Bir etkiletici bölüm daha. Emeğinize sağlık.
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
49. Bölüm Düşmüş Tanrı
Gordon faytonundan indi.
Akıl almaz bir durumdu. Satranç Ormanının güzel, sakin bir bölge olduğunu biliyordu.
“Bütün bunlar nedir…?”
Oraya yerleşmeye gelen aile de hayret içerisinde önlerindeki manzaraya bakıyorlardı. Bu onların yerleşmeye karar verdikleri Satranç Ormanı olamazdı. Bölge harabeye dönmüştü. Etrafta bir sürü cansız beden vardı. Baba çocuklarının gözlerini kapattı ve karısını da alarak herkesi faytonun içine soktu.
“Aman tanrım. Neler oluyor…?”
“Göründüğü üzere her şey ortada.”
Babanın davranışları Gordon’un saldırganları öldürdüğünden beri temkinliydi. “Affedersiniz ama… Bizi biraz daha ileriye götürmeniz mümkün mü?”
Kara Hindiba Köyüne yerleşmeye karar vermişlerdi ama Satranç Ormanının diğer köylerinde yaşayan akrabaları da vardı. Ancak görünüşe göre diğer köyler de harabeye dönmüşlerdi. Nasıl karşılık vereceklerini bilmeden şaşkınlık içerisindeydiler. İlk olarak, diğer köyleri kontrol edip neler döndüğünü anlamalıydılar.
“Neler dönüyor bu cehennemde…?”
“Biraz bekle.”
Gordon’un kulağına bir ses gelmişti, keskin duyuları uzaktaki bir savaş alanından gelen sesleri işitebiliyordu. Bakışları donuklaştı. Edelweiss Köyünün olduğu taraftan, Satranç Ormanının merkezinden geliyordu sesler. Gordon elini kılıcının kabzasına koydu.
“.....?”
Gordon’un hareketini gören baba endişeye kapıldı. Gordon güldü ve ellerini kaldırdı.
“Lütfen burada bekleyin. Ben gidip ne olduğuna bakacağım. Eğer bir sıkıntı varsa…”
“Tamam…”
“Endişelenmeyin sadece durumu kontrol etmeye gidiyorum.” Gordon atları yönlendirerek faytonu bir kenara çekti. Bir eğer astıktan sonra atın üzerine bindi. “Faytonda dinlenin. Hızlıca gidip geleceğim.”
“Tamam. Teşekkür ederim.”
Gordon harekete geçti. İlk olarak Açelya Köyünün dışındaki hana doğru ilerledi. Rachel’in olduğu yerdi orası, ama han çoktan yerle bir edilmişti. Yıkılmış binanın kalıntıları arasında tanımlanamayan cesetler bulunuyordu.
“.....”
Kadın onun sevgilisi değildi. Ama bir arkadaştan da biraz daha yakındılar, yine de o kadar yakın bir ilişki sayılmasa da artık, o parlak gülümsemeyi bir daha göremeyecekti.
Gordon yoluna devam etti. Keskin duyuları uzaktaki savaş alanından gelen sesleri hala algılıyordu. Atını mahmuzladı ve tekrardan koşturmaya başladı. Kara Hindiba Köyünden sonraki Krizantem Köyünüde geçti. Orası da harabeye dönmüştü.
Krizantem Köyünün ilerisinde Mersin Köyü vardı. Harabe halinde.
Sorasında istilacı ordunun Edelweiss savunmasıyla savaşına şahit oldu. Ölümün her tarafa yayıldığı tam bir karmaşaydı. Gordon istilacıların alınlarının ortasındaki beyaz yıldızları görebiliyordu ve o anda her şeyi anladı.
Gordon’un parmakları tekrar kılıcının kabzasına gitti. Köylüler hiç bir şey bilmiyorlardı. Güvenli bir bölgede atından indi. At savaş alanından gelen kan ve yanık kokusunun yanında çıkan seslerden dolayı da ürkmüştü. Atının yelelerini okşadıktan sonra kendi alnını atınkine dayayarak atın gözlerinin içine bakarak konuştu.
“Burada sessizce bekle. Döneceğim.”
At Gordon’a baktı ve başını Gordon’un omuzuna yasladı.
“Endişelenme.”
Sonra ön saflara doğru atıldı. Elder Lord’un sakinleri kullanıcılardan kaçıyorlardı. Gordon kullanıcılara yetişti ve birinin sırtından kılıcını soktu. Kimse daha Gordon’un varlığını fark etmemişti. Kullanıcı kısa süre içerisinde beyaz partiküllere dönüştü.
“Ama bir şey fark ettim. Aslında aradığım şeyleri daha öncesinde bulmuştum…”
Aniden birinin şarkı söylediğini duydu. Gordon başını sesin geldiği tarafa çevirdi ve elinde mızrak tutan o adamı gördü. Kullanıcıları engellerken vücudu kan içinde kalmıştı. Kaçarak uzaklaşan köylüleri gördüğünde gülümsedi. Oradaki koruyucu melekmişçesine düşmanların köylülere zarar vermesini engellemişti.
Adam şarkısına devam etti. Gordon o adamın ölmeye hazır olduğunu gördü. Hayattan vaz geçmiş bir adamın gözleri vardı onda da. Bir insanın hayatından vaz geçmesi için bir çok üzücü şey yaşamış olması gerekiyordu. Kimse o adamın yaşadıklarını yargılayamazdı ama mutlaka bir şeyler yaşamış olmalıydı.
İstilacılar böyle şeylere dikkat etmek için burada değillerdi. Gordon o adama doğru ilerlerken önüne çıkan kullanıcıları doğruyordu. Arkasında bir düşmanın varlığını hissetti ve seri bir hareketle arkasını dönerek o kullanıcının boğazını deşti kılıcıyla.
“Keooo…”
“Göremezsin…”
Gordon’un kılıcı ışığın kendisi gibiydi. Ama yine de onunla şarkı söyleyip mızrak tutan adam arasında ince bir çizgi vardı. Gordon’un çabalarına rağmen, adam karnından yaralanmıştı.
Söylediği şarkı bir anda kesildi. O şarkının sözleri neydi acaba?
Başka bir hayat, geri döndürülemeyen ölümün karşısında solup gidiyordu. Bu gün üzücü bir gündü. Gordon gökyüzüne doğru baktı.
Eğer bi çocuk tetiği çekerse, o suç çocuğun değil, ona sahip çıkması gereken yetişkinin suçuydu. Çocuğun eline silahı verip ona hiç bir şey öğretmeyen yetişkinin. Çocuğun sonuçları kendi kafasıyla anlaması mümkün değildi.
[Asimilasyon oranın arttı.]
[Asimilasyon oranın ayarlanan limite ulaştı.]
[Güncel Asimilasyon oranı: %89]
Gordon kılıcını daha sıkı kavradı. Baş döndüren bir karanlık savaş alanını kapladı.
“.....!”
Ön saflar bozguna uğramışlardı. Çevresindeki alan bir yelpaze şeklinde kesilip atılmıştı.
Soğuk bir asker tarafından gerçekleştirilen bir katliam. Savaş alanı bir an için sessizleşti. Gordon sakin bir şekilde ilerledi.
Savaş alanındaki bütün gözler artık ona doğru bakıyordu. Ne olduğunu anlayamayan insanların şaşkın bakışları ve garip surat ifadeleri.
Bazı güçlü oyuncular Gordon’u engellemek için harekete geçtiler. Birbirleriyle konuşurken seslerindeki gerginlik belli oluyordu, nefes alış verişleri düzensizdi.
“Bir anda böyle bir şekilde ortaya çıkmak. Senin adın ve sınıfın nedir?”
“Nereden çıktı bu adam…”
Aralarındaki en güçlü adam konuştu, “Kıskaç saldırısı, Dikkatlice uygulayın.”
“Tamam kardeşim.”
“Bizim kardeş te bir yüksek rütbeli, bunu kazanabiliriz.”
Beş kullanıcı, bunlara bir tane de yüksek rütbeli dahildi, Gordon’un etrafını sardılar. Hepsi de yüksek seviyeliymiş gibi görünüyordu. Gordon güldü ve dikkatlice kılıcını kaldırdı.
Dünya durdu sanki. Kılıcı çok yavaş bir şekilde hareket ediyordu, ama rakibi darbeden kaçınmayı başaramadı. Gordon’un rakibi için o an sanki sonsuza kadar sürecekmiş gibi gelmişti. Gordon’un kılıcı dünyanın yasalarını hiçe sayarak düşmanlarını kesip biçti. Öyle bir kılıçtı ki uzayın dokusunu bile yırtarak düşmanıyla kavuşuyordu.
Yavaşça. Dikkatlice. Kılıç etle buluştu. Beş kafa eş zamanlı olarak gövdelerinden ayrıldılar.
“.....!”
O beş kafanın da vücutlarından ayrıldığı o an, dünya tekrar eski haline döndü. Zaman kendi akışını tekrar yakaladı. Aynı anda daha yere düşmeye zaman bulamamış başsız vücutların kesilmiş boyunlarından kan fışkırmaya başladı.
Herkes şok olmuştu. Yüksek rütbeli bir kullanıcı ve klanın güç merkezinde olan dört kişi aynı anda mağlup edilmişlerdi. Ne olduğunu bile görememişlerdi. Vücutlar beyaz partiküllere döndüler. Gordon ileri atıldı. Düşmanlarsa geri çekildiler.
Alınlarındaki damga sanki batıyor, canlarını acıtıyordu. Damga ona fısıldadı.
…..
…..
Perişan bir ses. Gordon gülümserken başka bir kullanıcıyı daha öldürdü.
Adil değildi. Yıldızların laneti hakkında hiç bir şey bilmeden bu şekilde ortalıkta gezinerek korkunç günahlar işliyorlardı. Onların kendilerini beğenmiş kişiliklerini kılıcıyla deşip geçebilirdi.
*** ***
Crockta kuzeydoğu cephesine doğru koştu. Blackmore’un bulunduğu cepheydi orası.
Diğer cephelerde zırhlı birlikler sanki mucize gibi bir anda ortaya çıkıp kaybedilmiş olan savaşı kazandırmışlardı. Ancak Blackmore’un olduğu cephede haberler iyi değildi ve köylüler geri çekiliyorlardı. Corckta kendi cephesindeki savaşı zaferle sonlandırdıktan sonra direk olarak kuzeydoğuya koştu.
“.....!”
Ama bölgede görünen tek şey cesetlerdi. Düşmanlar ve müttefiklerin cesetleri yan yana yatıyordu. Sadece ayakta duran bir kişi vardı.
“... Sen?”
Crockta ona doğru yaklaştı. Adamın başı öne eğilmişti ve kan içerisinde kalmıştı. Crockta’nın kalbi bir an için tekledi. Neden olduğunu ne olduğunu bilmediği bir duygu hissetti. Sanki bu insana aşinaymış gibi bir tanıdıklık hissi oluştu.
Adam başını kaldırdı.
“.....”
Adamın gözleri Crockta’nınkilerle buluştu.
“Sen?” Crockta sordu. Adamın göz bebekleri büyüdü ve yavaşça ama dikkatlice Crockta’yı inceledi. Crockta’nın başını örten bandanaya geldiğinde durdu.
Cevap vermek yerine adam direk olarak bir soru yöneltti, “Senin adın nedir?”
Crockta o adamın buradaki düşmanları öldüren kişi olduğunu fark etmişti. Bunu sadece onun gözlerine bakarak bile söyleyebiliyordu.
“Crockta.”
“Crockta…”
Adam tekrardan gök yüzüne baktı. Aklından geçen bir şeyleri düşünüyormuş gibi görünüyordu. Sonra güldü. “Bu dünyayı asla anlayamayacağım.”
“Ne?”
“Ne kadar zamandır Elder Lord oynuyorsun?”
“.....”
Crockta işte o an karşısındaki adamın bir kullanıcı olduğunu anladı. Crockta adama gözleri genişlemiş bir şekilde bakıyordu. Adam hala gülümsüyordu. “Yaklaşık üç aydır oynuyorum…”
“Peki ne kadardır bu bölgedesin?”
“Beş gün bile olmadı.”
“Sen…?”
Aniden, Crockta adamın arkasında tanıdık bir yüz gördü. Blackmore, artık soğuk bir ceset olan adam, savaş alanının ortasında yatıyordu. Crockta aceleyle yanına gitti.
“Blackmore…!”
Kanı yarılmıştı ama yüzü ve bakışları huzurluydu. Yüzünde belli belirsiz bir gülümseme vardı.
“Blackmore…”
Kalbi acı içerisinde kaldı. Eskiden nasıl bir insan olursa olsun, Crockta onu şarkılar söylemeyi seven ve memleket hasreti çeken biri olarak tanımıştı. O Crockta’nın şarkısına olan hayranlığını ifade ederek ondan esinlenmiş bir ozandı.
“O öldüğü için mi üzgünsün?” Arkasında kalan adamın sesini duydu Crockta. “Bir NPC olsa bile mi?”
Crockta adama doğru döndü. Adam onunla dalga geçmiyordu ya da duruma gülmüyordu. Aksine yüzünde onu anlayan bir ifade ve zayıf bir gülümseme vardı. “Savaş alanında olan her ölüm üzücüdür.”
“.....”
Crockta bunun gayet farkında olan biriydi. Müttefik ya da düşman olsun, bir şekilde yaşanan her ölüm mutlaka birilerine acı veriyordu.
Uzaktan köylülerin ve diğer orkların onlara doğru geldiğini gördü. Savaş görünüşe göre tamamen sona ermişti. Ingram ve Jeremy’nin yüzlerini de yaklaşan kalabalığın arasında gördü Crockta. Bütün hepsi kendi cephelerindeki savaşı kazanmışlardı. Geride sadece Blackmore kalmıştı, soğuk bedeni yerde yatarken.
Sonuna kadar dayanabilip yaşasaydı eğer, güzel olacaktı. Beraberce şarkılar söyleyerek zaferi kutlayabilirlerdi. Hatta hep birlikte yeni bir şarkı bile yazabilirlerdi. Crockta içindeki hüznü bastırdı ve ayağa kalktı.
Adam konuştu, “Crockta, dinle.”
“.....?”
“Kuzeyde Düşmüş Tanrının Tapınağı var.”
Adam ne diyordu ki şimdi? Crockta adama doğru baktı. Yüzündeki ifade aynıydı ve hala belli belirsiz bir gülümseme vardı suratında.
“Ne…?”
Crockta onu durdurmak istedi onu yakalamak için elini uzattı ama adam uzaklaşmaya başlamıştı bile.
“.....!”
Uzay sanki bükülmüş gibi adam bir anda uzak bir yerde belirdi. Crockta adamın arkasından ciddi bir ifadeyle bakıyordu. Adamın adını bile öğrenememişti.
“Düşmüş Tanrının Tapınağı…?” Crockta mırıldandı. Ama şu an için üzerine düşünülecek bir zaman değildi. Jeremy ve Ingram, Crockta’ya doğru koşuyorlardı.
“Kardeş! Güvendesin!” Jeremy, Crockta’nın yanına gelerek durdu ve Blackmore’u fark ettiğinde bir anda sessizleşti.
“.....”
Ingram, Blackmore’un yanına gitti. Diz çöktü ve gözü yaşlı bir halde Blackmore’un yanaklarını okşadı. Gözünden akan yaşları örtmek için bir elini yüzüne siper etti. Blackmore ve sayısız Satranç Ormanı sakini ölmüşlerdi. Herkes tanıdıkları birilerinin cansız bedenlerini yerden kaldırıyor ve bir yandan da sessizce ağlıyorlardı. Satranç Ormanındaki savaş alanı, keder ve üzüntüyle doluydu.
Acı verici bir savaştı. Savaşı kazanmışlardı ama geride kalan bütün acı ve keder yine onlara aitti.
Magnec