Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

62. Bölüm Şeytanın Ağzı (3)

Çevirmen: Harami / Editor: Harami

 

Crockta karanlığın içerisinde yürüyordu, her adım attığında daha da aşağıya doğru iniyordu. Sanki bir bataklığa batıyor gibiydi.

 

Crockta onu çevreleyen karanlığı incelemeye başladı. Adımları gittikçe ağırlaşıyordu ve karanlık bütün vücudunu yutmuş gibiydi. Vücudunu çevreleyen karanlığın içinden iniltileri duyabiliyordu. Boşluk.

 

Vücudu yok olabilirdi. Sadece ruhu bu karanlıkta ilerliyordu. Gerçekten karanlığı görebildiğini söyleyemezdi ya da görüşü bozulduğu için mi her şey kararmıştı bilmiyordu. Kendini çok uykulu ve uyuşuk hissediyordu.

 

Sonra bir ses duydu.

 

‘Dünya bir parabol’

 

Karanlığın içinden bir ışık huzmesi belirdi. Çok ufaktı, sanki bir ateş böceği gibi, çok hafifçe hareket ediyordu.

 

‘Yükselen her şey, er ya da geç düşüşe geçecektir.’

 

Işık alçaldı ve sonunda kayboldu. Arkasında hiç bir iz kalmamıştı. Tekrardan karanlık hakim oldu ortama, başlangıçtaki gibi hiç bir şey yoktu karanlıktan başka.

 

‘O küçük.’

 

‘Bir boşluktaki toz gibi anlamsız.’

 

Crockta ayakta duruyordu şu anda. Bakışlarıyla etrafı taradı. Bir savaş alanındaydı.

 

‘İşte bu dünya.’

 

Gökyüzü kırmızıydı. Yer ise siyah. Yer ve göğün sınırlarının bozulduğu bir yerdeydi, bir çok insan ölmüştü. İnsanlar ve orklar birbirlerine atılıyor ve mücadele ediyorlardı. Ölümle yaşamın en üst raddede yaşandığı garip bir savaştı.

 

Bir insan acı içinde bağırdı. Sonrasında başı kesilerek havaya uçtu. O insanın başını kesen ork kükredi. Kükreyişi yarıda kaldı orkun, bir kılıç ensesinden girerek sesini kesmiş, hayatını almıştı.

 

Kılıçlar çarpışıyordu. Savaş alanına yağan yağmur su damlaları içermiyordu, yağan kandı. Kan yağmuru.

 

Yavaş yavaş, ilerlemeye başladı. Feci savaş alanından ufka doğru gittikçe uzaklaşıyordu. Ufukta bir kıta görünüyordu, devamında da deniz. Yuvarlar bir gezegen göründü.

 

Küçük şeylerin ağlayışlarından etkilenmeyen bir yıldızın görünümüydü artık. Ama görüşü gittikçe genişleyerek devam etti, sonsuza doğru uzanıyordu sanki.

 

Galaksi. Galaksinin sonsuz karanlığı ve hiçliği gözlerinin önündeydi.

 

Evren. Bir süre sonra her şey silikleşti. Evren bile sadece minik bir nokta halindeydi.

 

‘Dünya sadece boş bir yer.’

 

Yaşam ve ölüm sadece geçici anlar. Crockta’nın ruhu, karanlık ve hiçlik aklında yer ettikçe enginleşiyordu. Depresyon, boşluk hissi ve teslimiyet onu sanki cehenneme doğru çekiyordu. Düşmeye devam etti. Yükselmek ve düşmek bile anlamsızdı artık.

 

Aniden, birisi ona seslendi, “Oppa, ne yapıyorsun?”

 

Jung Ian, başını salladı.

 

“Huh?”

 

Ian etrafına bakındı. Kafe Reason’daydı. Ah, doğru ya. Okulunu bitirdikten sonra Jung Yiyu kafeye, vakit geçirmeye ve latte içmeye gelmişti. Bir an için, Ian farklı bir şeyler olduğunu düşündü. Yiyu gözlerini kıstı.

 

“Neler geçiyor aklından?”

 

“Uhh… hiç bir şey.”

 

“Biraz daha odaklanmalısın, Patron.” Yiyu gülerek konuştu, Ian’da gülüşüne eşlik etti kardeşinin.

 

Sonrasında kız kardeşinin yüzü eridi ve altındaki eti de kemiklerinden sıyrıldı. Ian ona bakarken bir anda sadece iskeleti kalmıştı geriye.

 

“Ah…”

 

Ian dehşete kapıldı ve geriye doğru kaçtı.

 

‘Hayatta, her şey er ya da geç çöker.’

 

İskelet Yiyu kafasını yana yatırdı. Artık vücudunun kontrolüne sahip olmayan Ian, sadece izleyebiliyordu. Aniden, yan tarafından bir ses duydu, “Patron, şu anda ne yaptığını sanıyorsun?”

 

O Han Yeori’nin sesiydi. Ian ani bir hareketle kızın kolunu yakaladı.

 

“Yeori, görüyor musun, bak, Yiyu…”

 

Elleri soğuk bir şeyi kavramıştı. Yeori olması gereken iskelet Ian’a gülümsüyordu.

 

“Evet?”

 

‘Hayatı gördüğümde güler, ölümü gördüğümde ağlarım. Hayat sadece gelip geçici iken, ölüm sonsuzluktur.’

 

Ian’a sanki dünya yıkılıyormuş gibi gelmişti, dondu kaldı. Sınırsız bir zamanda, sonsuz karanlığa doğru düştü.

 

Hayat.

 

Sonu olmayan boşluk yakaladı onu. Ellerini başını sabitlemek için kullandı ve karanlığın merkezine doğru baktı.

 

‘Bak.’

 

‘Bu dünya.’

 

Dünya içine çöküyordu, artık sınırları yoktu. Bir kez daha, Crockta tamamen karanlığa bakıyordu.

 

Şeytanın Ağzı, belinde gülümsüyordu. Sapıkça bir bilinç karanlığın içinde yaşıyordu. Üstesinden gelmek zorundaydı. Hayır, kazanmak ya da kaybetmek şu an için anlamsızdı, diğer her düşünce gibi o da sonsuzluğun boşluğuna kaçmıştı.

 

Crockta başını düşürdü.

 

Belindeki şey ona sürekli boşluk kavramından bahsederek fısıldıyordu. Kötülük ve boşluk kafasının içinde birbirine karışmıştı. Sanki vücudu bu baskıya daha fazla dayanamayarak patlayacakmış gibiydi. Bütün damarları genişlemişti ve en sonun kustu.

 

Crockta’nın ruhu çığlık atıyordu.

 

‘Dünya bir boşluktu.’

 

*** ***

 

Tiyo savunmacılarla birlikte sığınağın olduğu tarafa doğru koştu.

 

Bir anda, gulyabaniler sessizleşmişlerdi, ejderler durmuştu. Bütün yaratıklar sabit bir şekilde durmuş ve bir yere doğru bakıyorlardı. Bütün şaşkınlığına rağmen, Tiyo aceleyle muhafızlara liderlik etti. Onun liderliğindeki savunmacılar birlikte ilerlediler.

 

“Yaratıklara bir anda kal geldi! Bu bizim için bir fırsat dot!

 

“Tahliye edin!”

 

Cin cüceler koşmaya başladılar. Yer sarsılırken cin cüceler sığınağın olduğu binaya doğru çılgın gibi koşuyorlardı.

 

Kuuuong!

 

Koşan cin cüceler, dengelerini kaybedip yere düştüler. Sadece Tiyo zorlukla dengesini koruyarak ayakta kalabilmeyi başarmıştı ve diğer askerlere cesaret vermişti. Arkasına baktı. Onların arkasından gelen biri vardı.

 

O kişi büyüktü ama bir gulyabaniden de küçüktü. Görünüşü tanıdık gibiydi ama garipti. Yeşil deri, sert bir yüz ve sert bir vücut. Büyük kılıç taşıyordu. O Crockta’ydı. Ama Tiyo içgüdüsel olarak geri çekildi. O Crockta’nın görünüşündeydi ama farklı görünüyordu aynı zamanda. Bilinmeyen karanlık bir aura ondan yayılıyordu.

 

Crockta’nın gözleri kan kırmızısıydı. Gulyabaniler, ejderler ve troller onun arkasından yürüyorlardı. Havadaki ejderlerse üzerinde daire çizerek tuhaf sesler çıkartıyorlardı. Crockta, Tiyo ve diğer cin cüce askerlerini işaret etti.

 

Sonra yaratıklar onlara doğru atıldılar. Gulyabaniler cin cücelere doğru koşmaya başladıklarında yer sallanmaya başladı. Cin cüceler kendi dengelerini bile sağlayamadıkları bir pozisyondaydılar ve direnememişlerdi.

 

Tiyo’nun durumu da diğer cin cücelerden pek farklı değildi, zorlukla dengesini koruyabilmişti ama ‘General’i elinden düşürmüştü. Artık direnmeye çalışmak bile nafileydi.

 

Gulyabaniler cin cücelerin etrafını sardılar ve uzaktan onlara doğru gelen Crockta’nın geçebilmesi için bir yol açtılar, sanki Crockta onların hükümdarıymış gibi. Tiyo, Crockta’nın belindeki kemeri fark etti.

 

“.....!”

 

Şimdi bütün taşlar yerine oturmuştu. O kemerdi problem yaratan şey. Lanetli eser yüzünden yaratıklar çılgınlar gibi şehre saldırıyorlardı. Crockta, Quantes’te bunu ilk fark eden kişi olarak, Şeytanın Ağzıyla savaşmayı denemişti ama onun tarafından boyun eğdirilmişti.

 

Tiyo dişlerini sıktı ve ‘General’i yerden aldı. Gulyabaniler tepki bile veremeden, Tiyo tetiği çekmişti bile. Ancak, Crockta aniden sırtından büyük kılıcını çekmiş ve ona gelen büyülü mermiyi engellemişti. Merminin yönü sapmıştı.

 

Bir gulyabani elini salladı.

 

“Ack!”

 

Tiyo’nun küçük vücudu gulyabaninin yumruğuyla havalandı. Mide bulantısının onun başını kaldırmasına engel olmasına izin vermedi. Ork ona doğru bakıyordu. Crockta’nın kan kırmızısı gözleri, Tiyo’nun tanıdığı o onurlu ork Crockta’nın gözleri değildi artık.

 

“Grrrr…”

 

Şeytani bir eser tarafından sindirilmişti. Büyük kılıcını kaldırdı. Tiyo gözlerini kapattı.

 

Büyük kılıcın inişe geçeceği tam o an,

 

“Bizler orkuz… Kudretli orklar…”

 

Büyük kılıcı tutan eller tereddüt ettiler. Tiyo’da şarkıyı söylemeye devam etti.

 

“Büyük savaşçılar göründü…”

 

Crockta, Quantes garnizonu askerleriyle içtikleri zaman sarhoş olduktan sonra söylemişti bu şarkıyı onlara. Saçma olmaktan da öte bir şarkıydı.

 

“İnsanlar, kaybolun! Elfler, defolun! Cüceler kaybolun! Cin cüceler”

 

Crockta’nın büyük kılıcı tutan elleri titriyordu. Tiyo gözlerini açtı. Crockta’nın çarpılmış suratı gözlerinin önündeydi.

 

Tiyo güldü, “Ne sikim iş yapıyorsun sen Crockta?”

 

“.....”

 

“Bir yerlere gitmen gerekmiyor muydu senin?”

 

Havada duraksayan büyük kılıç hareket etmemişti. Sanki görünmez bir şeyle güç savaşına girmiş gibi titriyordu. Kısa süre sonra, Crockta’nın belindeki kemerdeki çelik diş hareket etmeye başladı.

 

Diş yavaşça açıldı, ortada bir kriz durumu söz konusuydu, kemer, şu andaki sahip olduğu vücudun dengesini sarsan aptal cin cüceyi yutmak üzere ağzını açtı.

 

Cin cüceye doğru hareket ettiği anda, büyük kılıçta hareket etti.

 

*** ***

 

Crockta içine düştüğü boşlukta inliyordu.

 

Şeytanın Ağzının içindeki şeytan sürekli olarak Crockta’ya bir şeyler fısıldıyordu. Crockta’nın şimdiye kadar bildiği, önemli gördüğü her şey çökmüştü. Çaresizlikle beslenen şeytan sonunda vücudun kontrolünü eline almıştı. Crockta silikte olsa kendi elleriyle, kendi büyük kılıcıyla Tiyo’yu öldürmek üzere olduğunun farkındaydı. Ama Crockta bunun iyi bir şey olacağını düşünmeye başlamıştı.

 

İnsanlar nasıl olsa ölürlerdi. Ancak, kılıcı Tiyo’ya doğru hareket etmeden hemen önce, geçici olarak vücudunun kontrolünü tekrardan eline aldı Crockta. Kemerdeki şeytanın fısıltılarına karşı direnmeye çalışıyordu ama şeytan sürekli onun direncini kıracak şekilde fısıldamaya ve beynine işlemeye devam ediyordu.

 

Ruhu acı içindeydi Crockta’nın. Fiziksel acı, kesinlikle şu anda ruhunun çektiği acıyla hiç bir şekilde kıyaslanamazdı. Crockta’nın ruhunun direnci tamamen kırılmak üzereydi. Kemerdeki şeytan, çelik dişin olduğu yerdeki ağzını açmış, Tiyo’yu yutmak üzereydi.

 

Crockta inledi.

 

“Güç.” Crockta kendi kendine sürekli tekrar ediyordu. “Teslim etmemeliyim.”

 

“Kim dinliyorsa, lütfen bana güç ver.”

 

O anda, parlak bir ışık meydana geldi. Öyle bir parlaklıktı ki neredeyse kör olacaktı. Crockta gözlerini kapattı. Sonra tekrar açtı. Tanıdık bir yüz karşısında duruyordu.

 

“Ah…?”

 

“Hey, aradan bir süre geçti ha, Crockta.”

 

Oydu, kuzeyin şahini. Güneşin doğuşunun gardiyanı. Şamanların yol göstericisi, standart mavinin taşıyıcısı. Ork şamanların akıl hocası.

 

Tashaquil.

 

“Sen?”

 

“Gerçekten harika şeyler yapıyorsun. Kulkulkul.”

 

Tashaquil asasını salladı. Bir anda dünya sabitlendi. Bu belindeki kemer Şeytanın Ağzı ve Tiyo için de geçerliydi. Üçüncü bir gözden izleyen biri, sahneyi daha dikkatli inceleyebilmek için, bütün her şeyi durdurmuş gibiydi.

 

“Tashaquil, nasıl geldin buraya?”

 

“Bu kadar şaşırma. Ben Tashaquil değilim. Bu sadece onun arkada bıraktığı bir parça. Gerçekte muhtemelen şu aralar Orcrox’ta ya da Basque Köyünde filanımdır.” Asasıyla Şeytanın Ağzı’na dokunurken gülümsüyordu ve konuşmaya devam etti. “Yoksa unuttun mu? Orcrox’tan ayrıldığın zaman sana bir güç bahşetmiştim.”

 

O günün anısı bir anda tekrar canlandı. Crockta Tashaquil’e veda ederken, Tashaquil ona bir büyü yapmıştı.

 

‘Tashaquil sana bilinmeyen bir güç bahşetti.’

 

‘Bilinmeyen güç vücudunda yerini aldı.’

 

‘Bir gün sana yardım edecek.’

 

Şimdi tamamen hatırlamıştı. Crockta sordu, “Tashaquil, şimdi ne yapmalıyım?”

 

“Bir bakalım… Bilmiyorum.”

 

“Huh?”

 

Tashaquil güldü, “Aslında, yalan söyledim.”

 

“Huh?”

 

“Sana yaptığım büyüde, yardımcı olacak bir güç yok Crockta.”

 

“.....”

 

Tashaquil asasını salladı ve gülümsedi. “Sadece zamanı geldiğinde sana duymak istediğin bir şeyi söylemem gerekiyor.”

 

“O zaman söyle bana ne duymak istiyorum?”

 

“Bu doğru.”

 

Crockta’nın neler olduğu konusunda hiç bir fikri yoktu.

 

“Ne söylememi istiyorsun?”

 

“Ben…”

 

“Eğer rahat etmek istiyorsan önce zihnini rahatlatmalısın.” Şeytanın Ağzını işaret ederek konuştu. “Bu şey çok güçlü. Elinden gelenin en iyisini yaptın, yani artık rahat edebilirsin. Peki ya buna ne dersin?”

 

Dalga geçiyor gibi görünüyordu. Crockta somurttu ve sordu, “Neden bahsediyorsun sen?”

 

“Oh, bu değil miydi yani?”

 

“Hayır.”

 

“Eğer bu değilse…” Tashaquil, asasını savurdu ve Crockta’ya vurdu.

 

“Ouch!”

 

“O zaman sana sadece tek bir şey söyleyebilirim.”

 

“Nedir o şey?”

 

“Eğer ben başka bir ork olsaydım da aynı olurdu. Sana sadece verebileceğim tek bir kelime var.”

 

Bunu zaten bilmiyor muydu? Tashaquil güldü. Crockta bakışlarını gökyüzüne çevirdi.

 

“İyi dinle.”

 

“Tamam.”

 

Sadece bir kez söyleyeceğim.”

 

“Anladım.”

 

Tashaquil konuşurken, Crockta dikkatlice dinledi.

 

*** ***

 

Sanki canlıymış gibi, Şeytanın Ağzının, çelikten diş gibi görünen kısmından ortaya çıkan ağzı Tiyo’nun boynunu ısırmaya hazırlanıyordu. Crockta’nın büyük kılıcı da tam o anda vurdu.

 

Kakang!

 

Şeytanın Ağzı çarpıldı. Sonra çelik diş kıvrıldı ve garip bir bağırış koyverdi. Dehşet verici bir çığlıktı, sanki araftan geliyordu. Sonra kemer bir yılan gibi kıvrıldı ve Crockta’yı hedef aldı.

 

Crockta elini uzattı ve yakaladı. Çelik dişi Crockta’nın yüzünün hemen önünde havayı ısırıyordu. Öfkeli sesler kemerden gelmeye devam ediyordu ama Crockta sadece gülümsedi.

 

“Hiçlikten korkuyor musun?” Crockta sordu. Şeytanın Ağzı garip bir ses çıkardı ve Crockta’yı tekrar ısırmaya çalıştı. “Bir gün karşılaşacağın ölümden korkuyor musun?”

 

Kaaaaaaaaaaah!

 

“O yüzden mi insanlara bu şekilde sataşıyorsun?”

 

Şeytanın Ağzı Crockta’nın kolunu ısırdı. Crockta inledi ama bırakmadı ve gitmesine müsaade etmedi. Crockta acıyı yuttu ve konuşmaya devam etti.

 

“Duymak istediğin cevabı sana vereceğim.”

 

Şeytanın Ağzından bir kez daha karanlık yayılmaya başladı ve Crockta’yı kapladı. Görüşü kararmıştı ama bu sefer tereddüt etmedi Crockta. Bir kez daha mutlak karanlıkla yüzleşmek durumunda kalmıştı. Karanlık titreşti ve Crockta’yı tehdit etmeye devam etti ama Crockta geri çekilmedi.

 

“Dünya bir boşluk değil.”

 

O durdu. Karanlığın yoğunluğu sanki bir parça incelmişti.

 

Crockta konuşmaya devam etti, “Bir gün sona erecek olsa bile, hayat anlamsız değil.”

 

Karanlıktan bir ses yükseldi, ‘Ne demek istiyorsun?’

 

“Bu senin duymak istediğin cevap değil miydi?”

 

Crockta karanlığın diğer tarafına bakmaya devam etti. Artık açıkça görebiliyordu. Karanlığın içerisine saklanmış bağırıyordu, ama aslında korkudan yere çökmüş titriyordu. Dünyanın sonuna şahit olmuştu, evrenin karanlığına ve onlardan dolayı dehşete düşmüştü.

 

“Sana bir kez daha söyleyeceğim. Ölüm bir son değil.”

 

O yüzünü Crockta’ya çevirdi ve konuştu, ‘Kanıtla o zaman.’

 

“Nasıl?”

 

‘Sen söyle!’ Ayağa kalkmış Crockta’ya bağırıyordu, aynı karanlığın içerisindeki bir çocuk gibi.

 

“Bilmek istiyor musun?”

 

Cevap vermedi. Crockta devam etti, “O zaman takip et beni.”

 

‘Ne?’

 

“Eğer beni takip edersen, sana kanıtlayabilirim.”

 

‘.....’

 

Crockta ciddiyetle konuştu.

 

“Benim hayatım.”

 

Kafasını eğdi. İyi bir andı, Crockta gözlerinin içine dik dik bakıyordu ve bir kez daha konuştu, “Kendi hayatımla sana bunu kanıtlayacağım.”

 

Crockta karanlık taraftaki gerçekliği görmüştü. Umutsuzluk içindeki bir şeytan.

 

O gülümsedi. Ve…

 

Karanlık kalktı.

 

*** ***

 

Crockta’nın etrafındaki karanlığın kalkmasıyla, onu tehdit eden Şeytanın Ağzı’da ortada görünmüyordu. Ağzını kapatmış ve belindeki normal bir kemermiş gibi görünmeye geri dönmüştü.

 

Crockta konuştu, “Yaratıkların gitmesini sağla.”

 

Kemer sanki mutsuzmuş gibi garip bir ses çıkardı Sonra hareket etmeyi bırakmış yaratıklar tekrar hareketlendiler, ejderler gulyabanileri, trolleri getirdikleri gibi birer birer kapıp geri götürmeye başladılar. Sersemletici bir manzaraydı. Gelmiş olan bütün yaratıklar, Quantes’i birer birer terk ediyorlardı.

 

Sonra bir sistem mesajı çıktı ortaya.

 

[Umutsuz Şeytanın Kemeri (Kahraman) senin hükmün altına girdi.]

 

[Kemerin gücünü tam olarak kontrol edemiyorsun. Kemerin gücü bu yüzden kısıtlandı.]

 

[İçindeki şeytan uyuyor.]

 

Crockta hala yerdeki Tiyo’ya baktı. Tiyo’da Crockta’ya.

 

“Zihnini toparladın mı?”

 

“Tabi ki.”

 

“Sevindim dot.”

 

Crockta, Tiyo’nun elini yakaladı ve onu kaldırdı.

 

“Crockta.”

 

“Huh?”

“Seninle birlikte kuzeye gelmek istiyorum, dot.”