardeşlerinin nasıl öldüğünü söylüyordum, sen de bana bundan dolayı kızgınsın, değil mi? Tabii onları yıllardır göremiyorsun, özlemişsindir, kardeşlerini kaybetmek kolay değil, haklısın. Ama onların kafasını kesmesem de olmaz--’’ Zend lakayıt bir şekilde, yüzsüzce konuşmaya devam ederken bir anda Ankoa iyiden iyiye küplere binmeye başlamış, yüzüğünden bir kılıç çıkarmış ve Zend’e doğru savurmuştu.
‘’Sana susmanı söyledim!’’ diye bağırdı genç adam, karşısında endişesiz bir şekilde bekleyen kardeşlerinin katiline doğru bakarken.
‘’Hey hey,’’ Zend ise hızlıca kılıcı savuşturmasının ardından, hafifçe gülümseyerek Ankoa’ya bakmıştı tekrardan. ‘’Kardeş Ankoa,’’ dedi, planının tamamen yolunda gitmesinden dolayı keyif alırken. ‘’bana gerçekten de Fozre Ailesi’nin malikanesinin içinde saldırmayı düşünüyor musun? Bunun ağır sonuçları olabilir bak, unutma…’’ dedi ve gülmeye devam etti.
‘’Sonuçları… Umrumda değil!’’ Ankoa öfkeli bir şekilde kılıcını tekrardan savurdu Zend’e. Zend olabildiğince bekledi, tüm gücüyle kaçıyormuş izlenimi vermeye çalıştığı için şu anda Ankoa’ya, ona karşı şansı olduğuna dair birkaç ipucu vermesi gerekiyordu. Bu yüzden ucu ucuna kaçıyordu, onun hamlelerinden. Aynı zamanda yüzündeki gülümsemeyi soldurmuştu bir anda, zorlanıyormuş gibi görünmeliydi şu anda. Ancak böyle, Ankoa’yı, kendi gücünün onun başa çıkabileceği seviyede olduğuna ikna edebilirdi. Bu şekilde de Ankoa onunla savaşmak için, malikanenin dışına çıkacaktı… Daha önce de düşündüğü gibi, şu an malikanenin içinden kaçıramazdı onu, gerçi, Ankoa’yı bayılttıktan sonra büyüsüyle hızlıca onu gönderebilirdi bir yere, ama yine üstüne çok fazla dikkat toplanmış olurdu. Çünkü Ankoa, biraz önce birlikte olduğu kişilere muhtemelen Zend’i uyarmaya gittiğini söylemişti. Eğer böyle söylemediyse de Zend ile ilgili bir şey yapmaya gittiğini söylemişti, Ankoa bir anda ortadan kaybolduğunda da insanlar merak edecekti; bu çocuk Zend ile görüşmeye gittiği zaman nasıl bir anda malikanenin içerisinde ortadan kaybolurdu? Zend bunu yaparsa, Dustin’e, Fozre Malikanesi gibi büyü ve bariyerle korunan bir yerden, bir şekilde birini büyüyle çıkarabileceğini göstermiş olurdu ve büyüsünün en önemli özelliklerinden birini bir nevi açığa çıkardı. Bunu Dustin’e göstermek istemiyordu, geçen sefer girdiğinde Fozre Malikanesi’ne, gittiği odadaki büyüler kaldırılmıştı. Oraya girmiş olması Dustin’i şüpheye düşürmemişti yani, şanslıydı bu konuda… Zaten o odadaki bariyerlerin kaldırılmış olduğunu anlasaydı Zend, oradan hiçbir şeye bakmadan direkt olarak çıkardı. Ama ne yazık ki, işleri pek yolunda gitmemişti…
‘’Oh, bu yakındı… Kardeş Ankoa, benimle savaşmayı istemeni anlayışla karşılıyorum.’’ diyerek, ucu ucuna kılıçtan sıyrıldıktan sonra konuştu Zend. Ankoa’ya, o saldırıdan zar zor sıyrıldığı izlenimini başarılı bir şekilde verdiğini düşünüyordu. Çünkü Ankoa’nın gözlerindeki, hızlıca bir saldırı daha yapmayı istediğini belli eden o yönelişi fark etmişti Zend. O, Zend’e saldırmaya devam etmek istese de Zend’in konuşmaya başlamasıyla birlikte durmuştu tekrardan, şu anda karşısındaki kişinin Siyahlar’ın içinde on beşinci olduğunu tamamen unutmuş olmalıydı, bu şekilde onu yenebileceğini düşündüğüne göre…
‘’Beni öldürmek istediğin de gözlerinden anlaşılıyor… Ama değil öldürmek, beni sadece yaralasan bile suçlu olacaksın, çünkü şu anda senin evinin içindeyiz ve ben dostça bir yardım eli uzatmak için buraya gelmiştim, ama sen bana saldırıp yaralanmama neden oldun, buna sence Lord Vosu nasıl bir tepki verecektir?’’ Zend, yüzüne ciddi bir ifade oturttu. Yeterince öfkelendirmişti onu, Ankoa da doğal olarak Zend’e saldırmaya başlamıştı. Daha öfkesine bile hakim olamayan bir aptaldan başka ne yapması beklenirdi ki? Yaptığı şey tamamen doğaldı aslında… Gerçi, Zend’in söylediği şeyleri duyduktan sonra öfkelenmemesi elde değildi tabii, onun yerinde kim olsa, sinirlenip, bunu dışarı kusmak isterdi. Ama kendisini tutabilmesi önemliydi zaten, öfkelenmesi değil… ‘’Sadece küçük bir yara alsam dahi, Fozre Ailesi’nden yüklü bir tazminat alırım.’’
‘’Beni kışkırttın!’’ Ankoa, kılıcının kabzasını duvara vurdu. Bu kadar bağırış ve sesin ardından hala kimsenin buralara kontrol için gelmemiş olması Zend’i biraz şaşırtmıştı ki, tam bunun ardından Fozre Ailesi’nin üniformasına sahip olan bir asker gelip kapıdan içeriye bakmıştı hızlıca.
‘’Genç Efendi, bir şey mi oldu?’’ Asker hızlıca konuştu, orta yaşlı biriydi ve muhtemelen, dünkü saldırıdan sonra epey garip bir psikolojiye sahip olmuştu, yüzü solgun görünüyordu.
‘’Hayır, bir şey yok.’’ Ankoa kafasını birazcık çevirerek göz ucuyla, arkasında kalan askere baktı. ‘’Bu yüzden gidebilirsin, kimsenin gelmesine de izin verme!’’ dedi ve adamın yüzüne kapıyı kapattı.
Daha sonra da Zend’e döndü ve hiddetli bir şekilde konuşmaya devam etti. ‘’Senin yüzünden öfkelendim ve böyle hareketler sergiliyorum, bunun tek sorumlusu sensin! Yani babam, ben sana saldırsam bile kızmayacaktır! Senin ne kadar aşağılık biri olduğunu o da biliyor çünkü!’’ dedi ve işaret parmağını kullanarak Zend’i işaret etti.
‘’Ah, ben ne yaptım ki?’’ Zend, hafifçe gülümseyerek sordu.
‘’Beni kışkırttın, bunu biraz önce de söyledim!’’
‘’Kışkırtmak mı, ben öyle bir şey mi yaptım?’’ Zend kaşlarını kaldırdı ve yüzüne şaşkın bir ifade verdi hızlıca, daha sonra da konuştu.
‘’Elbette, bana biraz önce kardeşlerimi nasıl öldürdüğünü anlatırken ne yaptığını sanıyordun sen?!’’ dedi Ankoa, sonra da yavaşça güldü. ‘’Hahaha, bunları anlattıktan sonra sorumluluğu zaten üzerine almış oldun. Seni öldürsem bile, babam bana bir şey demeyecektir!’’
‘’Bir saniye, ben sana kardeşlerini nasıl öldürdüğümü mü söylemişim Kardeş Ankoa?’’ Zend, Ankoa’yı kışkırtmaya devam ederek gülümsedi yavaşça. ‘’Ben öyle bir şeyi hatırlamıyorum.’’
Ama aslında aklında başka bir plan vardı, bunu söylemesi boş yere değildi. Eğer şu anda burayı dinleyen kendini gizleyen, Fozre Ailesi’nin tuttuğu biri varsa Ovaur’un bundan haberi olmalıydı ve Zend’e, biraz önceki söylediklerini kanıtlayabileceği birisinin olduğunu kafasında tutarak, kendine güvendiğini belli edecek şekilde bir cevap verecekti. Böylece Zend, şu anda söylediklerinin birisinin kulağına gidip gitmediğini anlayacaktı ve ona göre seçecekti, söyleyeceklerini. Onları duyan birisi varsa şu anda, ağzına geleni söylemek uygun olmazdı.
‘’Seni… Şerefsiz…’’ Ankoa, Zend’in son söylediklerini duymasının ardından iyice öfkelenmişti tekrardan. ‘’Bir de yalancıydın demek!’’ dedi ve kılıcını bir daha savurdu genç adama.
Zend, bir nefes vererek Ankoa’nın kılıcını atlatmasının ardından, istediği cevabı almış olmasının verdiği tatminlikle içten içe güldü. ‘Demek bizi izleyen biri yok…’ diye düşündü, eğer enerjisini gizleyip, burada olan bitenleri gözlüyor olan birisi olsaydı civarlarda Ovaur’un tepkisi bambaşka olurdu, şimdi Zend’in biraz önce onu kışkırttığını kanıtlayamayacağını düşündüğü için daha da fazla öfkelenmişti, yani burada kimse yoktu…
‘’Şaka yapıyordum, şaka.’’ dedi Zend tekrardan. ‘’O mükemmel zevkli anıları söylediğimi nasıl inkar edebilirim ki?’’ diyerek sordu ve ellerini kaldırıp avuç içleri Ankoa’ya bakacak şekilde tuttu, bir yandan da yüzüne o sinir bozucu gülümsemesini geçirmişti.
Ankoa’nın öfkeyle bir saldırı daha yapacağını tahmin etmişti tabii, bu yüzden de konuşmasının hemen ardından, onu kendisini dinlemeye mecbur etti ve bir şeyler daha söyledi: ‘’Eğer benden intikam almak istiyorsan, bunu bu evin içinde yapamazsın yani.’’
Ankoa Zend’in söyledikleriyle tekrar duraklamıştı. Sanki o direkt öldürebileceği biriymiş de, kendisi, babasının yapacaklarından dolayı şu an onun işini bitirmiyormuş gibi bir ifade vardı yüzünde, aşağılarcasına Zend’e bakıyordu.
‘’Benimle savaşmak mı istiyorsun Ankoa?’’ diye sordu Zend, ciddileşerek. ‘’Beni öldürmek mi istiyorsun?’’
‘’Heh, bu da soru mu?! Seni öldürmek istemiyorum, seni öldüreceğim! Hiçbir şey beni engelleyemez, er ya da geç! İntikamımı alacağım!’’ Ankoa, düşünmeden verdiği cevaplara bir yenisini daha eklemişti tabii, Zend ile konuştuğunu tamamen unutmuştu o anda, karşısındaki kişinin nelere sahip olduğunu aklından çıkarmıştı.
‘’Öyleyse, buraya gelebilirsin.’’ dedi Zend hızlıca, ardından yüzüğünden bir Kaimei haritası çıkardı ve işaretli bölgeyi gösterirken, Ankoa’ya bakarak konuştu. ‘’Ben de seninle savaşmak istiyorum, öğrenmek istiyorum, o ikisinin ağabeyi olan kişinin güç seviyesini…’’ diyerek devam etti devamında da. ‘’Ben yanımda Beyaz Taç’tan dostlarımı getirmeyi düşünmüştüm, ama geçmişte kardeşlerini öldürdüğüm kişi intikam almak istiyorsa, onunla gerçek bir savaş yapmalıyım gibi görünüyor, sonuçta herkese intikam alma şansı tanınmalıdır.’’ dedi ve ciddi, kararlı bir ifadeyle Ankoa’ya bakmaya devam etti. ‘’Eğer gerçekten de beni öldürmek istiyorsan, yanımda Beyaz Taç’tan birilerini getirmem. Ama sadece lafın gelişi, öfkeyle söylediysen onları, Beyaz Taç’tan dostlarımla birlikte geleyim ki, yanında birçok savaşçı ve büyücü getirip bana saldırdığın zaman hayatımı kaybetmeyeyim. Ha, tabii eğer beni öldürmeyi istediğin konusunda ciddi isen, sen de yanında kimseyi getirmemelisin. Ben sana bir şans tanımak istediğim için kimsenin görmediği bu yerde seninle savaşabilirim, sen de aynısını yapmalısın. Beyaz Taç, yanında getirdiğin kişileri sorgulayarak benim katilimin kim olduğunu anlayabilir sonuçta, epey kuvvetli belirleme tekniklerimiz vardır. Ama eğer ölüşüme kimse şahit olmazsa… Ne Beyaz Taç senin yakana yapışır, ne de Gri Engerek… Ne diyorsun? Beni gerçekten öldürmek istiyor musun, yoksa istemiyor musun?’’
***
1807
Magnec