Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

78. Bölüm Orcheim (3)

Çevirmen: Harami / Editor: Harami

 

“Dünyayı dolaştım ve kuzey kısmını tamamen gezdim, çok güzel yerler gördüm.” Caburak konuşuyordu.

 

Sıcak banyodan çıktıktan sonra birlikte Kutsal Topraklara doğru gidiyorlardı, ormanın derinliklerinde saklı olan yere. Ormanın ekolojisi gittikçe değişiyordu. Crockta’nın ilk defa gördüğü bitkiler vardı, yeşil orman ilerledikçe beyaza, gümüşe ve o renklerin karışımına dönüyordu. Karşılarında gördükleri çiçeklerin, ağaçların renkleri ve güzellikleri başka hiç bir yerde göremeyeceği şekildeydi.

 

“Gittiğin yerler kara elflerin topraklarının içinde bulunmuyor muydu?”

 

“O zaman, böylesine sınırlamalar beni hiç bağlamıyordu. Kyulkyulkyul.” Caburak güldü.

 

“Görünüşünü mü değiştirmiştin?” Crockta sormadan edemedi.

 

“Kyulkyul, onun gibi bir şey.”

 

Söylentilere göre görünüşünü değiştirerek başkalarını kandırmak ileri seviye zor büyülerden biriydi. Crockta onayladı, Caburak gerçekten çok güçlü bir şamandı.

 

“O bölgede çok uğursuz bir varlık buldum.”

 

Caburak anılarını tazeliyordu. O varlık uzun zamandır uykuda olan bir şeytandı ve gücünü geri kazanıyordu, gücü o kadar fazlaydı ki, o bölgede ölen her şey bir navment olarak tekrar canlanıyordu.

 

“Kara elflerden destek istedim ama, bana inanmadılar.”

 

“Um…”

 

“Şeytan yakın zamanda tamamen uyanacaktı, onun icabına tek başıma bakmaktan başka çarem yoktu.”

 

Kendisine şeytan kral diyen güçlü bir varlıktı. Daha tüm gücünü toplamamıştı ama yarattığı navment ordusu bile tek başına karşılaşmak için dezavantajlı bir ortam oluşturuyordu. Eğer müdahale edilmezse, ölüp tekrar canlananlar sadece kara elfler olmayacaktı, bütün kuzey onun navment ordusu karşısında mahvolacaktı.

 

Böylelikle, Caburak onunla yalnız yüzleşmek zorunda kalmıştı, aile yadigarı eser olan ‘Takım Yıldızı Asası’da bu mücadele esnasında yok olmuştu.

 

Caburak, şeytanı durdurmak adına kendi hayatından vaz geçmeye hazırdı ve elinde olan her şeyiyle savaşmıştı. Sonunda bütün gücünü kullandığında şeytanı öldürmeyi başarmıştı, başarmıştı başarmasına ama ödemesi gereken bedel de çok fazla olmuştu, aile yadigarı eser ‘Takım Yıldızı Asası’ ve…

 

Kendi yaşam gücü.

 

“Uzun bir hayat sürmem mümkün olmayacak… kyulkyulkyulkyul!”

 

“.....!”

 

Caburak sanki bu onun için önemli değilmiş gibi gülüyordu.

 

“Gücümü kaybettikten sonra, kuzeyde istediğim gibi dolaşmam mümkün değildi… Orcheim’e geri dönmeye çalışıyordum ve orkların topraklarına ucu ucuna ulaşmıştım ki Büyük Klan’ın askerleri tarafından yakalanıp köle olarak satıldım. Ve seninle tanıştım Crockta!”

 

Gözleri doğruyu söylediğini gösteriyordu. Caburak, hikayesinde bir çok yere değinmemiş ya da üstün körü bir iki kelime ile geçiştirmişti ama Crockta onun ne kadar zor bir iş başardığını biliyordu. Dahi Şaman Caburak, dünyayı kurtarmak için kendi hayatından vaz geçmişti. Ama bu olay tarihte kimse tarafından bilinmeyecekti. Onun bu soylu fedakarlığı hiç bir yerde kayıtlı olmayacaktı.

 

Artık Caburak, Crockta’nın gözünde normal bir ork değildi. Crockta sordu, “Nasıl gülebiliyorsun?”

 

“İşte geldik.” Caburak cevap vermek yerine parmağıyla bir yeri işaret ediyordu. Crockta kafasını o yöne çevirdi.

 

Bir mağara vardı Caburak’ın işaret ettiği yerde, yenileyici bir his yayılıyordu mağaradan. Yaratıklar Ormanında hissedilen şeytani auranın tam zıttı bir hissi vardı.

 

“Oradaki bir şey çok iyi hissettiriyor dot.”

 

“Kyulkyulkyul, beni takip edin.”

 

Mağaraya girdikten sonra, Crockta dejavu yaşamış gibi hissetti. Evet, benzer görünüyordu. Orcrox’ta Şöhretler Salonunda yürüdüğü yolu anımsatıyordu. Mağara sanki bir el tarafından oyulmuş gibiydi.

 

Karanlığın içerisinde ilerlediler. Caburak parmak uçlarında ışık oluşturarak yolu aydınlattı. Mağaranın sonundaki geniş alana varana kadar yürümeye devam ettiler.

 

Bir heykel duruyordu o geniş alanda.

 

“Bu…”

 

Savaşçının yasalarının üzerine kazınmış olduğu heykelin aynısıydı karşılarındaki heykel. Crockta’nın anlayamadığı antik ork dilindeki yazıtlarla kaplıydı.

 

“Tanrımızdan eşsiz bir eşya. Biliyorsun biz tanrılara inanmıyoruz. İyiliğin Tanrıçası, Işık Tanrısı, Savaş Tanrısı gibi. Onlar tanrı değiller, sadece bizden daha güçlü varlıklar.”

 

Tiyo onaylamıştı. Cin cüceler geleneksel olarak bir dine sahip değillerdi. Genellikle ateist olurlardı.

 

Caburak güldü. Alçak sesi bulundukları geniş alanda bir süre yankılandı ve sonrasında elini kaldırarak heykelin üzerinde yazanların aydınlanmasını sağladı. Yazanlar savaşçının yasalarından farklı şeylerdi.

 

“Crockta.” Caburak seslendi. Gözlerindeki bakış netti ve çıkan ses Caburak’ın sesi değildi.

 

“Dünya engin bir boşluktaki toz gibi anlamsız.”

 

Crockta’nın gözleri genişledi, daha önce benzer bir hikayeyi başka bir yerde dinlemişti.

 

“Eğer evrene bakarsan, dünya anlamsız ve bütün yaşayan şeyler sonunda boşlukta kaybolacaklar.”

 

“.....”

 

“Bazı insanlar öldükten sonra gidecekleri cennete inanırlar, ama kaçınılmaz olan ise sonsuzlukta kaybolacak olmalarıdır.”

 

Şeytanın Kemerini eline geçirdiğinde, kemerdeki şeytanın Crockta’ya anlattığı hikayeydi bu. Crockta kemerine dokundu, tepki yoktu. Caburak’ta yaklaşık olarak aynı hiçlikten bahsediyordu ama sesi, şeytanın sesinden daha nazik gibiydi.

 

“Bu küçücük dünyada, senin Bul’tar’ının bir anlamı var mı?”

 

“.....!”

 

“Ben bir şeytanı öldürdüm ve dünyayı kurtardım. Bu benim şerefim. Ama Crockta, her halükarda kaybolacak olan bir dünyada, son çırpınışların anlamı var mıdır? Düşünmüyor musun?”

 

Caburak, Crockta’ya bakarken gülmeye devam ediyordu. “Sen ne düşünüyorsun Crockta?”

 

Crockta’da Caburak’a bakıyordu, bu içten kırılmış olan orkun yüzünde hali hazırda bir cevabı olduğunu gösteren bir ifade vardı.

 

Crockta cevap verdi, “Gerçekten mesele değil.”

 

“Hoh.”

 

“Ne manaya gelirse gelsin, ben neye inanıyorsam onu yapacağım. Ne yapmam gerekiyorsa onu. Hiç bir manaya gelmese, hiç anlamı olmasa bile, kendi yolumda yürüyeceğim.”

 

“Kimse seni kabul etmese bile mi? Ya hiç kimse seni anlamazsa ya da bütün dünya senin inancına karşı çıkarsa?”

 

“Benim için fark etmezdi.” Crockta’da Caburak’a gülerek cevap verdi. “Eğer yürüdüğüm yol tenha ise, biraz yalnız olurum o kadar.”

 

Caburak’ın ifadesi değişti, göz bebekleri büyürken yüksek sesle gülmeye başladı.

 

“Sadece yalnızlık… sen gerçekten bir orksun. Crockta.” Sonra heykeli işaret etti. “Bize seslendi ve bize baktı. Sadece tek bir şey için söz verdi.”

 

Caburak yüksek sesle bağırdı, sesi mağara içinde yankılanarak etrafa yayıldı.

 

“Öyle görünsek bile, yalnız değiliz.”

 

Bunu daha önce de duymuştu. Tanıdık bir yüz geldi hemen aklına.

 

Lenox.

 

‘Tanrım, lütfen kabul et beni. Onurumuzun yalnız kalmayacağına dair umudumuzu kaybettirme.’

 

Lenox savaşçının yasalarını ona öğretmeden önce söylemişti.

 

Caburak’ın sesi konuşmaya devam etti. “O, anlayamadığımız ya da anlamadığımız. O, bu dünyayı kuran ve destekleyen. Ve O, bizi her zaman izleyen.”

 

Crockta ve Tiyo dinlediler, Caburak’ın sesi zihinlerindeki bir sihir gibi geliyordu.

 

“O, bir yolda yalnız yürüdüğümüzde rüzgarı arkamızdan estiren.” Caburak’ın gözleri heykele doğru döndü. “Bu bizim tanrımız… hayır, bizim acınası inancımız.”

 

“.....”

 

“Ben bu dünyayı kurtarmak için kendimi feda ettim ve bunu kimse bilmiyor. Eğer bu anlamsızsa, ne kadar yalnız olabilirim?” Caburak, Crockta’nın omuzuna vurdu. “Çaresizce umut ettim, birileri izliyordur diye. İşte bu yüzden bu yolda onurla yürüyorum.”

 

“Olay da bu ya zaten.”

 

“Orkların unutulmuş tanrısına inanıyoruz. İsimsiz tanrıya.”

 

Sessizlik bütün boşluğu doldurmuştu.

 

Tiyo ortamdaki atmosferi yıkmak için konuştu.

 

“Bizler de aynıyız dot. Cin cüceler olarak ateistiz. Bir cin cüce demiş ki, eğer anlayamayacakları bir şey varsa, onların inancına layık olmadığı içindir. Eğer anlayamıyorlarsa, ona inanmak için bir nedenleri yoktur. Ama biz cin cüceler kendi kurtuluşumuz için dua ederiz. Orklar da cin cüceler gibiler.”

 

“Öyleyse Tiyo, sende bizim isimsiz tanrımıza inanabilirsin. Bul’tar’ı çok tatlı bir şekilde söyleyeceğine eminim.”

 

“Bah, vaaz veren insanlar tiksinçler dot!”

 

“Cin cüceler de öyle, Kyulkyulkyul!”

 

Kutsal Topraklardan ayrıldılar. Kutsal Topraklar diye anılıyordu ama sadece bir mağara ve heykelden oluşuyordu.

 

Caburak’a sormuştu, “Arkasındaki neden, o kutsal emanet bize tanrımızdan kalan tek şey. Bu yüzden Kutsal Topraklar diyoruz.”

 

“Anlıyorum.”

 

Crockta gökyüzüne baktı, gerçeklikteki gökyüzünden hiç bir farkı yoktu. Eğer Elder Lord oynamaya devam ederse, bunun bir oyun olduğunu unutacaktı. Orkların inançlarını öğrendikten sonra, bu dünyanın daha da gerçekçi olduğunu hissetmişti.

 

Gülümseyen Caburak’a bakarken bir yandan da Tiyo’yu izliyordu, onların anlamsız birer varlık olduklarına inanmak çok zordu.

 

İsimsiz tanrı.

 

Caburak’ın dediği gibi, onları yukarıdan bir yerden izliyordu. Crockta kendi düşünceleriyle kalmıştı. O anda bir ok, çalıların arasından onlara doğru uçtu.

 

“Yine mi?” Tiyo yuvarlandı ve sanki bu işten sıkılmış gibi sızlandı. Caburak’sa okun düşmüş olduğu yere hızlıca koştu ve oku eline aldı, bu arada Crockta’da kendine siper edeceği bir şeyin arkasına geçip büyük kılıcını eline almıştı.

 

“Bu ok kara elflerden gelmedi.”

 

“Peki kim dot?” Tiyo sordu.

 

“Bir cin cücenin arbaletinden geldi.”

 

“Ne?”

 

Tiyo’nun gözleri genişledi. Oklar tekrardan onlara doğru uçuşa geçmişlerdi. Crockta’nın grubu kendilerini koruyacak şeylerin arkasına geçmişlerdi. Sonra bir ses duyuldu, “Burası orkların Kutsal Toprakları.”

 

Cezbedici bir kadının sesiydi. “Hepsinin icabına bakamayız. Öldürün onları.”

 

Crockta sesin kaynağına doğru baktı ve çalıların arasında bir açıklık gördü. Zırh giymiş kadın cin cüce, ekibi komuta ediyordu. Küçüktü ama güzel bir kadın gibi görünüyordu. Cin cüceler onun emirlerini hızlıca uygulayıp hareket ettiler. Hepsinin elinde birer arbalet vardı.

 

“Cin cüceler…”

 

Tiyo’nun ifadesi değişmişti, anında ‘General’i eline aldı.

 

“Tiyo?” Crockta ona seslendi ama Tiyo yerinden kalkıp ‘General’i ateşlemeye başladı.

 

“Cin cücelerin onurunu unutmuş olanlar, ölün dot!”

 

Renkli ışıklar cin cüceleri vurdular. Büyülü mermilerin sağnağı cin cüclere yağıyordu, türlerinin ufak ve dayanıksız olmasından kaynaklı, vurulan cin cüceler direk yere düşüyorlardı. Diğer cin cüceler Tiyo’ya nişan almaya çalışıyorlardı ama Tiyo hızlı bir şekilde hem hareket edip hem ateş ederek onları rahatsız ediyordu.

 

Crockta ne zaman açık bulsa, o açığa kılıcını sokmayı deniyordu.

 

“Dikkatli ol!”

 

Crockta kendine doğru uçan arbalet oklarını büyük kılıcıyla engelliyordu. Cin cüceler atışlarını yapıp arbaletlerini tekrardan doldururlarken bağırıyorlardı ancak bir orka rahatça hareket etmesi için bu kadar süre vermek tamamen katliama davet çıkartmak demekti. Birkaç cin cüce ellerinde mızrak ve kalkanla öne çıkıp Crockta’yı durdurmayı denemişlerdi. Tabi ki aradaki fark bir karınca ile fil kadar barizdi.

 

“Orada elinde bir eser olan cin cüce var.”

 

Cin cüce kumandanı dişlerini sıkmıştı. Tiyo’nun olduğu tarafa doğru bağırdı, “Sen bir cin cücesin! Bir cin cüce bize düşman olanlarla güçlerini birleştirmemeli, sen utanç kaynağı birisin!”

 

“Saçmalamayı kes dot!”

 

Tiyo öne doğru atıldı, sonrasında tam ateş etmek üzereyken bir anda sanki bir ok tarafından vurulmuş gibi irkildi ve durdu. Kendini kumandanı gördükten sonra bir an için kaybetmişti.

 

“Göz kamaştıran bir güzellik dot…”

 

Tiyo mırıldandı, kumandanın ise yüzü kızarmıştı.

 

“...K-Kapa çeneni.”

 

Tiyo kısa sürede kendine geldi. “D-Durum ne olursa olsun! Köle tacirleriyle bağlantılı olanlar, rezil cin cücelerdir.”

 

“Bah, ne kadar eski kafalısın!”

 

Birbirlerine bakarlarken gözleri parlıyordu. O anda, Tiyo’nun hemen yanındaki çalı hafifçe hareket etti. Orada bir düşman vardı. Bir cin cüce asker mızrağını Tiyo’ya doğru saplayarak öne doğru zıplamıştı.

 

“...Tiyo!” Crockta bağırdı.

 

Mızrak direk olarak Tiyo’nun göğsünü hedef alıyordu.

 

“Aptal çocuk.”

 

Tiyo beceriyle o mızrağın önünden kaçındı ve kolunu bir anda düşman cin cücenin boynuna doladı.

 

“...K-Keok!”

 

Tiyo bir an için tereddüt ediyor göründü ama sonra koluyla baskı uyguladı.

 

Krakk

 

Cin cücenin boynu kırılmıştı ve yere yığıldı.

 

“.....!”

 

İnanılmaz bir güç! Tiyo gerçekten Bruce Lee gibiydi.

 

“Hoo.”

 

Tiyo, gözlerini ölü cin cücenin vücudundan gökyüzüne çevirdi. Daha önce hiç kendi türünden birini öldürmemişti. O Quantes garnizonundan bir cin cüceydi. Cin cüceleri korurdu, daha önce bir tanesini öldürmesi gerekeceğini hiç düşünmemişti.

 

Ama bunu yapması gereken bir zaman gelip çatmıştı, kendi elleriyle bir cin cüce öldürmüştü.

 

‘Kendi yolumuzda onurla yürürüz.’

 

Caburak’ın sözlerini hatırladı, sonrasında başıyla onaylayarak devam etti. Kendi inancına göre davranmıştı, onun yolu doğru yoldu.

 

Tiyo kafasını çevirdi. Baktığı taraftaki cin cüceler bir an için irkildiler. Elindeki güçlü eserin yanında, anında bir askeri öldürebilen gücünden korkmuşlardı.

 

Tiyo, Crockta’nın bakışlarıyla buluşturdu gözlerini. Crockta başıyla onayladı. Her şeyi anlayan gözlerle bakıyordu Tiyo’ya. Tiyo ona doğru gülümsedi.

 

O sırtını gözünü kırpmadan yaslayabileceğin güvenilir bir yoldaştı. Durum böyle olunca Tiyo’nun kendini tutmasına gerek kalmamıştı.

 

“Hadi gidelim, Crockta!”

 

“Evet!”

 

Tiyo bağırdı ve ‘General’i ateşleyerek öne atıldı.

 

“Bul’tarrrr!”