Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

73. Bölüm Başkentten Gelen Kafile #3

Çevirmen: Gecekuşu / Editor: Gecekuşu

Üç hava arabası dağdan aşağı hızla indi.

Kendini rüzgara dönüştüren araç, yolu tıkayan canavarlara dalıp geçiyordu. Yıkıcı güce sahip araçlar yolda karşılaştığı ifrit ve cüceleri tekerlekteki kan izine çevirmeye yetiyordu.

Trol ve ogre gibi devasa yaratıklar bile ölümden kaçamamıştı.

Kwang!

Görünüşe göre araç ile ezilen yaratıkların sayısı bir tane artımıştı.

‘Wow, tamamen paralandı mı?’ Diliyle ‘Cık’ sesi çıkarıp pencerenin dışına saçılan mavi lekelere baktı. Etrafta mavi kan ve bazı yaratık parçaları olduğundan, muhtemelen deve gibi iri bir yaratık ölmüştü.

Birinci sınıf paralı askerleri dahi korkutan bu yaratık araç sayesinde öldrülürken, araba çok da sarsılmamıştı.

‘Belki bu araç bir silah olabilir mi?’ diye düşünüp bu düşünceyi reddetti.  ‘...Hayır, bu imkansız.’

Aracın sahip olduğu yüksek hız ve güç, iş gücünün talebini karşılayacak kadar yeterli değildir. 5.halka bir büyücüye arabayı emanet etmek yerine bizzat savaşa giden askerler daha kullanışlıydı.

Düşünceyi kafasından atıp yanındaki koltuğa oturan ve dışarıyı seyreden bir çocuk gördü.

(Hoi!)

Pororororong.

Ellenoa’nın çağırdığı sylph ile vakit geçiriyordu. Mitra’nın komutu karşısında, harika bir serçe görüntüsü, kanat çırpıp uzaklara gitti. Çocuk ve kuşun oyun oynaması sanki peri masallarından çıkmış bir mutluluk tablosunu oluşturdu. Gördükleri karşısında, Theo’nun kalbi de huzurlu bir hal aldı.

O anda, kendi parmaklarına dolanan yumuşak bir el hissetti.

‘Eh, Ellenoa?’

Theo şaşkınlıkla elini tutan kişinin kim olduğuna baktığında Ellenoa’yı görünce gözlerine inanamadı. Çünkü Ellenoa aslında karşısında oturuyor olsa da elini tutmuştu. Ellenoa’nın ince ellerinden yayılan zarif bir duygu aktarımı Theo’nun eline net bir biçimde aktarılmıştı. Ellenoa’nın nötr cinsiyetli olduğunu bildiği halde, bunu barizce hissetmişti.

Bununla birlikte, Ellenoa’nın sorusuyla Theo biraz daha sakinleşti. ‘Hocan için endişeli misin?’

Bu sözler Theo’nun içinde binbir parçaya bölünmüştü.

Az önce yüzü kızaran çocuk, şimdi bembeyaz bir suratla oturuyordu. Bergen’da gönüllü kalan hocası Vince aklına gelince tüm yüzü soldu. Vince ona bu kararına anlatmaya çalışsa da Theo hala anlayış gösteremiyordu.

Theodore Miller’a göre Vince kendine özgü bir hocaydı ve değeri paha biçilemezdi.

‘Evet, öyle.’ Theo acı bir gülümsemeyle yanıtladı.

Hocası için endişelenmesi aslında komik karşılanır bir durum olabilirdi ancak, Vince şu an yaralıydı. Shugel, Vince’in mekan büyüsü yaparak gelmesinin yaralarını  daha da kötüleştireceğini söylemişti. Ama, Theo’nun içi onu yem olarak orada bırakmaya razı değildi.

Ardından Ellenoa elini sıktı ve kısık bir sesle fısıldadı. ‘Bu kadar düşünme. İnsanı ölümden koruyan ecelidir.’

‘Ha?’ Theo’nun gözleri bu sözlerle açıldı.

Sokaklarda dolaşan bir falcı olsa umursamayabilirdi ama, Ellenoa gizemli bir Ulu Elfti. Üstelik, elfler dürüstlükleriyle tanınan bir türdü. Theo soru sormadan önce duyduklarını biraz düşündü. ‘...Ellenoa geleceği görebilir misin?’

Geleceği görmek yada bir diğer deyişle öngörebilmek tanrılara, şeytanlara ve ejderhalara yıllar önce verilen bir özellikti. Bir ölümlünün en çok dehşete düştüğü an öleceği andı. O yüzden geleceği görebilen azizlerin tanrı olabileceği düşünülürdü.

Ellenoa eski bir türün nesli olsa da bir elf geleceği görebilir miydi? Cevap olarak, Ellenoa başını salladı. ‘Bu o kadar da harika bir şey değil. Yalnızca ‘son’unun ne zaman olacağını bilebiliyorum. Sadece tehlikede olduğumda işe yarayan bir özellik.’

‘Hayır, ama...!’ Theo bir şeyler anlatmaya çalıssa da sessizliği tercih edip sustu.

Ellenoa sırf onu rahatlatmak için yalan söylemezdi. Hocası güvenliği olduğu sürece soracağı bir şeyi de yoktu. Yine de, Ellenoa’nın yeteneklerini sorgulamadan evvel söylemesi gereken sözler vardı.

‘İlgin için teşekkür ederim.’

‘Önemli değil.’

Bu teşekkürü, yeteneklerini açığa vurup Theo’yu rahatlatmasına borçluydu. Theo’nun suratı daha mesut bir haldeyken Ellenoa ona bakıp gülümsedi ve başını olumsuz anlamda salladı. O sırada Mitra arkasına yaslanınca arabanın zeminine düşmüştü.

(Heeeng?!)

Arabadaki garip atmosfer dağılmıştı.

‘Pffff!’

‘Ahahaha!’

İkili Mitra’ya gülerken içeride daha neşeli bir ortam oluştu. Mitra somurtup Theo’nun ayağına vururken, ifadesinde gülmemelerini isteyen bir his vardı. Ama bu hareketi onları daha da fazla güldürmüştü.

Pencerelerden duyulan neşeli kahkalar, dağların ortasından esen rüzgarın sesine karıştı.

Ne zamandan beri dağlarda dolaşıyorlardı? Güneş batmaya başlamış, büyücüler hızını yavaşlatıp Theo’nun eline bir kutu sıkıştırmışlardı. Çok geçmeden kutunun ne olduğu anlaşıldı.

‘Bu Ellenoa ile yiyeceğin yemek.’

‘Ah, teşekkür ederim.’

Kutuyu aldıktan sonra arabanın ortasındaki masaya bıraktı. O ana kadar acıktığını fark etmemişti. Kutuyu açıp meyve, tatlı ve iki şişe su çıkardı. Elflerin etli yemeklerden ziyade meyve yediği düşünülürse meyveleri Ellenoa’ya verecekti.

Fakat Ellenoa anında teklifini reddetti. ‘Et yemeklerini sevmediğimizden değil, canlıların hepsi aynı olduğundan bitkilerle hayvanlar birbirinden ayrılır mı? Aksine biz de et yemezsek güçten düşeriz.’

‘Ah, peki o zaman neden Elvenheim elfleri her zaman meyve yiyor?’

‘Bilmiyorum.’ Cevabı düşünürken elmasından bir ısırık aldı. ‘Belki etin nasıl pişirildiğiyle ilgili bir sorundur?’

‘Pişirilmesi?’

‘Elflerin tat alma duyusu insanlarınkinden daha gelişmiştir. O nedenle karışık yemekleri yemek bizim için oldukça zor bir hal alır. Sanırım meyveleri yemek bizim açımızdan daha kolay. Yani özetle, biz çip yiyecekler tercih ediyoruz. Öyle olunca ateşe de pek ihtiyaç kalmıyor. Biz de et, taze ve çiğken yenir.’

Theo istemeye istemeye et yiyen elfleri canlandırdı.

Ormanların içinde koşturan elf bir avcının yabandomuzu avlayıp derisini yüzdükten sonra onu yemesi...

Elfin ağzının kanla kaplı olduğunu hayal edinceelflere dair fantazilerinin pek de iç açıcı olmadığını düşündü. Herkes elflerin meyve yiyen ve vahşi hayvanlarla uyum içinde yaşayan barışçıl canlılar olduğuna inanırdı.

Ama gel görelim, bu yalnızca insanların hayal ürünüydü.

***

Theo yemeğini bitirmiş, Ellenoa da son elma çöpünü masaya bırakmıştı.

‘2. Ve 3. Arabayı durdurun!’ dışarıdan gelen bağırışın ardından rüzgar gücü kesildi.

Pam!

Hemen sonrasında, arabanın kapısı açıldı ve içeri bir büyücü girdi. Mavi cübbesinden anlaşıldığı üzere Mavi Kule’den geliyordu ve Theo’nun algılarını titretecek kadar güçlü birine benziyordu. Ellenoa’ya eskortluk yapan araçtan gelen büyücü, arabanın neden durdurulduğunu açıkladı.

‘250 metre ötedeki 1.araba bir sorunla karşılaştı. Emir geldiği anda engeli temizleyeceğiz, siz merak buyurmayın.’

‘Dur biraz. Sen kavgaya karışmayacak mısın?’ Theodore sordu.

Soru sorduğu kişi kıdemlisi olsa da, adam sakinlikle cevap verdi. ‘Evet. Kırmızı Kule büyücülerinin savaş sanatı farklı olduğundan diğer kule büyücülerinin dahil olması çok zor. Elder Herman da orada olduğundan bize ihtiyaç yok.’

‘Ama ya...’

‘Eğer 1.arabayı kısa sürede devirebilen bir düşmansa, biz yardım etsek dahi kazanamayız. Hem onları yenmek mühim değil.’

Onlar eskort için buradalardı, savaşmak için değil. Kafilenin görevi, Ulu Elf Ellenoa’yı güvenle başkent Mana-vil’e ulaştırmaktı. Düşmanı yenebilseler bile, asıl öncelikleri Ellenoa’nın zarar görmesini engellemekti.

Buna rağmen, Theo’nun aklında savaşı kazanmak vardı. Onun yaşadığı tüm tecrübeleri birine eşlik etmek için değil, aksine ‘savaşmak ve yenmek’ üzerine kuruluydu. Theo aralarındaki farklılığı anlayınca sustu. Aslında susmak zorunda kaldı.

Kukukukung...!

Bu, zincirleme ısı dalgasıydı. Uzaktan görülen alevler, tüm yeri çatırdatmıştı.

Bir deprem misali ortalığı salladı. Loş gökyüzü aydınlandı. Bulutlar kuvvetli bir rüzgar ve patlamanın etkisiyle dağıldı. Birkaç yüz metre ileride olmasına rağmen, atmosferdeki büyü gücü de sarsıntıya uğradı.

6.halka büyülerin çarpışmasıyla oluşan bir sonuçtu.

‘Kuk...!’ Theo’nun göz kapaklarına değen hava bile sıcaktı. Kendini rahatlatmak için rüzgar büyüsüne başvurdu.

Soğutucu büyüyü kullanınca, çevre ısısının düştüğünü hissetti. Patlamayla oluşan bu yüksek sıcaklığın merkezi muhtemelen lav kadar sıcaktı. Bu, Herman’ın bulunduğu birliğinin tüm gücünü ortaya koyduğunun bir kanıtıydı.

Algılarının hissettiği toplam büyü gücü sayısı sekizdi. ‘beş tane 5.halka büyücüsü, üç tane de 6.halka büyücüsü.’

Ancak, 6.halka büyücülerinden biri biraz uzaktaydı. O kişi de şüphesiz  neredeyse 7.halka büyücüsü Herman’dı. Onun varlığı bile bir tehditti ve rakibi kim olursa olsun karşısında tehlikedeydi. Hatta rakibi üst düzey bir büyücü bile olsa, bu denli kullandığı ateş gücü onun işini bitirmesi için yeterliydi.

Yine de, Theo rahatlamak yerine keyifsizleşti. Neden? Bunun nedeni, tedirginliği değil sol elinden gelen soğuk havaydı. Uyuyan Obur’dan bir uyarı mı alıyordu? Ya da bilmediği bir özelliğini mi tetiklemişti? Her halükarda, sorusuna cevap bulamayacaktı.

Kukung!...Kukung! Kung!  Sağır edici bir ses tekrar tekrar duyuldu.

Görülen alevler bulutları delip geçerken, mantara benzer bir duman halkası gökyüzünde yükseldi. Theodore’un sahip olduğu tüm savunmaları kırıp dağlayabilecek bir büyüydü. Bu korkunç saldırılara rağmen, çarpışma henüz son bnulmamıştı.

Kısa bir müddet sonra, tüm sesler kılıçla kesilmişçesine sustu.

----------

Sessizlik tüm karanlık geceyi hapsetti ve alevlerin aydınlığı etrafa aydınlık saçtı. Bu saldırılardan geriye birkaç yanan ağaç kalmıştı. Sessizlik o kadar hakimdi ki birisi yutkunsa o bile duyulacaktı.

‘...Bitti mi?’ diye sordu birisi.

Savaşın bittiğini gösteren işaret henüz verilmemişti. 3.arabanın büyücüleri gelecek bir emri beklerken, karanlık semadan ‘o şey’ düştü.

Tok, todok, tok...

Koyu kırmızı ve yuvarlak bir nesneydi. Biçimsiz şey, arabalara doğru yuvarlandı ve yaklaştıkça netleşen şeklini  ‘Işık’ büyüsüyle gördüler.

Beyaz saçları küllere dönmüş, kırışıklıkları alevlerden yanmış ve gözleri korkuyla dolmuş biri...

Theodore’un ağzından adı duyuldu. ‘...büyücü Herman.’

Gördükleri şey, usta büyücü Herman’ın vahşice kesilen başıydı.