Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

51. Bölüm Ah, bu şey yiyor mu? #3

Çevirmen: Gecekuşu / Editor: Gecekuşu

‘Boyut cebi... Profesörden ödünç aldığım bir şey olsa da böyle bir durumda saklamaya niyetim yok.’

Şayet Obur’un midesine girseydi, boyut cebine büyü kitapları misali satılmış yahut kaybolmuş muamelesi yapılmazdı. Yok edilen bir boyut cebi arkasında iz bırakmayacağı için yaşlı zombiyle savaşları sırasında yok olduğunu söyleyebilirdi.

Ancak, büyü kitabını yiyemezse ikinci ya da üçüncü bir Giovanni’nin ortaya çıkması an meselesiydi.

Yaklaşık 2 ay içinde 5.halka bir büyücü, 6.halka bir zombiye dönüşmüştü. Yarı yıl veya bir tam yıl içinde ark zombi gibi efsanevi bir yaratık hortlayabilirdi. Bu ölçekte bir sorun karşısında krallığın değil, tüm kıtanın harekete geçmesi gerekiyordu.

Her şeyden öte, Theo büyü kitabının kendisine karşı bir kin gütmediğinden emin olamıyordu. Kararını verip içindeki soruyu yöneltti. ‘...Obur.’

-Ne?

‘Boyut cebi yenirse, içindekilere ne olur?’

Obur hoşnut bir edayla cevapladı.

-Endişe edilecek bir şey yok. Kaybolmayacaklar.

‘Ucu açık bir cevap verdin...ama... neyse, elden bir şey gelmez.’

Theo boyut cebini yere bıraktı. Hala, eski bir kumaştan ve yıpranmış iplerden yapılan bu kesemsi şeyin yüzlerce altın edeceğine inanamıyordu. Hırsızların 1 numaralı hedefi olabilecek muazzam bir zenginlik önünde yatıyordu.

Theodore bu yüzlerce altınlık yapay eşyanın yenilmesi konusunda biraz tereddüte düşmüştü. ‘Şimdi, ye.’

Theo konuşmasını bitiremeden dil, her şeyi silip süpürdü.

(Boyut cebi tüketildi. Hata! Boyut cebi sebebiyle bilinmeyen bir durum meydana geldi.!)

(Obur’un saklı özelliği keşfedildi. Sahip özellik bilgilerini kontrol etmeli. Seviye farkı gözetmeksizin işlevini yerine getirecek bir özelliktir.)

(Büyü kitabı ‘Obur’ / E seviye)

(Obur’un boyut cebini yemesiyle saklı bir özelliği açıldı. Büyü kitabı, sindirdiği yemeğini saklayabileceği bir yer edindi. Önceki sahipler, kendi bilgilerini orada depolayıp buraya ‘Stok’ adını verdiler. Sahip isterse, isim değiştirilebilir.)

*Tamamlanmamış seviye. Özelliklerin çoğu kilitli.

*Günde bir kez, açlığını gidermek için uyanacak.

*Açlığını giderdikten hemen sonra, bir soru cevaplayacak.

*Edindiği beceriler sahibine aktarılacak.

*Kitap ya da eşyalardan alınan özellikler, sahibin anlayış seviyesini ve verimliliğine etki edecek.

*Büyü gücü içeren eşyalardan büyü gücü elde edecek.

*’Ezber’ özelliği aktif.

*’Stok’ özelliği aktif.

Theo ağzını açıp ‘Stok...bir çeşit depo. Eğer boyut cebiyle aynı görevi görüyorsa, yemenin bir anlamı yok. Bir tane daha özellik açmamı istemeyeceksin, değil mi?’ demeden önce aklında oluşan bilgileri sessizce süzdü.

-Ben öyle bir şey yapmam, sahip.

Mantıklı bir soruydu ama basit bir yapay eşyayla karşılaştırılmak Obur’u incitmiş gibiydi. O halde ‘boyut cebi’ kesinlikle ‘Stok’un gerisinde kalıyor ve Obur ile asla kıyas edilmiyordu.

-Bir büyü kitabını, boyut cebiyle bir tutamazsın. Belki bir süreliğine olabilir ama bilinci yerine geldiği anda aradaki benzerlik uçup gider.

‘Bu stok için de geçerli değil mi?

-Doğru. Boyut şeysi benim içimde olan bir şey ve diğer eşyalardan farklıdır. Gücün yoksa boyutlar arasında gezebilmek, büyü kitabını fazlasıyla aşar.

Gerçekten de, bu durum söz konusu olsa olaylar tamamen farklı olurdu. Bu düzen, büyü kitabının boyut cebinin içine girmesine dahi engel oluşturuyordu. Eğer bu beceriye sahip olsaydı boyut cebini feda etmekten kaçınmazdı.  Dahası, stok alanının büyüklüğü boyut cebninden çok daha fazlaydı ve Theodore’un başka söyleyecek lafı kalmamıştı.  ve Theodore’un başka söyleyecek lafı kalmamıştı.

Theo sözlerini bitirip yerde duran kitaba baktı.

Wuooooooong!

Kitap karanlığa bürünmüş ve dehşetle titremeye başlamıştı. Efsanevi bir büyücünün eseri olan büyü kitabı, Obur gibi bir et yiyen düşman beklemiyordu. Theo da Obur ile tanışana kadar başka bir büyü kitabı yiyen bir büyü kitabı hayal etmemişti.

‘Kendimi hep şanslı sayardım.’

Kısa bir an sonra Theo sol elini kaldırdı.

Ve böylece büyü kitabı ‘Ölümün ibadeti’ kaçışı olmayan ‘stok’a yollandı.

Oda dabaşka eşya kalmamıştı. Son derece değişime uğrayan mağaranın ne zaman çökeceği de meçhuldü. Zorla ayrıldığı takımına geri dönmesi gerekiyordu. Yokluğunda nelerin değişmiş olacağını merak eder bir hali vardı.

Nitekim, diğer ikisi Theodore’u önce bulmuştu.

‘Theo...!’ Bu tiz sese Sylvia’nın koşar adımları eşlik ediyordu. Sylvia titrek bacaklarıyla Theo’ya doğru koştu ve boynuna atladı.

‘Ah? Sylvia?’ Theo kekelemişti.

‘Güvendesin, sahip! Bizden iyi görünüyorsun?’

‘...Kaptan Randolph.’

Arkadan gelen Randolph güvende oluşunu kutlarcasına Theo’nun omzuna vurdu. Zombinin Theo’yu postalamasından sonra bu denli iyi olmasını beklemiyorlardı. Aslında, iki tarafında iyi durumda olması mucize sayılırdı.

Randolph ve Sylvia, yaşlı zombiye karşı hayatta kalırken Theo da onun düzeneğini yıkmıştı. Bu sırada Theo, Randolph’un belinde asılı duran kılıçlarda bir değişiklik fark etti.

‘Galiba kılıçları aldın?’

‘Ah, gördün mü?’

Kanayan vücuduna rağmen Randolph bir çocuk gibi gülüp kılıçlarını tuttu. Kılıç ustaları için, kılıçlar öocukları gibidir ve Randolph için de kılıcı aynı konumdaydı.  Randlph durup kılıçlarıyla övünmek istese de bunun için vakitleri yoktu.

Kukukung!

Mağarada yankılanan korkunç ve gürültülü bir ses heryerde yankılandı. Zindanda yankılanan sesle bölünen konuşmalarının ardından mağara yıkılmaya başladı.

Üçü koşmaya başlamadan önce birbirlerine baktılar. Zombiye karşı zaferleri onlara mağaradan çıkma fırsatı sunmuştu.

***

Sonuç olarak Miller kasabası kurtulmuştu.

Yaşlı zombinin yok edilmesiyle, tüm zombiler de küle dönmüştü. Büyü kitabı üzerinden inşa edilen her şey yok olmaya mecbur kalmıştı. Somut olmayan hayaletler de negatif boyuta dönüş yaptı.  Cesetlerden oluşan zombiler bu şekilde ortadan kalkmamıştı. Bu nedenle yerel halk, kokuşan etler ve oluk oluk akan kanlardan kendi başlarına kurtulmak zorundaydı.

Barışın gelmesiyle, küçük bir kutlama yapıldı. Miller ailesinin hanımı Becky, kendi deposunu kullanıma açmıştı. Ocak işini fırıncı Albert, şarap servisini de barista Stephen üstlenmişti.

Askerlerin hayatlarının yalnızca çok kısa bir bölümünde şarap, para ve eğlence yer alırdı. O yüzden onlar da eğlenmelerine baktılar. Ancak aralarında ortama uyum sağlayamayan kasvetli biri vardı.

‘Huuuuu...’ Theodore, enkaza bakarken derin bir iç geçirdi. Tamamen şans eseri kazandıkları bir zaferdi. Şayet yanlış bir karar verseydi hayatı kadar kasabası da tehlike altında olacaktı.

Şimdi olduğu gibi dolunaya bakacak yüzü olmayacaktı.

‘Yeterli gücüm yok. Vakit kaybediyorum.’

Daha önce güç kazanmak istediği anlar olmuştu. Alfred’in büyülü oku, ezber özelliği ve füzyon büyüsüyle birkaç kez güç kazanmıştı. Can damarında olduğu gibi bir çözümle çıkagelmeyi ummuyordu.  Gerçekten aklına en son gelecek şeydi. Ama bu şansı yüzünden bir gün ölecekti.

Zaferle sarhoş olmak yerine, Theo eksik hissettiği şeyi bulmaya çalıştı.

‘Genç efendi, niye bu kadar huzursuzsunuz?’

Arkasında bir ses duymuştu.

‘Bu ses...’

Arkasını dönünce, elinde bir bardak bira tutan kırmızı suratlı Randolph’u gördü. Kaç bardak içtiğini kestirememişti.  Belki Randolph öncesinde partiyi terk ettiği içindi. Ama randolph’un birinci sınıf bir saygınlığa sahip biri olduğunu da sanmıyordu.

Theo bu komik manzara karşısında gülümsedi ve ekledi. ‘Şimdi de Genç Efendi mi olduk?’

‘Kuhuhu, doğal olarak. 200 altından sonra sıkılmadın mı? senden bir an önce kurtulmam lazım.’

‘Sana aradığın kılıçları verdim.’

‘Ne, sana bir kere göstermemi mi istiyorsun yani? Erkekler ilk çağlardan beri kılıç delisi olmuşlardır.’ Randolph, Theo’nun tepkileri karşısında eğleniyordu. İskelet şövalyenin düşürdüğü iki kılıcı eline aldı.

Kakiing! Çekilen kılıçlar ince bir ses çıkardı.

Kılıçlardan bihaber Theodore bile, bu sesin insan eti kesecek kadar keskin olduğuna kanaat etmişti. Bu kılıçlar oldukça kaliteliydi ve büyü içermese de en iyi silahlardan sayılırdı.

‘...Wow.’ Theo gerçek gibi duran kurt resimlerine hayran kaldı.

Meredeyse canlı gibilerdi. Randolph kılıcını her kaldırdığında bir grup kurt sanki havada süzülüyormuş gibi duruyordu. Ay ışığında yansıyan bu resim, sanat eserini andırıyordu. Şimdi bile, uluyan kurtların sesi sanki kılıçtakilerden geliyora benziyordu.

Randolph kılıçları birkaç kez sallayıp devam etti. ‘Genç efendinin de dediği gibi, bunları 200 altına değişmem. Ata yadigarı olmasa bile, hoşuma gidiyor. Sonuç olarak, ölene dek vazgeçmeyeceğim bir önem taşıyorlar.’

‘Sana, bana daha çok ğara ödeteyim mi?’

‘...Genç efendi, neden büyücü yerine tüccar olmayı seçmiyorsun? Senin kadar yüzsüz bir genç efendi görmedim de.’

İkisi birbirine bakıp güldü. Belki Randolph’un rahat tavırları neden olmuştu ama Theodore’un kederli yüzü gülmüştü. Randolph hocaların çağırdığını söyleyip ayrılmadan önce ikisi biraz daha konuştular.

‘Ah, genç efendi.’ Parmağıyla işaret edip alaylı alaylı devam etti. ‘Sende seninkini fazla bekletme.’

‘Ne?’ Theo, Randolph’un işaret ettiği yere baktı. Onu seyreden bir çift mavi gözü görünce ifadesi sertleşti.

‘...Bu...Biliyordum böyle olacağını.’ Theo, Sylvia’yı unutmas karşısında başını kaşımaya başladı. Aslında Sylvia insanlara soğuk davranmıyordu, sadece nasıl iletişime geçeceğini bilmiyordu. Göze farklı gelmeyebilirdi ama ona yaklaşmaya çalışan herkese garip davranıyordu.

Onun için, kendini tanıtmaya kalkıp onu rol model edinen insanlar farklı geliyordu.

‘Ah, aslında öyle değil.’ Etrafı sarılan Sylvia’ya doğru ilerlerken öncesinden daha hafif bir iç geçirdi. Miller ailesinin hanımını konuşmaktan alıkoyup büyükbabası Albert’i eve nasıl göndereceğini düşünmeye başladı.

Sonunda gönül rahatlığıyla, evinde dinlenmeye gelebilmişti.