Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

299. Bölüm Planın Bozulması

Çevirmen: Tomato / Editor: Tomato

 

 

Zend, yan taraflarındaki çalıdan fırlayıp onlara doğru gelmeye başlamış olan enerjinin kime ait olduğunu bilmese ve merak etse de, refleksle o tarafa doğru çevirdiği kafasını Ankoa’ya doğru geri döndürmek zorunda kalmıştı. Bunun sebebi gelen kişinin kim olduğuna bakacak kadar zaman olmadığının farkında olmasıydı çünkü ileride duran o taş tablet parlamaya, hemen ardından da Ankoa’nın enerjisi farklılaşmaya başlamıştı.

 

Yer değiştirme büyüsü aktifleşiyordu! Etrafta birinin belirmiş olmasından dolayı taş tablet bu enerjiyi saptamış, bağlı olduğu yer değiştirme büyüsünü aktifleştirmişti! Ankoa, biraz sonra Fozre Ailesi’nin malikanesine dönecekti!

 

Bu da Zend’in istediği hiçbir şeyi alamaması demekti tabii, buraya birisi nasıl girmişti? Era ne halt yiyordu dışarıda? Yoksa Era mağlup mu edilmişti bu kadar kısa sürede, Ankoa yalnız gelmemiş miydi? Yanında Tou’yla birlikte bir sürü Kraliyet Askeri’ni falan da mı getirmişti? Eğer öyle değilse, buraya nasıl girmiş olabilirdi bu kişi? Era’yı tek başına yenebilecek kim vardı, Pounz’da olup Ankoa’yı kurtarmaya gelecek olan? Daha doğrusu, şimdi kenardan onlara doğru ilerlemeye başlamış olan o varlık, Ankoa’yı kurtarmak için mi gelmişti? Bunu bilemiyordu Zend, çünkü içeri dalmış olan adamın, etrafta bir enerjinin belirmesiyle birlikte Ankoa’nın Fozre Malikanesi’ne dönebileceğini bilmiyor olması çok normaldi, Ankoa bunu sadece Zend’e söylemişti sonuçta. Tabii Era da duymuştu o arada.

 

‘’Hay…’’ Zend hızlıca bir küfür savurdu, aklında binbir çeşit soru vardı ama hiçbirini cevaplayabilecek vakti yoktu, Era’ya seslenmek isterdi ama cümlesini tamamlayana kadar, Ankoa’nın çoktan aktifleşmiş büyüsü bir anda sonlanırdı. Bu yüzden tek yapabileceği, yenilgiyi kabul etmekti şu anda…

 

Ankoa’dan bir bilgi alamayacaktı. Biraz önce Ankoa’yı birkaç hamlede yenmişti, yani Ankoa geri gittikten sonra onu tekrar dışarı çıkması için ikna edemezdi kesin, Ankoa’nın şu an kaybettiğini kabullendiğini biliyordu çünkü. Birkaç dalgalık şok ile, Zend’in ona karşı ciddi bir üstünlüğe sahip olduğunu anlamıştı, geç olmuştu biraz aslında, eğer şu kişi ormanlık alanın içinden fırlamamış olsaydı Zend ona istediğini yapabilecekti artık. Ancak büyü çoktan başlamıştı ve bozulmayacaktı, bu yüzden ona istediğini yapma imkanı yoktu Zend’in, o andan sonra. Ankoa’nın ona bilgi verme imkanı kalmamıştı, eğer onunla birlikte gitmeyi tercih ederse de evin içerisindeki Vosu’nun kardeşleri ve belki de Tou ile Kraliyet Askerleri, ona güzel bir karşılama yapabilirdi. Bu riski alamazdı, ama Ankoa’nın gitmesine izin verirse de, o kesin gidip babasına Zend’in Ovaur’u öldüren kişi olduğunu itiraf ettiğini ve onu öldürmek üzere olduğunu, ancak son anda kaçabildiğini anlatırdı. Ayrıca Ankoa onun tekniklerini görmüştü ve Zend’in iki Tanrı Tekniği kullanabildiği, eğer Ankoa buradan giderse direkt olarak güncel, savaşçılar hakkında olan tüm kitaplara düşerdi. Yani Ankoa’nın gitmesine izin vermesi Zend’in her şekilde dezavantajına oluyordu, eğer durum böyleyse, en mantıklı seçeneği Ankoa’yı öldürmesiydi…

 

Öfkeyle bir küfür daha savursa da ne yazık ki söyledikleri olaya etki etmiyordu, sonuçta bir şeyi eksik yapmış ve buraya birinin girmesine izin vermişlerdi. Artık yakınmanın anlamı da yoktu zaten, Ankoa’yı öldürdükten sonra içeri giren kişiyi de iyice bir süzecekti, eğer yenebileceği biriyse de sorgulayacaktı. Tabii onun, şu anda alev almış olan sinirinden tattığından da emin olacaktı genç adam, planı, o enerjinin sahibi olan kişi tarafından bozulmuştu…

 

Daha fazla düşünüp vakit kaybetmemek için hançerini hızlıca kaldırdı ve Ankoa’nın göğsüne doğru gönderdi. Ona hızlı ve ölümcül bir darbe yollaması gerekiyordu, çünkü Ankoa’nın, Fozre Ailesi’nin malikanesinde bile iyileştirilememesi lazımdı.

 

Ama düşündüğü gibi olmamıştı… Hançerini indirdiği anda, tüm dikkatini, hızlıca öldürebilmek için verdiği kişi olan Ankoa’nın dışındaki, o ortamda bulunan biri onu omzundan yakalamış ve geriye doğru çekmişti. Bu yüzden de hızlıca geriye doğru fırlatılmıştı Zend, ne yapacağını tam anlayamamıştı, sadece ayaklarının bir anda yerden kesildiğini hissetmişti!

 

Biraz daha vakit kaybederse Ankoa’yı elinden kaçıracağını gören Zend, her şeyini ortaya koyarak tüm işe yarar tekniklerini aktifleştirmişti bir anda. ‘Havaya fırlatıldım,’ diye geçirdi içinden, normalde havada hareket edemeyeceği için düşene kadar beklemesi gerekirdi yeni bir şey yapmak için… İçeriye sonradan giren kişi Zend’e böyle bir şey yaptığına göre, amacı Ankoa’yı kurtarmaktı. Zend’i o gidene kadar saf dışı bırakmak istiyormuş gibi görünüyordu. Ama planlamadığı bir şey vardı… ‘’neyse ki Rüzgar Tanrısı’nın Nefesi’ni kullanabilmek için zaten havada olmam gerekiyor.’’ diyerek bir nefes verip, elindeki hançeri fırlatacak şekilde tuttu ve kolunun yanında bir hava sütunu oluşturarak harekete geçirdi hemen, Rüzgar Tanrısı’nın Nefesi’nin üzerinde iyice ustalaşmaya başlamıştı artık, devamlı olarak kullanıyordu onu. Zend zaten Ranon’un ona sağladığı teknikten dolayı şimdilik yeterince güçlü olarak görüyordu kendini, ihtiyacı olan şey de hız olduğu için Rüzgar Tanrısı’nın Nefesi’ni sürekli kullanmak durumunda kalıyor, böylece de onu geliştirmiş oluyordu.

 

Kolunun etrafında oluşan sütundan dolayı eli, hızlı bir şekilde ileri itildi ve hançeri de bu yüzden hızlandı, bu da hançerinin, Ankoa’nın tam kalbine doğru hızlı bir şekilde fırlamasına neden olmuştu. Bunu yapmadan önce de enerjisinin bir kısmını serbest bırakmış ve etraftakilerin hareketsiz kalmasını sağlamıştı, içindeki ölümcül aurayı yaydığı zaman, oradaki herkesin bir süre boyunca donup kalacağını biliyordu, o da bunu kullanmıştı.

 

Bam!

 

Hançer, Ankoa tam kaybolmadan önce onun önüne ulaşmış ve onunla birlikte kaybolmuştu. ‘’Heh…’’ Zend hafifçe rahatlarken bir nefes daha verdi, yere düşerken. Aynı zamanda aşağıya doğru ilerlerken ayaklarını alt tarafa almış, böylece ayaklarının üstüne düşmeyi başarabilmişti. Ankoa’yı vurmuş olmalıydı o hançer, kalbine girmişti, Zend emindi bundan. Ankoa ile birlikte kaybolmasına bakılırsa son anda ona girmiş, daha sonra da Fozre Malikanesi’ne gitmişti. ‘’Neyse ki öldürüverdim son anda. Tam kalbine yollamıştım, hançerimin önüne kimsenin çıkmadığına bakınca kesin ölmüş olmalı. Ankoa’nın göğsünden henüz yeni elimi çekmiştim, yani o an düzgün bir nefes bile alamamış, hareket edecek gücü bulamamıştır. Ayrıca bana nasıl yenildiği ile ilgili şeyleri düşünmeye devam ediyordu ve hala şokun içindeydi, bir de ben enerjimle onu birkaç saniyeliğine sabitlediğim için, hançeri savuşturamamış olmalı… Eh, bu konuda şanslı sayılırım. Biraz daha düşünmeye vakti olsa şoktan kurtulup, yolladığım hançerden kurtulmuş olabilirdi.’’ diye mırıldandı kendi kendine ve kafasını, onun işini bozmuş olan kişiye doğru kaldırdı yavaşça, düşmesiyle birlikte bükülmüş bacaklarını doğrulttu. içindeki öfkeyi bastırıyordu. Bardağın dolu tarafına bakmaya çalışıyordu ama koskoca bir bilgiyi elinden kaçırmıştı biraz önce, bunun tek sorumlusu ise hemen ön tarafında duruyor olan kişiydi…

 

‘’Senin burada ne işin var?’’ diye sordu usulca genç adam. Eğer düzgün bir cevap alamazsa, Ankoa’yı kaçırmış olmasıyla birlikte içinde katlanmaya başlanmış olan, patlamaya hazır bir volkanı andıran öfkesini serbest bırakacaktı hızlıca. ‘’Ek olarak, beni niye engelledin?’’

 

Kızıl saçlarını geriye doğru toplayan kişi, ona boş gözlerle bakan Zend’e baktı ve konuşmaya başladı. Gözlerinden belli olmasa da, onun sorularından bile anlayabiliyordu öfkeli olduğunu. Ayrıca şu anda diken diken olmuş tüyleri, Zend’e düzgün bir şey söylemediği takdirde canının yanacağını söylüyordu, biraz önceki aurasından, onun kendisini öldürmeyi bile isteyebileceğinin farkına varmıştı. O zamandan sonra da ne yaptığını sormuştu kendi kendine ama iş işten geçmişti… ‘’Ben Ankoa Fozre’nin korumasıydım ve onun ölümünü engellemeye çalıştım, Kral Dustin’in ve ustamın söyledikleri üzere.’’ dedi Yua, kararlı bir şekilde Zend’e bakmıştı. ‘’Bir de senin o kapüşonlu kişi olduğundan şüphelenmiştim ve Ankoa’nın seninle buluşacağını ve ölümüne savaşacağınızı, siz ikiniz konuşurken duydum, buraya gelmezsem olmazdı…’’

 

‘’Birkaç dakika bekleyemedin mi? Zaten o an onu öldürmeyecektim.’’ Zend soğuk bir şekilde cevap vermişti, şu an içinden onun, çapraz olacak şekilde bir bacağını ve kolunu kesip Era’nın önüne atmak, daha sonra da mücadele etmesini beklemek geliyordu ama kendini tutuyordu.

 

‘’Savaşı kazanan ötekini öldürmeyecek miydi? Ankoa seni öldüreceğinden son derece emin olduğu için senin için de endişelenerek gelmiştim buraya, ancak görünüşe göre o birkaç saniyede kaybetti ve direkt olarak öldüreceğini düşündüğüm için müdahale ettim.’’ Yua net bir şekilde cevap vermeye devam ediyordu, sakin olmaya çalışıyordu bir yandan da. Zend hiçbir his taşımıyormuşçasına ona bakıyor olsa da, sadece normal bir şekilde konuşmasıyla bile Yua’nın üzerinde muazzam bir baskı kuruyordu, gözlerinde bir duygu yoktu ama Yua, nasıl olduğunu bilmediği bir şekilde Zend’in onu öldürmek istediğini anlamıştı tekrar tekrar.

 

‘’Bak, başarılı oldun şu an.’’ dedi Zend, ellerini biraz açarak. ‘’Kurtardın Ankoa’yı, mutlu oldun mu? Kalbinde bir hançerle Fozre Malikanesi’ne dönmesini sağladın.’’ diyerek devam etti sonra da.

 

‘’...’’ Yua ise sadece yutkunmuştu burada, normalde Zend’in elindeki hançeri Ankoa’ya fırlatacağını tahmin etmişti ama onu geriye attıktan sonra kanını donduran o aura dalgası, hareket edebilmesini engellemişti ve ancak Zend’in hançerinin, Ankoa’nın kalbine doğru ilerleyişini izlemekle yetinmişti… ‘’En azından denedim.’’

 

‘’Evet, hiçbir şey elde edemedin ama benim istediğim şeyleri öğrenmeme engel oldun Yua, ne yapmamızı istersin şimdi?’’ Zend normal bir şekilde konuşmaya devam ediyordu, bugünkü sıcaklığı yoktu elbette, samimi bir şekilde söylemiyordu düşündüklerini. ‘’Ankoa’nı kaçırdın ama burada benimle birlikte kaldın, sana yapabileceğim şeyler aklından geçmedi mi? Yoksa sadece beni yenebileceğini falan mı düşündün?’’ diyerek sormuşken genç adam, yan taraftan Era’nın içeri dalışını da fark etmişti.

 

‘’Zend, Ankoa nerede?’’ diye sordu hemen, oldukça büyük olan formuna geri dönmüş olan büyülü yaratık. Zend’in bir buçuk katı kadar olan Era, Yua’ya doğru tehditkar bir şekilde bakmış ve onun, tedirgin bir şekilde dudaklarını ısırmasına neden olmuştu.

 

‘’Yua içeri dalınca, büyü aktifleşti ve Ankoa kayboldu.’’ diye hızlıca cevap verdi Zend. ‘’Kalbindeki hançerimle birlikte tabii.’’ diyerek de eklemişti.

 

‘’İçeri nasıl girdi peki?’’ Era Zend’e doğru çevirmişti kafasını, Yua cevap vermemişti henüz, o ikisinin kendi aralarında konuştuklarını fark etmişti ve bunu değerlendirerek, cevabını seçmek için biraz daha beklemesi gerektiğini düşünmüştü

 

‘’Bunu benim sana sormam gerekiyor Era, hani dışarıda dolaşıp kimsenin girmemesini sağlıyordun?’’ Zend Eralkavender’in konuşmasının ardından sitemli bir şekilde cevap vermişti.

 

‘’Sağlıyordum, içeri kimse girmedi ben dışarı çıktıktan sonra. Ayrıca ormanlık alanın dışındayken bile sürekli içeride birilerinin olup olmadığını anlamak için enerjimle ardışık kontroller yapıyordum ama ben tam zıt yerdeyken şu kızın enerjisi ortaya çıktı aniden ormanın içerisinde, size doğru ilerledi sonra da. Yeni gelebildim.’’ diyerek bir suçu olmadığını ifade etmişti büyülü yaratık. Zend’in şu anda çok aksi olduğunu tahmin ediyordu, bu yüzden onu sinirlendirmemeye dikkat ederek konuşuyordu. Zend öfkeli olduğunda uğraşılması çok zor olan birine dönüşüyordu çünkü… ‘’Kraliyet Askerleri’nin ve Ankoa’nın yanında getirdiği kişilerin girdiğini falan sandım bir an, endişelendim… Neyse ki sadece şu kızmış, yani sanırım öyle. Etrafta başka enerjisini gizleyen biri yoksa…’’

 

‘’Keşke gelenler Kraliyet Askerleri ve savaşçılar olsaydı da, birkaç tanesini öldürseydik. Şimdi öfkem içimde patlıyor, dışa vuramıyorum!’’ diye cevap verdi hızlıca Zend, bir elini yumruk yapmıştı ama Yua’ya şimdilik baskı yapmaya gerek duymadığı için enerjisine hakim oluyor, normal bir ifadeyle ona bakıyordu. ‘’Neyse… Görünüşe göre bizimle birlikte buraya gelmiş ve enerjisiyle gizlemiş kendini, tabii o kadar kontrol ettik de… Gizlenmek için bir büyülü eşya falan kullanmış olmalı, başından sonuna kadar ormanda bekliyormuş. Ama sonradan, boş anımızı kollayarak içeri sızmış da olabilir. Üstelik Fozre Ailesi’nin malikanesinde bizi dinliyormuş, gizlenme konusunda kendini geliştirdiğine şüphe yok.’’ diyerek devam etti. ‘’Ankoa’dan da hiçbir şey öğrenemedim, böyle işin içine…’’

 

‘’Her neyse, sakin ol artık, olan oldu. Şimdi ne yapacağımızı düşünmemiz gerek.’’ Era Zend’i teselli etmeye çalışırcasına konuştu, bu sırada da Yua, cevap vermişti.

 

‘’Elbette seni yeneceğimi düşünmedim… Sadece öğrenmek istemiştim, senin gerçekten de o kapüşonlu adam olup olmadığını.’’

 

‘’Evet, o kapüşonlu adam benim, öğrendin işte.’’ Zend yüzüğünden, Yua’yla o gece karşılaşmalarında takıyor olduğu maske ve kapüşonu yüzüğünden çıkardı ve üstüne geçirdi. ‘’Ayrıca beni yenemeyeceğini bile bile buraya atladığına göre, kaçmak için de bir planlamıştın, haksız mıyım?’’

 

‘’Hayır, sadece Ankoa’yı kurtarmayı düşünerek buraya girdim.’’ Yua, bir kere daha yutkundu stresli bir şekilde cevap verdi Zend’e.

 

‘’Öyleyse, başına gelecekleri de kabullenmiş sayılırsın, değil mi?’’ Zend, sakince cevap vermişti tekrar.

 

***

 

1771