Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

67. Bölüm Ulu Elf Ellenoa #1

Çevirmen: Gecekuşu / Editor: Gecekuşu

Theo büyü dalgalarını hissedince hızını artırdı.

Elfler iyi ortamlarda esir tutulduklarından, hiçbiri koşarken geride kalmamıştı. Artık engelleri kalmadığından canlılıklarını geri kazanan elfler için, Theo’yu takip etmek zor bir iş değildi.  Bu sayede, hızlı adım atarak büyük kışlalara hızla ulaştılar.

Theo büyü ve Mitra’yı kullanarak tenha yerleri kontrol ettikten sonra, yüzünde gülünç bir ifade oluştu. ‘Geride hiç koruma bırakmadılar mı?’

Muhtemelen Vince’in çıkarttığı kargaşa onları çekmişti. Ancak öyle bile olsa, etrafta korumanın olmaması garipti.  Normal şartlarda, düşman ihtimaline karşı geride minimum sayıda asker bırakılırdı.

Theodore durum karşısında şaşkındı, çünkü 4 elfi kurtardığı sırada yeniçerinin attığı işaret fişeğini görmemişti.

Sonunda 8 elfi kurtaran Theo, ilk dört elf gibi son 4 elfin bakışlarına maruz kalınca bir karar vermek zorunda kaldı. Ya olduğu yerde dikilecek ya da Vince’e eşlik edecekti.

Yaptıkları plana göre 8 elfi kurtaracaklardı.Ulu Elf’in de ortaya çıkacağı akıllarında yoktu. Vince’in büyük kışlalara saldırması gerekirken, başka bir yerde köşeye sıkıştırılmıştı.

Şimdi Theo’nun plana sadık kalması yerine daha esnek davranması lazımdı.

‘İleri gideceğiz.’ Geri adım atmaktansa, ilerlemeyi tercih etmişti.

Ortalıkta ürkütücü bir sessizlik vardı, ama Theo’nun algıları bir tehlikeye rastlamamıştı. Bu, Theo’yu zora sokacak herhangi bir elementin olmaması demekti. Theo yeniden 8 elfle yürümeye koyuldu.

Bu yer, Canis’in haritasında mevcut olmasa da neyse ki kaybolmayacaklardı. Toprakta birbirine karışmış onlarca ayak izi, aynı yönü işaret ediyordu. Az sonra, alevlerin yükseldiği yere ulaştılar.

‘Bu...!’ Theo’nun gözleri, mahvolmuş manzara karşısında kocaman açıldı.

Gördüğü görüntüler, midesini kaldırmaya yetmi ş, elflerin de yüzü solmuştu. İşte bu, korumalarla ilgili sorusunun cevabıydı.

Diri diri yanan insanların bedenleri etrafa saçılmış,yüksek ısı sebebiyle gözleri dahi eriyip gitmişti. Yanan etlerin yere yapışması bir yana, etrafa yayılan kötü koku burunlarını dolduruyordu.

‘Iyy!’ sonunda elfler istifra hissiyle, dayanamayıp birkaç adım geri çekildiler. O anda, hassas koku duyularından pişmanlık duymuşlardı. İnsanların tam tersine, ormanda yaşayan elfler kötü kokulara alışkın değillerdi.

Ancak, Theo onlardan daha az etkilendiğinden tereddütsüz kokunun kaynağına ilerledi. Bunun nedeni, tanıdık bir yüz görmesiydi. ‘Hocam!’

‘Hay aksi, benden önce davrandın.’ Cübbesi yırtılmış orta yaşlı biri olan Vince, Theo’nun arkasından gelen elfleri görünce gülümsedi.

Tamı tamına 8 elf vardı. Büyük kışlalardaki elflerin de kurtarıldığını anlamıştı. Aslında bu, Vince’in yapması gereken kısımdı. Aynı Veronica’nın söylediği gibi, yalnız gelseydi yeterli olamazdı. Vince, keskin bir acıyla yüzünü ekşitti.

‘Hocam, yaralarınız...?!’

‘Hafif darbeler bunlar. Önemli bir şey değil, merak etme.’

Elbette ki, yaraları o kadar da önemsiz sayılmazdı. Yeniçeri, vücudunun yarısı ateş kasırgasında kavrulurken Vince’i kılıcıyla yaralama şansını kaçıramazdı. Ruhu bedenden ayrılmadan önce, kazanamayacağını anlayıp Vince’ saldırmıştı.

Vince ise ölümcül darbesinden kıl payı kurtulurken, yara almaktan kaçamamıştı. Acıya dayanıp konuşmaya çalıştı. ‘Görünüşe göre ikimizin de başı dertte.’

İkisi, hem toparlanıp hem de olanları konuşmaya başladı. Kötü kokuyu büyüyle defettikten sonra, nefes almaları da kolaylaşmıştı. Sonrasında elfler istemsizce Ulu Elf’in bulunduğu gri çadıra yöneldiler.

‘Ulu Elf... adını bazı kitaplardna okumuştum, ancak bizzat göreceğimi hiç düşünmemiştim.’

‘Bu, benim için de geçerli. Normalde, Elvenheim’dan çıkmazlar. Krallıktan en fazla 4 kişi denk gelmiştir.’

‘4 kişi...?’

Vince, parmaklarıyla sayarken yüzünü astı. ‘Majesteleri, Mavi Kule Üstadı Blundell ve... şimdi de, biz.’

‘Sahiden de çok nadir varlıklarmış.’

Kendilerini  ifşa eden bazı elf bilginler, Meltor Krallığında bir Ulu Elf’in varlığından şüphe ederken, Ulu Elf’i gören kişi sayısı yalnızca 2 idi. Bugün, Theodore ve Vince’in Ulu Elf’i göreceği gündü.

O sırada, gri çadırın girişi sanki rüzgar esmiş.esine dalgalandı.

‘Ah.’ Şaşkınlığın sebep olduğu sesleri, gayri ihtiyari çıkmıştı.

Girişteki kumaş parçasının arkasından seçilen varlık o kadar mükemmeldi ki, hiçbir güzellik bunu tanımlamaya yetmezdi.

Parlak açık yeşil saçları ve karanlıkta dahi beyaz duran bacaklara sahiplerdi. Dış görünüşlerine bakarak cinsiyetlerini ayırt etmek zor olduğundan, erdişi oldukları hissine kapılmışlardı. Puslu gözleri Theo’ya, Vince’e ve elflere baktı.

‘Erkek mi... hayır, kadın?’ Hem kadın hem erkek görünüşüne sahipti.

Rüya gibi bir yüz, konuşmaya başlamadan evvel gülümsemişti.

‘Mavi Yeşil Kabilesinin kızı, kabilenin 6.dansçısı Ellenoa, kendisine iyilik yapanlara müteşekkirdir.’ Sakin ses tonu, karanlığın içinde bir zil gibi dağıldı.

Görüntüsü gibi, sesi de nötr kalıyordu. Ancak Ellenoa, kendisini belli bir cinsiyetle tanıtmayı seçmişti.  Theo ve Vince bu selamlamayı kabul edip kendilerini tanıttı.

‘Ben Vince Haidel.’

‘Ben Theodore Miller.’

Ancak, Theo başını eğince garip bir görüntüyle karşılaştı.

Büyük ölçekli alev büyüsüyle kararan yerde, tomurcuklar filizleniyordu. Ellenoa’nın çıplak ayaklarını saran toprak, verimliliğini geri kazanıyordu. Gözlerinin önünde gerçekleşen mucizevi bir ana tanıklık ediyordu!

Theo, Ulu Elflerin varlıklarının bu kadar gizemli tutulduğunu idrak etmişti.

‘Doğayı canlandırma gücüne sahipler. Ulu Elflerin işi bu...!’ Theo hayranlıkla başını kaldırıp Ellenoa’nın gümüş gözleriyle buluştu.

Tam o anda...

(Hoing!) Mitra, tomurcukların olduğu yerden yüzeye çıktı.

Ellenoa’nın gözleri şaşkınlıkla büyürken, Theo bu küçük kızı avuçlarına aldı. ‘Ah, sürpriz. Ne diye ani bir çıkış yaptın?’

(Horororong!) Mitra, Teho’nun avcunda garip hareketler yapıyordu. Bir çeşit dans gibiydi ama kısa kol ve bacakları havada dalgalanırken çok komik gözüküyordu.

Bağları hasebiyle, Theo, Mitra’nın duygularını bşr noktaya kadar paylaşabiliyordu. Mitra’dan yayılan duygular saf neşe ve heyecandı. Bu element de, Ulu Elf’in karşısında oldukça heyecanlıydı.

‘...Böyle değerli biri sana yoldaşlık ediyor.’ Ellenoa’nın tepkisi şaşırtıcıydı. Theo’nun avcunda dans eden Mitra’ya baktı ve hafifçe gülümsedi. Eğer yeterince yakın olsaydı uzanıp Mitra’nın başını okşardı.

Belki de Ellenoa, Mitra’yla ilgili Theo’nun bilmediği bazı sırları biliyordu. Theodore konuşmak için ağzını açacaktı ki...

‘Üzgünüm, ancak bu hikayeyi başka zamana ertelemeliyiz, Theodore.’

‘Ha?’

‘Misafirlerimiz geliyor.’ Ellenoa’nın korkutucu sözleri yaklaşan felaketin habercisiydi. Yaklaşan Bergen askerlerinin birbirine çarpan kılıç ve kalkan sesleri, yere vuran at nallarının sesiyle bütünleşiyordu.

Alfred’in algılarından ziyade Lee yoonsung’un beş duyusu, yaklaşan sesleri daha seri seçmişti. Ulu Elf’e başıyla işaret ettikten sonra geri çekildi. Konuşmalarına daha sonra da devam edebilirlerdi.

‘...Huu, ben biraz dinleneyim.’ Theo, uzaktan gelenleri görünce vücudunda biriken yorgunluğa yenik düşmüştü.

Vücudunu etkisi altına alan acı, savaş heyacanıyla bir anlığına azalsa da şimdi daha yoğun hissediliyordu. O yüzden, olduğu yere kendini bıraktı.

Bu şekilde, gece artan rahatsızlıkları son buldu.

***

Veronica’nın yazdığı emrin etkisi gerçekten büyüleyiciydi. Sonuçta o, Blundell ile birlikte Meltor Krallığının en gözde savaş büyücüsüydü. Kırmızı Kule Üstadı’nın ismi de, neredeyse Kral’ın ismi kadar ses getiriyordu.

Earl Bergen, Kırmızı Kule’den gelen emri görünce, Theo ve Vince’e büyük itina göstermişti. Büyük hamamlardan yemek ziyafetlerine kadar hiçbir masraftan kaçınılmamıştı. Bu sırada Theo, odasına gizlice giren bir hizmetçiyi takip etmekle meşguldü.

Aynı durum, Ellenoa’nın da içinde bulunduğu 9 elf için de geçerliydi.

‘Ek binada hizmetleri ayrıca görülüyor. Halk pazarlarından alınan meyveler ikram ediliyor. Earl Bergen gerçekten çok mahir biri.’

Hareketli geçen bir gecenin ardından tüm gün uyuduktan sonra, Vince ve Theodore koridorda yan yana yürüyordu. Dünden kalan yırtık kıyafetlerinin yerini şaşalı kıyafetler almıştı. Tenleri en iyi kumaşlardan dikilmiş kıyafetlerle sarmalanmıştı.

Theo içindeki tuhaf hissi umursamamaya çalışarak konuştu. ‘Earl Bergen sahiden de işini bilen biri mi?’

‘Öyle sanıyorum, en azından. Başkalarına ikramda bulunurken haddini aşmayan biridir. Gerçi sen dün gece bu durumdan muzdariptin?’

‘Hocam!’

‘Akademi’ye ilk geldiğim zaman da aynısını yapmıştı. Hiç değişmemiş.’

Theo, dün gece odasına giren çıplak hizmetçiyi hatırlayınca yüzü kızardı. Vince ise durumdan haberi varmışçasına başını sallıyordu. Hayatı boyunca birçok şeyi tecrübe eden Vince için böyle bir konu, mühim sayılmazdı. Yardımcının eşliğinde geniş kapıların önüne ulaştılar. Ardından rehberlik eden adam yanlarından ayrıldı.

‘İçeri girelim mi?’ Vince içeri girmeden önce Theo’ya baktı.

Uyandıktan sonra aldıkları mektupta, Earl Bergen’in köle ticaretini durduran bu iki önemli misafir ile akşam yemeği yemek istediği yazılıydı. Daha önce kıdemli büyücülerle karşılaşmış olmalarına rağmen, bu, Theo’nun bir soyluyla ilk akşam yemeği olacaktı.

Vince, Theo’nun kendini kasmamasını umuyordu, ancak...

‘Hocam?’

Vince, sakinlikle ona bakan Theo’ya gülümsedi.

Sahi, Theo şimdiye dek III.Kurt ile iki kez yüz yüze gelmişti. Veronica’yla kozunu paylaşıp Blundell ile sohbet bile etmişken, soylulardan biriyle aynı ortamda bulunması onun için zor bir şey olmamalıydı.

Vince kıyas edecek olsaydı, bu önemli şahsiyetleri ejderha, Earl Bergen’ı ise ogre sınıfına koyardı.

‘Hayır, yok bir şey. Hadi girelim.’ Cevabını veren Vince, kapı kolunu aşağı çekti.

Büyük kapılar sağa ve sola açılarak parlak ışığın gözleriyle buluşmasına müsaade etti. İkisi, şamdanlıklardan yayılan göz kamaştırıcı ışıkları geride bırakırken, gür bir ses işitildi. ‘Onur konuklarım, Büyü Kulesi’nden teşrif eden Vince Haidel ve Theodore Miller gelmişler!’