vay şerefsiz bizimkini öldürmek istersin ha? seni öldürecez olm asdafsad :D
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
89. Bölüm Kılıç ve Büyü Karşılaşması #3
Theodore, Rebacca ile olan düellosunu zaferle tamamladıktan sonra akşam yemeği yemek yerine sarayın revirine gitti.
Sahneden Rebecca’dan daha iyi bir durumda inmişti ama bu, hiç yara almadığı anlamı taşımıyordu. Fırtına gibi esen kılıçların bıraktığı yaralar savaş şarkısının savunma gücünü bile aşmıştı.
Hemşire, Theo’nun kolundaki kesikleri görünce yüzünü buruşturdu. ‘...Ne fena bu. Enerjiyle açılan yaraları iyileştirmek kolay değildir ama kolundaki onu da geçmiş. Biz büyü yerine alternatif tıbbı kullanıp daha basit bir tedavi uygulayalım, daha etkili olur.’
Kişinin vücudunda biriken büyü, kişiden kişiye değişir ve ona göre sonuç verirdi.Büyücüler de bu durumda uyum sağlamak için dahili bir organ olarak gördükleri büyü halkalarını oluşturmuştu. Ancak şövalyeler için bir farklılık söz konusuydu. Onlara göre, iç doğaları en iyisiydi. İç enerjileri hem fiziksel kabiliyetlerini destekliyor, hem de bu destek kişinin doğasına göre değişiklik gösteriyordu. Enerjisi ne kadar kuvvetli olursa etkisi de o kadar büyük olurdu. Ancak enerji, büyünün iyileştirme gücü karşısında bir adım geri kalıyordu.
‘Ee?’
‘Evet. Şövalye Rebecca... enerjisindeki yoğunluk usta şövalyelerin derecesine ulaşmış. Eğer yaraların ciddi olsaydı, muhtemelen birkaç ay yatak istirahatin olurdu.
‘Peki, bu yaralar ne kadar zamanda iyileşir?’
‘Bir dakika lütfen.’ Hemşire, Theo’nun kolundaki kılıç yaralarını iyice muayene etti. Canı yanıyordu ama ortalığı velveleye verecek bir durumda da değildi.Theo’nun davranışları kıdemli askerleri andırıyordu.
Hemşire başını kaldırmadan önce iyileştirici büyü gücünü kullandı. ‘Çok şükür ki, kılıç çok derin kesmemiş. İyileştirici bir büyü yapıp biraz da ilaç sürdükten sonra saracağım. Yaraların 3 günde geçer.’
‘3 gün...’
‘1 hafta boyunca ağır işlerden kaçının. Yoksa yaralarınız açılabilir.’
Theodore reddetmeden başını ‘evet’ anlamında salladı.
Hemşire tedavisine başlamıştı. Önce, iyileştirici büyü ile yarada kalan enerjiyi temizledi, ardından henüz toparlanamayan yırtık kasları birleştirdi. Bunun üzerine kanama da durmuş oldu. Kanama durduktan sonra, hemşire birkaç şurup ve şifalı bitkiyle basit bir uygulamada bulundu.
Bu hemşirenin mahareti, sarayda görevli hemşirelerden farksızdı. Theo’nun koluna beyaz bir sargı bezi sarmış, acısını dindirmişti. Sarılı kolunu hareket ettiren Theo bir yandan da konuşuyordu. ‘Çok daha iyi oldu. Çok saolun.’
‘Bir şey değil. Asıl ben teşekkür ederim.’ Hemşire sargı bezini itinayla kontrol ederken gülmeye başladı.
Uzun yıllar saray hemşireliği yapmıştı. Savaşın patlak vermesiyle, tedavi ettiği hasta sayısı binleri bulmuş ve yüzlercesi de kurtarılamamıştı. O insanların canı Andras’ın kılıcıyla alınmıştı.
‘Ne zaman bir savaşa girsek kazanmamız bir zafer, ölülerle dönmemiz bir yenilgiydi. O yüzden mesleğimden nefret ettiğim anlarım da oldu. Savaşamıyordum ve bazen askerleri arkamda bıraktığım için kendimi suçluyordum.’
‘...’
‘Ama bugün, kazanmanın ne demek olduğunu anladım.’
Hemşireye yaşlı tanımı koymak için henüz çok erkendi, ama Theo’nun elini tutan ellerindeki kırışıklıklar belirgindi. Muhtemelen o da seyirciler arasındaydı ve İmparatorluğun zorba ve kaba yüzünü kendi gözleriyle görmüştü.
Hemşire başını eğip tekrar Theo’ya teşekkür etti. Meltor’un kahramanı, sizi bu ellerle tedavi etmek şereftir.’
‘...O şeref bana ait.’ Theo bu övgüyü kabul etmek için kendini fazlasıyla zorladı.
Hemşirenin duyguları omzuna yük olduğundan kısa bir veda ile revirden ayrılmıştı. Kalabalığın büyük bir kısmı akşam yemeği kutlamasındaydı. O yüzden koridorlar normalden daha karanlık ve boştu. Revir kapısı arkasından kapanıca buz gibi bir sessizliğin içinde kaldı.
‘Hoo, bu ne ağır bir yükmüş.’
İyi veya kötü, Theo başkalarının dikkatini çekmekten hoşlanmıyordu. Edindiği tecrübelerin arkasından ciddi ifadesini takınıp hayatına devam edebilirken, insanların övgülerine maruz kaldığından kendini huzursuz hissediyordu.
‘Şimdi ne yapsam?’ diye düşünürken koridorda yürümeye başladı.
Yumuşak ayak sesleri koridorda yankılanıyordu.
Veronica her zaman Theo’ya ne zaman fırsat bulursa akşam yemeğine katılmasını söylerdi. Ama şimdi o külfetli yere gitmek istemiyordu. Ayrıca iki kılıç ustasının da bulunduğu o yerde rahat hissedeceğinden hiç emin değildi.
Yaralarını, Kule’ye dönmek için bir bahane olarak sunmak, o entrikalı yemek salonundan daha eğlenceli geliyordu. Hem daha önce aklına gelmeyen bir rotası vardı.
Theo durup soluklanmadan önce birkaç adım daha attı. Koridorun köşesindeki gölgeye bakıp mırıldandı. ‘Niye dışarı çıkmıyorsun?’
Gölge, bir sis gibi dağınıktı. Algıları sınırlarına ulaşmasına rağmen, birkaç dakika içinde birinin saklandığını fark edebilmişti. Theo’nun sesi bomboş koridorda yankılanırken ‘o’ gayet doğal bir şekilde belirdi. Sanki en başından beri oradaydı.
İmparatorluğun 7 kılıç ustasından biri olan Lloyd Pollan omuzlarını silkip ekledi. ‘Ah, farkında olmadan seni takip etmişim.’
‘...Ben sizi yemektesiniz sanıyordum?’
‘Üzgünüm, ama Meltor’un yemek ve içki zevki bana uymuyor. Öyle olunca, ben de etrafta dolaşayım dedim.’
Söyledikleri çok saçmaydı ve Theo bunu ifade edemediği için pişmanlık duydu. Lloyd’un gözlerine donuk bakışlarıyla bakıyordu. Ayrı binalar olsa da bir kılıç ustasının sarayda tek başına gezmesine izin verilmemeliydi. Hem, yürümek mi? Düelloda galip gelen kişiyi takip etmek için çok ezik bir bahane bulmuştu.
‘Beni niçin arıyordunuz, Bay Pollan?’ Theo kızgınlığını gizlemeye çalışıyordu. Kaba olmasını gerektirecek bir durum yoktu. Zaten güç ve mevki olarak ondan düşüktü ve Lloyd da bunun farkındaydı. Eğer Veronica ya da Blundell yakınlarında olsaydı, sessizce oradan çekip giderdi.
‘Kurnazın teki.’ Theo onun hakkında ufak bir öngörüde bulundu.
‘Amacım...özür dilemek olacak.’
‘Özür?’
‘Senin de bildiğin gibi, Rebecca’yla olan düelloda hata yaptım. Hislerinin bu kadar hassas olacağını bilemezdim. Kazara içimden geçirdiğim öldürme güdüsünü hissettin. Bunu takdir ediyorum.’ Lloyd onu bir gülümsemeyle övmüş olsa da, gözlerinde gram sıcaklık yoktu.
Bir diğer yandan, Theodore, ağzından çıkanların ne anlam taşıdığını idrak edince bembeyaz kesildi. Lloyd düelloyu bölmek istemiyordu, ama içindeki öldürme isteğinin onu sahneye taşımasının kaza olduğunu itiraf etmişti.
Yani... bu kılıç ustası Theodore Miller’ı gerçekten öldürmek istemişti.
‘Aslında bu kadar alıngan olmana gerek yok.’ Dedi Lloyd gülümseyerek. ‘4.usta içimden geçenleri okuduğundan, zaten bir azar yedim. Hem zaten başını gövdenden ayırmam burada yapabileceğim bir şey değil. Pişmanım, gerçekten pişmanım.’
‘...Neden?’
‘Ha?’
Theo sakladığı kelimeleri soruya döktü. ‘Neden beni öldürmek istiyorsunuz?’
Bu ne İmparatorluğun ne de Pan Helliones’in emriydi. Lloyd Pollan’ın ona karşı neden bu kadar hevesli olduğunu merak etmişti. Katiller sebepsiz yere insan öldürürdü. Ama bir kılıç ustası böyle olmamalıydı. Theo korkmaktan çok merak ediyordu.
Lloyd bu cüretkar sorusuna hafifçe güldü.
‘Hoo, cidden yazık. Niye senin gibi biri İmparatorluk sınırları içinde doğmamış?’ devam etmeden önce kısık sesle mırıldandı. ’10 yıl, ateşkes anlaşmasının süresi.’
Duygusuz suratı acı gerçekleri anlatmaya başladı. ’10 yıl sonra, İmparatorluğun düşmanı haline geleceksiniz. Hislerimde asla yanılmam.’
‘Hisleriniz... Beni belli olmayan bir şey için mi öldürmeye kalktınız?’
‘Sen...Acaba düelloda gücünün %30’unu bile kullandın mı?’ Lloyd’un sesindeki eminlik, Theodore’u sessiz bıraktı. ‘Senin gelecekte 7 kılıç ustasına kafa tutacak gücün var. O yüzden savaş sebebi olsa bile seni öldürmem gerektiğini düşündüm.’
‘Ah...!’
Havada ürpertici bir öldürme kokusu vardı. Theo’yu öldürme arzusu Kibir’inkinden farklıydı. Sanki keskin bir kılıç boynuna dayanmış gibi hissediyordu. Yine de, o kılıç öyle kolay kolay öldüremezdi. Onu öldürmek istediğini itiraf eden Lloyd yanından geçip gitti.
Sesi, uzaklaştıkça azalıyordu. ’10 yıl sonra, sana tekrar fırsat sunmayacağım.’
Theo, Lloyd tamamen kaybolup gitse de yerinden kığırdayamadı. Bir kılıç ustasının onu öldürmeye can atması korkunç bir şeydi. Kibir ile savaşmış biri olmasa oracıkta düşüp bayılabilirdi.
Geçmişe bakınca, Lloyd’un Tutulma ve Büyülü Ok’u tecrübe etmediğine kanaat getirdi. Şayet öyle olmasa, Theo’yu gözünde daha çok büyütür ve durum ne olursa olsun onu öldürürdü. O durumda Theo karşılık verir ama ona rağmen kazanamayabilirdi.
‘Evet, 10 yıl.’ Diye söylendi Theo sessizce.
10 yıl... Hem kısa hem uzun bir süreydi. Ondan sonra, kılıç ustası tarafından ölüm cezası kesilecekti. Aslında bunu kim duysa korkudan taş kesilirdi. Ancak, Theo bu sözlere gülüp geçmişti. ‘Benim elim de armut toplamayacak.’
1 yıl içinde ‘Akademi’nin eziği’nden ‘Meltor’un kahramanı’na yükselmişti. Bir büyücünün 1 ay boyunca uğraştığı şeyi birkaç günde elde etmişti. O zaman, Theo için 10 yıl olan süre diğer büyücüler için binlerce yıl olmaz mıydı? İşte, büyü kitabı sahipleri mantık çerçevesine sığmayan insanlardı.
Kılıç ustaları kuşkusuz muazzam varlıklardı. ‘Yine de aşılamayacak duvar değiller ya.’
Theo bir adım ilerledi. Normal haline geri dönünce Lloyd ile karşılaştığı o yerden uzaklaştı. 10 yıl sonra kimin düşeceği henüz belli değildi.
***
Kkiiik. Kapı kolu cılız bir sesle hareket etti.
Theo birisinin odasına gelmiş ve içeri dikkatle bakmıştı. İçeri girer girmez, bitki ve şurupların kokusunu duydu. Küçük bir rüzgar büyüsüyle kokuyu kendinden uzaklaştırdı ve yatakta yatan kişiye baktı.
Sarı saçlı, yeşil gözlü ve göze çarpan yeteneğiyle İmparatorluğun şövalyesi Rebecca, yattığı yataktan Theo’ya baktı. Şok dalgasıyla kırılan kaburgaları sargı beziyle sarılmış ve kenarlardan görülen morlukların üzeri şifalı otlarla kapatılmıştı. Sağlık durumu, ortalıkta dolanan Theodore’dan çok daha farklıydı.
Theo, Rebecca’nın yatağının yanında duran sandalyeye oturup kafasındaki soruları düşündü. Başka seçeneği yoktu.
‘...Neler oluyor?’
Theodore, ona Randolph ile ilgili sorularını sormak için gelmişti. Ancak, kimliğini gören güvenlik görevlisi onu kolaylıkla içeri almıştı.
‘Beni niye içeri soktular?’
Theodore tanındık bir yüz olsa da, Meltor ve Andras hala düşman sayılırdı. Niye düşman ülkeden gelen bir ziyaretçiyi sorunsuzca içeri almışlardı? Halbuki, güvenlik görevlisinden Rebecca’ya Randolph’u sorup ne tepki vereceğini görmesini istemişti. Bununla birlikte, Andras’a bağlı görevli, onu hiç düşünmeden içeri almıştı.
Ortam biraz tuhaftı. Rebecca gözlerini kırpmadan Theo’ya bakmaya devam ediyor, havayı daha da tuhaflaştırıyordu. Theo nereden başlaması gerektiğinden bihaberdi. Sonunda, en azından selam vermek için ağzını açmıştı ki Rebecca önce davrandı.
Sesi, yankılanan bir zili andırıyordu. ‘Buraya kazananın haklarını konuşmaya mı geldin?’
Magnec