Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

298. Bölüm Ankoa Fozre

Çevirmen: Tomato / Editor: Tomato

 

 

Zend kafasını ormanlık alandaki, içerisinde bulunduğu, pek büyük sayılamayacak olan açıklığa doğru açılan tek yola çevirdiği zaman bir silüet ile karşılaşmıştı önce. Daha sonra bu belirsiz silüet belirginleşerek, yavaş yavaş birine dönüşmüştü. Zend usulca üstünü silkeledi ve ona doğru ilerleyen kişiye, kısa bir selam verdi.

 

‘’Hoş geldin Ankoa.’’

 

Ankoa ise Zend’e bakmakla yetinmiş ve bir cevap vermemişti. ‘’Görünüşte gerçekten de bir enerji yok,’’ dedi Zend’e, elindeki turuncu renkli taş tablete bakarken. Bu, etraftaki kişilerin enerjisini görmek için kullanılan büyülü eşya olmalıydı, Zend ilk bakışında böyle bir izlenim edinmişti. ‘’sözünü tutmana şaşırdım.’’ diyerek alaylı bir şekilde konuşmasına devam etti.

 

‘’Sözden dönmek olmazdı, değil mi?’’ dedi yavaşça. ‘’Peki senin yanında birileri var mı?’’

 

‘’Heh, etrafımızda dolaşan büyülü yaratık ortağın bu cevabı sana veremiyor mu?’’ Ankoa’nın yüzündeki alaycı gülümseme hala yerini korurken, genç adamın sözleri Zend’i aşağılamaya yönelikti devamlı olarak. Gerçekten de Zend’den hoşlanmıyordu görünüşe göre…

 

‘’Elbette verebiliyor, ama bunu senden duymak beni daha mutlu ederdi.’’ diyerek cevabını vermişti Zend. O ana kadar, çoktan Era’dan etrafta Ankoa’dan başka birinin enerjisinin hissedilmediği bilgisini almıştı. Karşısındaki, on birinci seviyede olan gençten başka kimsenin enerjisi hissedilmiyordu Era’nın söylediklerine göre… Zend de Era’ya etrafa turlamaya devam etmesi gerektiğini söylemişti tabii, konuşup anlaştıkları şekilde.

 

‘’Öyleyse seni mutlu edeyim,’’ dedi ve taş tabletini ayaklarının yanına bıraktı Ankoa. ‘’benimle birlikte kimse gelmedi buraya, yalnızım şu anda, sözümdeki gibi.’’ diyerek devam ederken, ellerini belinin iki yanına atmıştı. ‘’Aynı zamanda büyülü eşyam aktif, etrafta büyülü yaratığından başka bir enerji belirip bize yaklaşırsa eğer, otomatik olarak beni Fozre Malikanesi’ne gönderecek, yer değiştirme büyüsünün yardımıyla. Yani eğer etrafta gizlenen arkadaşların varsa ortaya hiç çıkmamaları daha iyi olur, çünkü öyle bir şey olursa bahsettiğin savaşçılık onur ve şerefinden geriye hiçbir şey kalmamış olacak. Hayatını kurtarabileceksin tabii, orası ayrı… Eğer bir korkak ve alçak olarak hatırlanmak istiyorsan böyle bir yola başvurabilirsin, sonuçta buraya gelmem için sadece bir saat verdin ve benden erken de geldin, yani burada beni bekleyen bir sürü şey var, değil mi? Aksi halde vakti neden bir saatle kısıtlayasın?’’

 

‘’Eh, ben sana hiç kimse getirmediğimi garanti ediyorum, sözümü bir kere verdim ve şu anda yalnızım. Dün bahsetmeyi unutmuştum bu arada, Eralkavender savaşımıza karışmayacak, bire bir, normal bir savaş yapacağız. Ona ben ölsem bile karışmayacağını söyledim, yani o yönden endişelenmene gerek yok. Ayrıca şu anda da, içeri dışarıdan kimsenin girmemesi için bu ağaçlık alanın etrafını turluyor… Her neyse, kardeş Ankoa, bakıyorum da gerçekten kendine güveniyorsun, beni yenebileceğin konusunda gerçekten de o kadar emin misin?’’ dedi Zend yavaşça, gülümseyerek. Şu anda Ankoa çoktan Zend’in ulaşım menzilinin içerisine girmiş bulunmaktaydı, Zend, tam şimdi Ankoa bu alandan kaçmaya çalışsa dahi onu Rüzgar Tanrısı’nın Nefesi ile yakalayabilirdi, o, bu açıklık kısma adım attığı anda ölüm fermanını imzalamıştı zaten, artık Zend’den kaçmasının hiçbir yolu yoktu… Bu yüzden Zend de rahatça konuşabilirdi, elbette Ankoa’nın durduk yerde o büyüyü aktifleştirmesine engel olmak için, söyleyeceklerine hala dikkat etmesi gerekiyordu, ama eskisi kadar dikkatli olması gerekmiyordu, sonuçta Ankoa buraya çıkıp gelmişti bile…

 

‘’Elbette eminim.’’ diyerek, yüzüne bilmiş bir gülümseme yerleştirmesinin hemen ardından konuşmaya devam etti Ankoa. ‘’Ovaur’u sen öldürmüştün, değil mi? Daha doğrusu öldürülmesini sağlamıştın, ona tek başına saldırdığını düşünmüyorum da… Sanırım artık birbirimizden bir şeyler gizlememize gerek yok.’’ dedi daha sonra da.

 

Zend, kendine sorularla dolu gözlerle bakan Ankoa’ya ciddi bir şekilde cevap vermişti, şu an gerçekten de ona karşı bir şeyi gizlemesine gerek yoktu, çünkü artık, o zaten bir ölüydü… ‘’Evet, Ovaur’u ben öldürdüm. Niye sordun?’’

 

‘’Heh, biliyordum! Seni aşağılık herif… Dün eve saldıran da sendin, haksız mıyım?’’ diye sorarken iğrenen gözlerle Zend’e bakmayı sürdürüyordu Ankoa.

 

Zend, Rüzgar Tanrısı’nın Nefesi’ni hazırlamasının ardından cevap vermişti. ‘’Yok, o ben değildim. Ben de kısa bir süre içerisinde seninle savaşmak için Fozre Ailesi’nin evine girmek istiyordum tabii, ama görünüşe göre biri benden erken davrandı. Ama geçen gece orada olan büyülü yaratık ortağım Era idi, bunu reddetmeyeceğim. Era oraya kontrol için gitmişti ancak bir baktı ki, etrafta garip olaylar dönüyor… Bir şekilde uyum sağlamak zorunda kaldı. Bu yüzden orada savaştı.’’ dedi ve sakince Ankoa’ya bakmaya devam etti. Şimdilik, o gece ortaya çıkan kişinin kendisi olduğunu reddetmesi gerekiyordu, Ankoa onun Tou’ya karşı savaşmış ve Vankanor’un yaptıpı Ejderha Seviye kılıcı kırmış birisi olduğunu bilmemeli, daha doğrusu emin olmamalıydı. O kişinin zaten Zend olduğunu tahmin ediyordu elbette, Zend bunu düşünmüştü. Ancak bunu iyice onun gözlerine sokmamak gerekiyordu, kaçmaya çalışma ihtimali vardı çünkü onun. Bu yüzden bu konuyu biraz geride tutmaya çalışacaktı.

 

‘’O geceki kişinin de sen olduğunu düşünmüştüm, ama görünüşe göre seninle Fozre Ailesi’nin bağlantılarını bilmek isteyen başkaları da var, sonuçta ölmeden hemen önce neden yalan söyleyesin ki?..’’ dedi Ankoa, kendine güvenen yüz ifadesi yüzündeki yerini korumaya devam ederken. Hoşnut bir şekilde gülmüştü de… ‘’Bunu sormamın nedeni ise elbette güç seviyesi. Ben Ovaur’dan birazcık güçsüzüm, ancak kuzenim Ovaur, muhtemelen rakibi olarak seni gördü ve öleceğini düşünmediği için, ailemizin en kuvvetli kılıçlarını kullanmadı, yüzüğünde sana karşı kullandığı o ikisinden daha büyük kılıçları vardı çünkü… Ama dışarıdan, farklı kişiler ona hep birlikte saldırınca öldürüldü, öyle, değil mi? Ben bu hataya düşmeyeceğim, kesinlikle! Sana karşı,’’ diyerek devam ederken, yüzüğündeki bir kılıcı ortaya çıkarmıştı hızlıca. ‘’en güçlü silahımı kullanacağım ve öldüğünden emin olacağım, kendimden emin olmamın yegane sebebi bu kılıçtır!’’

 

‘’Oh…’’ Zend’in gözleri hafifçe açılmıştı, Ankoa’nın Ovaur’a göre biraz daha zeki olduğunu fark etmişti o anda. ‘’Güzel kılıçmış.’’ dedi ve kılıcı biraz inceledi, gerçekten de yüksek seviyeli gibi görünüyordu ve etrafa asil bir aura yayıyordu o kılıç, ortalama bir kılıcın büyüklüğündeydi ancak pek çok şey açısından, normal bir kılıçtan farklıydı, anlamıştı Zend hızlıca. Kabzasındaki işlemeler ve parıldayan taşlar bile bunun için bir kanıt gibi olmuştu; keskinliğini, ortaya çıktığı anda havayı keserek birkaç ince ses yaymasından fark etmişti genç adam, o kılıç güzel ve epey değerli olduğu hemen belli olan bir kılıçtı. Ancak… Bir kılıç, Ankoa’nın yenmesi için asla yeterli olmazdı. En azından bu kılıç yeterli olmazdı...

 

‘’Zend, hızlı ol ve işini dikkatli yap. Biliyorsun, eğer bir şekilde yer değiştirme büyüsünü aktifleştirirse onun gidişini engelleyemezsin. Yanımıza yeterli materyal almadık bir büyüyü bozmak için, aynı şekilde, muhtemelen kullanacağı yer değiştirme büyüsünün de bozulmaya karşı dayanıklı olması için ek işleme maruz kaldığını tahmin edebiliriz, Fozre Ailesi’nin genç efendileri, sıradan bir yer değiştirme büyüsünü kullanmayacaktır.’’ Era ise Zend’e tavsiye veriyordu aynı zamanda, genç adamın işini bildiğinin farkındaydı ancak uyarmadan da duramıyordu büyülü yaratık.

 

‘’Biliyorum Era.’’ Zend Era’ya hızlı bir şekilde cevap verdi. Onun da kısa bir süre içerisinde yorulacağı aklındaydı, bu yüzden elini çabuk tutacaktı. ‘’Hızlıca halledeceğim.’’ dedi ve Ankoa’nın da duyabileceği bir şekilde konuşmaya başladı.

 

‘’Her neyse, normalde buraya gelirken nasıl bir bahane uydurduğunu dinlemek isterdim ancak ne yazık ki, hızlı davranmam gerekiyor.’’ diyerek yüzüğünden, hançerini çıkardı ve Ankoa’ya doğru bakmaya başladı. ‘’Hadi, gel bakalım. Belirlediğimiz gibi, güzel bir savaş yapacağız.’’

 

Ankoa, Zend’e doğru baktı ve eğilip yanındaki taş tablete birkaç dokunuş yaptıktan sonra, elindeki kılıçla birlikte Zend’e doğru koşmaya başladı. Bir Güç İspatı bile yapmamıştı, Zend’e hiç mi hiç saygısı yoktu yani…

 

Kendisine saygısı olmayana, Zend’in de saygısı yoktu. Hançerini geçen gece kullanmıştı, ama o sırada Ankoa ile hiç karşılaşmamıştı. Yani Ankoa, gece eve giren kişinin bu hançerle savaştığını görmemişti, bu yüzden bu konuyu düşünmeyecekti o anda.

 

Hızlı bir şekilde geldi ve kılıcını, Zend’in gövdesine doğru savurdu!

 

Bam!

 

Zend, Ankoa’nın kılıcını hançeriyle basitçe savuşturmuştu. O muhtemelen şu anda en hızlı halindeydi, Zend’e karşı tüm gücüyle savaşıyor olmalıydı. Ama Zend şu anda gücünün yarısını ya kullanıyordu ya da kullanmıyordu, Ağır Kılıç’ı kullanmaması bir kenara, normal bir kılıç bile kullanmıyordu! Çünkü bu hançer Ankoa için yeter de artardı bile…

 

‘’Bir hançerle mi savaşacaksın? Heh, bu savaşı kaybedip öleceğini daha anlayamadın mı? Her neyse, seni öldürdüğüm zaman başındaki ödülü de alayım bari, hahahaha… Siyahlar’da on beşinci bile olmayı kabul ederim belki, ne dersin?’’ diyerek, kılıcını bir kere daha savurdu Ankoa. Hızı dikkate değerdi, ancak gücünün de öyle olduğu söylenemezdi… İkinci saldırısı Zend’in hançeriyle direkt buluşmuş ve iki taraf da geriye doğru sekmiş olsa da, bu Zend’in isteyerek yaptığı bir şeydi. Eğer isteseydi, hareket bile etmeden Ankoa’nın geri savrulmasına yol açabilirdi, ona, kazanamayacağını direkt söylemek istemiyordu sadece. Tabii böyle yapmak zorunda kalacaktı, çünkü Era’yı düşündüğü zaman fazla vaktinin olmadığı, aklına gelen ilk şey oluyordu…

Ankoa’ya cevap bile vermedi ve ikinci saldırısıyla, onun dikkatini hançeriyle sağ eline doğru çekip savunma yapmasını sağlarken, gücünün yaklaşık çeyreğini kullandığı sol yumruğunu Ankoa’nın, dikkat etmediği yer olan vücudunun sağ bölgesiyle karşılamasını sağlamıştı.

 

Elbette kolay bir zaferdi, çünkü Kral Modu ile birlikte Savaş Tanrısı’nın Heyecanı’nıo aktifleştirmişti, on birinci seviye bir savaşçı olsa da Ankoa, pek tecrübeli olduğu söylenemezdi. Eğer rakip silahını sadece sağ eli ile tutuyorsa ve sen, silahını iki elinle kavramak zorunda kalıyorsan, onun sadece silahına değil, boştaki eline de dikkat etmen gerekirdi. Ama Ankoa bunu bilmiyormuş gibi görünüyordu, tek yapabildiği Zend’in hançeri ile yaptığı saldırısını savuşturduktan sonra yediği yumrukla geriye doğru savrulmak olmuştu.

 

Zend gücünün çeyreğini kullandığı için onu öldürmemişti, ama yaralamıştı. Sadece yumruktu bu, Ağır Kılıç’ını kullanmamıştı, bu yüzden de onun iç organlarının zarar görmemiş olması gerekiyordu. Onu konuşturması bir süre alabilirdi, bu yüzden en mantıklı karar ona ölümcül olabilecek bir yara vermemekti. Zend sadece onu hırpalayacak ve mağlup edecekti, ötesine geçmeyecekti şimdilik. Çünkü ondan öğrenmesi gereken şeyler vardı o gençten.

 

Ankoa, sırtı bir ağaca çarparken yaklaşık beş metre geriye savrulduğunu gördüğü zaman karşısındaki kişinin epey bir fiziksel güce sahip olduğunu fark etmişti tabii… ‘’Oh… O da akıllı gibi görünüyor, her şeyini kullanarak savaşıyor. Beni hafife almıyor, hmph, keşke tüm gücünü kullanmasaydı da direkt işi bitirebilseydim…’’ diye mırıldandı ve kafasının yan tarafını çarpmasıyla alnını köşesinden akmaya başlayan kanı kıyafetiyle silerek, hafifçe esen rüzgarın altında Zend’e doğru tekrar saldırıya geçti.

 

Bam!

 

Ne yazık ki bir saldırısı daha Zend tarafından savuşturulmuştu. ‘’Lanet!’’ dedi kendi kendine hırsla, ‘’Kılıcım neden o hançeri parçalayıp geçmiyor?!’’

 

‘’Enerjiyle onu güçlendiriyorum çünkü, salak.’’ Zend ise hızlı bir şekilde tepki vermişti. Ankoa’nın sinirlerinin bozulmasını sağlıyordu yavaşça. ‘’Yoksa bunu fark edemiyor musun?’’ dedi ve onu öfkelendirmeye devam etti, gülümseyerek. Rakibiyle alay etme sırası bu sefer ona geçmişti. Daha Rüzgar Tanrısı’nın Nefesi’ni hiç kullanmamıştı bile… Savaş Tanrısı’nın Heyecanı’nın ona sağladığı hızın yanında, Ankoa’nın on birinci seviye olmasıyla birlikte kazandığı hız hiçbir şey değildi zaten, bir Tanrı Tekniği’nin bu kadar değerli olmasının en büyük nedenlerinden biri de buydu.

 

Hızlıca tekrar saldırdı Ankoa, ancak ne yazık ki bu yaptığı saldırı, bugün yapabileceği son saldırısı olacaktı…

 

Bam!

 

Zend Ankoa’nın kılıcını hançeriyle karşıladı ve bu sefer geriye çekilmek yerine, hançerine gücünü hafifçe yükleyerek onun, normalde olduğundan daha da fazla geriye savrulmasını sağladı. Ardından Rüzgar Tanrısı’nın Nefesi’ni kullanarak ilerledi ve gencin göğsüne hançerinin kabzasıyla bir saldırı yaptı, saldırısı Ankoa’nın nefesinin bir süreliğine kesilmesini sağlamıştı, bu da elinden kılıcı düşürmesi oluyordu tabii… Daha doğrusu, Zend’in çekmesiyle birlikte kılıcı bırakması oluyordu.

 

Zend hızlı bir şekilde niyetini belli etmişti, bu yüzden tüm ölümcül aurasını ani bir şekilde, geriye savrulmuş olmasından dolayı şaşkın bir şekilde kılıcını kaybeden Ankoa’nın boğazına hançerini dayadı. ‘’Eğer yer değiştirme büyüsünü aktifleştirirsen, büyünün aktifleşme süresinde senin boğazın da kardeşlerininkiler gibi silahımla tanışır.’’ dedi ve karşılık verememesi için, yere düşmüş olan genç adamın göğsüne de baskı yapıyordu. Bir süreliğine, nefes alıp cevap vermeyi bile başaramamıştı o.

 

‘’Şimdi, Ankoa, sana birkaç soru soracağım. Buradan canlı çıkmanın tek yolu, bu sorulara tatmin olacağım cevapları vermen.’’ diyerek devam etti genç adam, kenardan, ağaçların arasından fırlayan birinin yanlarına gelmesiyle birlikte Ankoa’nın büyüsünün aktifleşeceğinden habersizdi…

 

***

 

1824