Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

297. Bölüm Bekleyiş

Çevirmen: Tomato / Editor: Tomato

 

 

Erkenden, daha önce Ankoa’yı çağırdığı yere gitmiş olan Zend, etrafta birinin olup olmadığını merak etmesinden dolayı yavaşça dolaşmaya başlamıştı. Tarini ile birlikte belirledikleri bu yer, Kaimei Şehri’nin içerisindeki, ıssız olan nadir yerlerden biriydi. Burada uzun yıllar önce iki topluluk savaş vermişti ve alan epey zarar görmüştü, yanmış, kül olmuştu her yer. Bu da krallığın, burayı tekrar ağaçlandırmak için çalışmaya başlamasına neden olmuştu. Sonuçta Pounz Krallığı’nın başkenti olan Kaimei Şehri’nde, yıkık dökük, yıpranmış bir alanın olması, krallığa bir nevi hakaret gibi olurdu. Ağaçlandırmadan sonra burada bir sürü bitki ortaya çıkmıştı tabii, ağaçlar uzamış, otlar büyümüştü. Ancak halkın içerisinde, burada o iki topluluk savaştığı zaman ölen kişilerin hayaletlerinin bulunduğuna dair söylentiler yayılmıştı ve buranın merkezi bölgelere olan uzaklığından dolayı da, herkes burayı tercih etmemeye başlamıştı. Bu yüzden burayı seçmişlerdi zaten, onları kimse göremezdi burada, bu alan, içerisini dışarıdan gizli tutan bir üs gibiydi.

 

Zend ağaçların arasında dolaşırken etrafta gezinen zararsız büyülü yaratıkları görüyordu, birçok hayvana da ev sahipliği yapıyordu burası görünüşe göre, ağaçlar, onların eviydi.

 

Neyse ki bilinçli bir büyülü yaratık yok gibiydi burada, Era tüm alanı hızlıca dolaşmış ama onlara tehlike oluşturma ihtimali olan bir büyülü yaratık ya da insanla karşılaşmamıştı.

 

Ankoa’ya söylediği vakit biraz sonra gelecekti, yaklaşık on dakika vardı. Ama çok acele etmesine gerek yoktu tabii, ona sadece bir saat verdiği için Ankoa, ondan önce buraya gelip alanı kendi çıkarına kullanma fırsatına sahip olmamıştı. Zend’in böyle bir fırsatı vardı ve bunu da, ne olur ne olmaz diye belirlediği bir kaçış yolunu aklına kazıyarak kullanmıştı. Sonuçta eğer Ankoa, söylediği gibi yapmaz da birçok kişiyle birlikte gelirse Zend ve Era kaçmak zorunda kalabilirlerdi. Ama onu yenmesini kolaylaştıracak bir hazırlık yapmamıştı elbette, Ankoa ne kadar güçlü olabilirdi ki? Ona verdiği sözü tutacak ve adaletli bir savaş yapacaktı, o bunu bozmadığı sürece. Yalan söylemek ona yakışmazdı hem, hiç kullanmadığı bir şeydi bu… (!)

 

Bir saat yavaşça dolarken Zend beklemeye devam ediyordu. Bu ağaçların arasına girmek için tek bir normal yol vardı, Ankoa’nın oradan geleceğini tahmin etmişti. Bu yüzden o yolun çıktığı yerdeki geniş bir kayanın üzerine oturmuştu, Ankoa geldiği zaman direkt onun yüzünü görebilecekti.

 

‘’Heh… Acaba nasıl bir bahane bularak evden yalnız başına çıkmaya çalışacak?’’ diye sordu kendi kendine, sonuçta Ankoa eğer güzel bir sebep sunmazsa, Vosu onun dışarı çıkmasına kesin izin vermezdi. Yalnız başına tabii… Ne dediği önemli değildi, sadece buraya tek başına gelmesine yetecek bir şeyler söylemesi yeterliydi.

 

‘’Etrafta kimse yok ortak, ormanlık alanı ve çevresine tekrar göz attım. Burada değil, buraya gelecek olan biri bile yokmuş gibi görünüyor. Yani endişelenmeye gerek yok.’’ Era, ağaçların birbiri içine girmiş, oldukça sığ olduğu bölgeden hızlı bir şekilde çıktı ve Zend’e bakarak konuştu. Son kontrolünü yapmıştı biraz önce. Küçük boyutuna geçerek Zend’in oturduğu kayanın yan tarafında kalan birkaç yaprağın üzerine yatmıştı daha sonra da. Hızlı bir şekilde etrafı kolaçan etmeye çalıştığı için yorulmuş olmalıydı, o hızını kullandığı zaman bu dezavantaja sahip oluyordu, Era direkt olarak yorulan bir büyülü yaratıktı, hızı son derece yüksekti ama onu uzun süre boyunca devam ettiremiyordu. Hızlı bir şekilde işini bitirmesi gerekiyordu yani, bu yüzden de çoğunlukla yatıyor ya da oturuyor, dinleniyordu. Küçük formuna girdiği zaman devamlı olarak Zend’in üzerinde seyahat etmesinin başlıca nedenlerinden biri de buydu. En büyük avantajı olan hızını düzgün bir şekilde kullanabilmesi için, yorgun kalmaması, yani sürekli zinde olması gerekiyordu. ‘’Zend, onu öldürecek misin?’’ diye sordu, gözlerini genç adamın üzerinde gezdirirken.

 

Zend o sırada oturduğu kayanın sıcaklığını hissediyor, tenine usulca çarpan, meltemden sayılabilecek, yumuşakça esen rüzgarın kulaklarında oluşturduğu minik uğultuları dinliyordu. Kafasını gökyüzüne doğru kaldırdığı zaman bulutların ardında, saklanmaya çalışan bir çocukmuş gibi saklanan güneşi ve onun arada bir kendini gösterip, daha sonra da hemen geri bulutlardan birinin arkasına sığınmasını sağlayan nazlı havası ile karşılaşmış ve bir süreliğine hiçbir şey düşünmeyerek, gökyüzünün uçsuz bucaksız maviliğinin bulutların gri ve beyazlığı ile kusursuzca karışmasını seyre dalmıştı. Era’yı duysa da cevap vermedi, bir süreliğine bu anın tadını çıkarmak istiyordu çünkü, rahatlamak istiyordu… Sürekli olarak birilerinin ölüm ve yaşamı ile ilgili şeyleri düşünüyordu, geleceği ile alakalı planlar kurup duruyordu ama biraz ara vermek istemişti şu anda, sadece birkaç dakikalığına… Daha sonra zaten Ankoa ile uğraşmaya devam edecekti.

 

Düşünmüştü de, çok kısa bir sürede hayatı gerçekten de baştan sonra değişmişti… Görünüşü, gücü, zekası, karakteri, güç anlayışı, dünyaya bakış açısı, amaçları, aklına gelebilecek her şeyi… Dünya da değişmişti hem de, değişim sadece Zend’de olmamıştı. Eskiden parası yoktu, yiyecek bir şey bulamazdı ve evi yoktu, hayatın acımasız ve zorlu olduğunu düşünüyordu hep. Neşeli kalıyordu da tabii, orası ayrıydı… Şimdi ise her şeyi vardı. Parası, evi, gücü, yiyeceği, dostları… Ama şimdi, dünyanın acımasızlığının nasıl yükselebileceğini görmüştü. Chibui’de gördüğü ölümler, cinayetler, ihanetler, onun pek çok şeyin farkına varmasını sağlamıştı. Eskiden dünyayı acımasız ve zor sanıyordu, ama aslında o sokakta yaşadığı sıkıntılı hayata rağmen, aslında dünya onun için çok kolaydı… Bir savaşçı olduktan sonra, dünyanın ne kadar değiştiğini fark etmişti. Kişi savaşçı ya da büyücü olduğu, ölümsüzlük yoluna adımını attığı anda anlıyordu, dünyanın o an onunla birlikte değiştiğini…

 

Ama değişmeyen bir şey de vardı elbette… O da, gökyüzüydü.

 

Gökyüzünün sonsuzluğu, rengi, pek çok, hatta hiçbir şeyi hiç değişmemişti. Zend gözlerini açıp da yukarı baktığı ilk gün gördüğü şeyi, hala görebilmekteydi, bulutlar hala kimseden kendini sakınmıyordu, aşağıdaki minik insanların hiçbirini ayırt etmeden, çeşitli şekillere herkesin görebileceği bir şekilde giriyorlardı. Bu yüzden eskisinden farklı olarak, duygulardan arınmış olan karanlık gözlerini yukarı doğru götürdüğü zaman, eski günlerine geri dönüp çocukluğunu hatırlayabiliyor, o güzel günlerini yad edebiliyordu. Ek olarak etraftaki ağaçların üzerinde uçuşuyor olan kuşların ince melodisi de, Zend’in bol bol huzur bulmasını sağlıyordu böyle bir anda...

 

Tabii, her güzel anın bir sonu olurdu.

 

‘’Hey, daldın gittin Zend, ne oldu?’’ Era, Zend’in bir süre boyunca kafasını yukarıya kaldırmış bir şekilde sessiz kaldığını görünce sormuştu sakince. Dinleniyor olmalıydı genç adam, elbette dinlenmeye hakkı vardı ama şu an bunun yeri değildi. Biraz sonra Ankoa gelecekti ve beraberinde onlarca kişi getirebilirdi, üstelik Zend’in ve Era’nın hissedemeyeceği şekilde, kendini gizliyor olan düşmanların biraz sonra burada olma ihtimali vardı. Bu riski alacaklardı, çünkü Zend sözünü çiğnemek istemeyip buraya tek başına gelmişti, Era onu bu konuda uyarmıştı ama o dinlememiş, Beyaz Taç’tan kimseyi almamıştı yanına. Zaten bu riski alıyorsa, iyice tetikte olması gerekiyordu. Eğer rahatlayıp gevşer, dinlenmeye başlarsa şimdi, sonucunda kötü şeylerle karşılaşabilirdi. Bu yüzden şimdilik dikkat edip, dinlenerek ara verme işini daha sonraya bırakması gerekiyordu.

 

‘’Evet, elbette öldüreceğim.’’ Zend gözlerini gökyüzünden çektikten sonra ortağına doğru yöneltti. Onun şu an huzursuz olduğunun farkındaydı, Beyaz Taç’tan birilerinin tedbir amaçlı burada olmaları gerekiyordu ona göre. Savaşa karışmasalar bile kenarda beklemeleri gerekiyordu, Zend Ankoa’yı yenince de, sanki hiç orada olmamışlar gibi ayrılabilirlerdi. Öyle düşünüyordu, ama Zend bir kere yalnız başına geleceği konusunda söz vermişti Ankoa’ya, bunu bozamazdı. Bunu kabul edemezdi! Bu yüzden de tek başınaydı şu an, orada. Era’nın sayılmadığı zaman tabii, o, Zend’in büyülü yaratık ortağı olduğu için farklı bir kişi olarak algılanmıyordu, Zend ile birlikteydi o aslında.

 

‘’Yani yüzünü gösterecek misin? Yoksa geçen sefer eve saldırıya geçtiğimizde yaptığın gibi, Ankoa’nın seni tanımasını engelleyerek direkt işi bitirecek misin? Eğer yüzünü gösterirsen, onunla gelmiş olan birisi olur ve sen de Ankoa’ya saldırırken seni görürse, gidip Vosu’ya bunu iletir ve kendini iyice riske atmış olursun. Vosu’nun bilmesi Dustin’in de bilmesi demektir çünkü, ellerinde birden fazla şahit olacaktır, üstelik eğer zekilerse bunları farklı farklı ailelerden seçerler, hatta direkt Kraliyet Askerleri falan bile gelebilir. Bence yüzünü gizlemen daha iyi olur, eğer o kapüşonlu adamın neden orada olduğunu sorarlarsa da, Fozre Ailesi’nin malikanesinden çıkmanın ardından, onun seni yakalayıp konuşturduğunu söylersin. Sonuçta o Fozre Ailesi’nden birilerine saldırıp duruyor, değil mi? Böyle bir açıklama getirilebilir. Ama eğer ki birisi senin yüzünü burada görürse, Ankoa Fozre ile neden savaştığını açıklaman zor olabilir.’’ Era, Zend’in geleceği ile ilgili bir şeyleri düşünmeye devam ederken bir yandan da onu uyarıyordu.

 

‘’Era, kafana fazla takıyorsun.’’ Zend hafifçe gülümsedi. ‘’Nasıl olduğunu tam olarak bilmiyorum, ama sanırım onun gözlerinden bunu anladım. Ankoa buraya yalnız gelecek, emin ol. Bundan eminim, ayrıca yüzümü göstersem bile beni Ankoa’nın burada savaşa davet ettiğini söylerim. Başka bir haritada, aynı kalemle aynı yeri boşuna işaretlemedik değil mi? Ondaki haritanın bir kopyası bende var, bana bu yeri işaretleyip haritayı verdiğini ve kardeşlerinin öcünü almak için beni yenmek istediğini, benim de bunu onurlu bir savaşçının yapacağı şekilde kabul ettiğimi söylerim. Yani sakin olabilirsin, Ankoa yalnız başına gelecek ve onu hızlıca yakalayıp sorgulayacağım. Böylece Fozre Ailesi’nin dışındaki, başımdaki ödül ile alakası olan diğer aileleri de öğrenebileceğim, devamında da bunları kanıtlamak için bir şeyler yaparız. Sorun olmaz, rahatla…’’ dedi ve ortağına doğru baktı tekrardan, Era’nın tedirgin olmasını anlıyordu ama Zend’e bir his, Ankoa’nın gerçekten de tek başına geleceğini söylüyordu. Buna bir çeşit önsezi diyebilirdi Zend.

 

‘’Bilemiyorum.’’ Era yine kafasını sallamıştı iki yana. ‘’Fazla eminsin, bununla ilgili bir bilgiye sahip değiliz halbuki. Geçen sefer evde yaşadığımız gibi şeyler olursa tekrardan, bu sefer kaçmayı başaramayabiliriz bile.’’

 

‘’Sadece bana bırak, ortak.’’ dedi Zend daha sonra da, Ankoa bir iki dakika içerisinde gelecekti, buna hazır olmaları gerekiyordu. ‘’Benim merak ettiğim, Ankoa’nın beraberinde getireceği eşyalar. Eğer cidden çok yüksek seviyeli bir kılıç falan getirirse, tabii zırh türü eşyalar da dahil, işim zorlaşabilir. Senin karışmayacağın konusunda kararlıyım, yani boşuna ısrar etme. Ölsem bile karışmayacaksın, en kötü ihtimalde büyümü kullanırım zaten.’’

 

‘’Eh…’’ Bir nefes verdi Eralkavender. ‘’Tamam, karışmayacağım, kabul.’’ dedi sitemli bir şekilde. ‘’Ama o konuda endişelenmene gerek yok, ben senin gücünü, büyülü yaratık ortağın olarak iyi biliyorum. Ankoa, tüm gücünle yolladığın bir yumruğa karşı gelmeyi kesin başaramayacaktır, kılıçlarını kullanmana gerek yok bile, onun ne kadar gücü olabilir ki? Bir eşya ile gücünü ne kadar artırabilir?’’

 

‘’Getireceğini söylediği eşyalar sıkıntı olabilir ama.’’ Zend bu sefer, kendini biraz önceki dinlenme anından tamamen soyutlamış ve planları gözden geçirmeyi tekrarlamaya başlamıştı. ‘’Eğer rastgele bile olsa, buradan birileri geçerse yer değiştirme büyüsü aktifleşecek ve Ankoa gidecek, değil mi? Bunu engellememiz lazım… Era, en iyisi Ankoa geldikten sonra birkaç dakika boyunca ormanlık alanın etrafında tur at, böylece içeri birilerinin girmesini engellersin.’’

 

‘’Hmm, emin misin?’’ Era Zend’e baktı huzursuzca. ‘’Sonra yer değiştirme büyüsünü yanlışlıkla aktifleştirmeyeyim?’’

 

‘’Yok canım, o kadarını da Ankoa halletmiştir herhalde. Senin burada olacağını tahmin ettiği için o eşyayı buna göre ayarlamış olmalı, o kadar da salak olamaz.’’ dedi Zend, o anda, bir enerjinin buraya doğru yaklaşmaya başladığını hissetmişti. ‘’Heh, Ankoa da geldi…’’ diye mırıldandı ve ayağa kalkarak, biraz sonra görüş açısına girecek olan genç adama baktı.

 

***

 

1666