evrim mi geçiriyor yani?
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
69. Bölüm Ulu Elf Ellenoa #3
Kont Bergen’ın yemek davetinden sonra vakit bir hayli geç olmuştu, ancak ay, gökyüzünün tam ortasında duruyordu. Muhtemelen henüz gece yarısı değildi. Ellenoa’nın olduğu odaya gidip biraz konuşmak sorun olmayacaktı.
Theodore, arkasını dönüp gitmeden önce, Vince’den bu duruma anlayış göstermesini rica etti.
‘O zaman, götür beni.’
Dışardan bakılınca Theo, kendi kendine konuşuyormuş gibi dursa da, sıradan insanların göremediklerini görüyordu. Bu durum, elflerin elementleri seçebilen gözlerle doğmuş olmasından kaynaklanıyordu. İçlerinde bulunan kuş biçimindeki yarı saydam bir element sayesinde Ellenoa da sesini Theo’ya ulaştırabiliyordu.
Bu kuş görünümlü element, (Element Büyüsüne Giriş) kitabında bahsedilen, düşük sınıf Sylph elementiydi. Rüzgar gücü sadece sesi ulaştırmanın bir yoluyken, bu element aynı zamanda mesajların iletilmesini de sağlıyordu.
Porong.
Sylph’in Mitra gibi bir benliği yoktu, ancak serçeye benzeyen element başını sallayıp hızla harekete geçti. Element, Theodore’un birkaç adım önüne geçti. Sıradan kuşların aksine, düşmesini engellemek için kanat çırpmaya falan ihtiyacı yoktu. Bunun sebebi, sylph’in yarı ruhani bir varlık olmasıydı.
‘Bu arada, malikane bayağı büyük.’
Malikanede yer sıkıntısı hiçbir zaman yaşanmazdı. Şimdiden 5 köşe dönmülerdi ve geride bıraktıkları oda sayısı çift haneli rakamlardan oluşuyordu. Theo o zaman bu malikanenin büyüklüğünü anlamıştı. 10 dakika yürüdükten sonra Ellenoa’nın kaldığı ek binaya ulaşmıştı.
Eğer bir Kontun evi buysa, Marki ve Düklerin evlerinin ne tür bir labirent olduklarını bilmek bile istemiyordu.
Theodore kağının önünde durup Sylph’i sıvazladı. ‘Getirdiğin için saol.’
Pororong. Belki de keyfi iyi olduğu için, havaya karışıp gitmeden evvel memnuniyet dolu bir ses çıkardı.
Normalde, elementler insanlar tarafından görülmezdi. Büyü gücü kaynakları kesintiye uğradığı anda, doğaya geri dönerlerdi. Düşük sınıf elementler, bağımsız varlıklar olan ve tarladaki yeller gibi uçup kaybolmayan yüksek sınıf elementlerden pek tabii farklıydı.
O sırada, berrak bir ses kapının yakınından duyuldu. ‘İçeri gel.’
Theo kapı kolunu çevirip kapıyı açınca burnuna yoğun ve tatlı bir koku geldi. Olgun bir meyve kokusuna benziyordu.o meyveyi birkaç defa yemiş olsa da sadece hatıralarını süsleyen bir anıydı. Kapının ardındaki görüntüyle karşılaşınca Theo’nun dili şaşkınlıktan tutulmuştu. Ellenoa’nın odası gerçeklikten çok uzaktı.
‘…Üzüm asması mı?’ Duvarı kaplayan asmaya dokunurken sesindeki heyecan hissediliyordu.
Bağlarda görülemeyecek kadar kalın bir asmaydı. Peki sarkan üzüm salkımlarına ne demeli? Her bir üzüm tanesi ceviz büyüklündeydi. Üzümü yemese de sadece görüntüsünden içindeki suyunun tatlılığını hayal edebiliyordu. Bu manzara, soylunun evi de olsa görülmesi imkansız bir tabloydu.
Bu yemyeşil odanın merkezine oturan Ellenoa söze girdi. ‘İyi akşamlar, Theodore.’
Bu görüntüyle süper uyum sağlamış bir çiçeğe ya da yaprağa benziyordu.ayaklarının dibinde saksıya yerleştirilmiş birkaç bitki ve etrafını sarmalayan asma yaprakları vardı. Etrafındaki tuhaflıkları incelediğinden geç yanıt vermişti. ‘Ah, iyi akşamlar.’
‘Merak ediyor musun? Akşam yemeğinde yediğim üzümlerin çekirdeklerini ektim. Sende denemek ister misin?’
‘Bu asmalar, akşam yemeğinden kalan çekirdeklerden mi yetişti?’ Şoka giren Theo üzümlerden koparıp ağzına attı.
Tamda düşündüğü gibi, tatlı ve bol suluydu. Ağzını ıslatan üzüm aynı zamanda tatlandırmıştı da. Şarap tiryakileri bile bu üzümlerden yapılan şarabı tattığında dumura uğrardı. Ulu Elfler bağ bahçe işine girseler, diğer bahçeler yanlarında soluk kalırdı.
Theo, Ellenoa’nın karşısındaki sandalyeye oturup biraz daha üzüm yedi. ‘…Kusura bakma.’
‘Yok, aslında, hoşuma bile gidiyor. İnsanların damak tadına uyup uymayacağı konusunda endişeliydim.’
‘Olur mu öyle şey? Bunu kim yese çok beğenir.’
Odadaki ortam, lezzetli meyvelerin hürmetine mi bu kadar rahattı? Muhabbetin absürd bir şekilde başlamış olmaması şaşırtıcıydı.
İlk başta, Ellenoa onu kurtardığı için Theo’ya teşekkür etti. Ardından Ulu Elflerin güçlerini konuşup Ellenoa’nın nötr görüntüsüne geldiler.
Theo’ya bunun sebebini açıkladı. ‘Senin gibi diğer insanların da bana bakıp rahatsız olmaları çok doğal.’
Ellenoa’ya göre, Ulu Elfler elflerden çok elementlere daha fazla benziyordu. Sık yemezler, açlıktan ölmezler, yorgunluk hissedip uyumazlardı. Atalarının genleri sayesinde, kendi türleri özel bir çizgiye sahipti.
‘Yani, cinsiyetiniz yok mu?’
‘Aa.. aslında bu biraz farklı bir durum. ‘Nötr’ demek daha uygun olur.’
‘Nötr?’
Ellenoa pempeleşen yanaklarla kafa salladı.
‘Kız yerine erkek olarak doğarız. Ama eş seçimine göre kendi cinsiyetimiz de değişime gider. Eğer eşim erkekse, benim cinsiyetim de kadına döner. Ama kadın olursa, ben erkeğe dönerim.’
‘Ah, öyleyse…’
‘Evet, henüz bir eş seçmedim.’
Şimdi mantığına yatmıştı. Bakışlarını çevirmeden önce Ellenoa’ya boş gözlerle baktı.
Theo, Doğu savaşçılarının neslinden gelen Lee yoonsung’un hatıralarını taşıdığından insan vücudunu da artık daha iyi tanıyordu. Erkek ve kadın vücutlarını kolaylıkla ayırt edebilmesine rağmen Ellenoa’da bocalamıştı. Bunun sebebi henüz belli bir cinsiyete sahip olamayışıydı.
Sakince dinlerken, aklına bir soru geldi. ‘Ulu elfler hakkında bayağı bilgim olmadı mı?’
Bu düşüncesi doğruydu. Şu anda, Theodore muhtemelen Krallıkta bulunan herkesten daha çok konuya hakimdi. Bir kitap yazsa Elf bilginler koşa koşa ayağına gelirdi. Tek seferde yüzlerce altını cebe atmak için fırsatı vardı.
Yine de, Ellenoa’nın tertemiz bakışlarına baktığı zaman bu düşünceleri tüm analmını yitiriyordu.
‘Şimdi, Theodore.’
Onu buraya neden çağırdığını söyleyecekti.
‘Seninle bağ kuran elementi çağırabilir misin?’
***
Theo elementini çağırdığı anda yanıt geldi.
(Hoing!) her zamanki gibi, Mitra başını üzümlerin ekildiği topraktan çıkartırken yüksek bir sesle bağırmıştı. Minicik bedeniyle, etrafına bakıp Ellenoa’yı görünce gülümseyerek dışarı çıktı.
‘Ah, Aman.’ Mitra aniden avcuna atlayınca Ellenoa ne yapacağını bilemedi.
Mitra işaret parmağına sarıldı. Duygusal biri olmayan Theo bile bu anı kalbinin derinliklerinde yaşıyordu. Ellenoa’nın nötr olması bile bu duygusal anı bozamamıştı.
‘…Sadece hikayelerden duymuştum, bu kadar sevimli olduğunu bilmiyordum.’ Theo’ya bakmadan önce Mitra’ya tatlılıkla gülümsedi. ‘Theodore, onu ne kadar tanıyorsun?’
‘Tek bildiğim, bu eski elementin elementler arasında istisnai bir dereceye sahip olması.’
‘Evet, söylediğin doğru.’ Dedikten sonra Mitra’yı omzuna aldı. Parmaktan ayrılan Mitra, az sonra Ellenoa’nın yeşil saçlarına ip gibi tırmanmaya başladı. Bu haliyle, ağaç dalına konan ağustos böceği gibi duruyordu.
Ellenoa dikkatini toplayıp açıklamaya başladı. ‘Dinle, lütfen. Eski elementler, element dünyasına ait olmak zorunda değildir. Gizemli ve yüze bir varlığın tohumları olarak görülürler.’
‘Toh-Tohum..?’
‘Evet. Sana bir örnek vereyim.’
Sol elini açınca, ortaya çıkan rüzgar yarı saydam üzüm şeklini aldı. Büyük kafadan çıkan boynuzlar bir tacı anımsatıyordu. Sonrasında oluşan vücudu bir zırh kadar sertti. Görüntü, mitolojik bir devin görüntüsü gibiydi.
Theo bu deve bakarken, Ellenoa bu yaratığın kimliğini açıkladı. ‘Bu, uzun yıllar önce varolan Rüzgar Tanrısı Zephyr’in bir yanılsaması.Mitolojiye göre, tek bir nefesiyle sebep olduğu kasırga tüm dünyayı alt üst etmiş.’
‘Eski Tanrı, Zephyr…’
‘Aynı zamanda 120 yıl evvel Myrdal Herseim ile ilk anlaşmasını yapan Jeros isimli eski bir ruhun da rol modeliydi.’
‘Myrdal Herseim!’ Duymayı beklemediği bu isim ile yüzü ciddileşti.
Niye bu isim karşısına çıkmıştı? Hayır, sonuçta o büyük element ustasıydı ve elflerin onu tanıması çok normaldi. İnsanlar geliştikçe onların doğa güçleriyle olan bağı da zayıflamaya başladı. Myrdal ise insanlar arasında Element Kralı lakabını kazanabilecek tek kişiydi.
Ellenoa, Theo’nun gerildiğini anlayınca biraz durakladı. ‘Eski Tanrıların hepsi Zephyr kadar kutsal güçlere sahip olmasa da, onlar da Zephyr gibilerdi. Bazı sebeplerle mevkilerini kaybedince, bedenleri çekirdek halini aldı. Çimlenen bu çekirdekler de bu ufak elementleri oluşturdu.’
İkisi de, kudretli bir Tanrı olma ihtimali taşıyan küçük elemente bakıyordu.
Ellenoa’nın saçını ören Mitra, bakışlarını hissedince Ellenoa’ya döndü. Bu görüntüsüyle, çamurla oynayan bir çocuğu andırıyordu. Bu sevimli toprak bebeğin bir zamanlar koskoca bir Tanrı olması inanılır gibi değildi.
Ellenoa, Theo’nun dillendiremediği sorusunu algılayıp Mitra’yı eline aldı. Sonra Theo’ya bakıp iki seçenek sundu.
‘İstersen, onun bazı güçlerini canlandırabilirim.Elbette aslı gibi olmayacak. Ancak bir vekil element seviyesine ulaşabilir.’
‘Vekil..Element.’
Mitra, kendi benliğinin olması dışında diğer elementlerden çok da farklı değildi. Theo’nun büyü gücü eksildiğinde o da güç kaybediyor, hatta özgürce yeryüzüne çıkamıyordu. Eğer vekil element seviyesine ulaşırsa bazı engelleri aşmış olacaktı.
Bununla birlikte, Theodore karar vermeden önce Mitra’ya da sordu. ‘Mitra, ne yapmak istersin?’
Ellenoa, Theodore’un tek taraflı hakimiyet kullanmadığını görünce gülümsemekten kendini alamadı. Theo bunu bilmese de, bu yaptığı elflere çok benziyordu. Tutsak elflerin ona bağlı olmasının sebebi de buydu. Gerçi elflerin Mitra’dan haberleri yoktu.
Peki, cevabı ne olacaktı? Mitra bir anlık tedirginlik yaşasa da… (Hoing!)
‘Kabul!’ demek istemişti. Onu Ellenoa’ya teslim etmeden önce başını biraz sevdi.
‘Ne gerekiyorsa yap, Ellenoa.’
‘Yapacağım. Bunu, sana olan borcumun yarısını ödüyormuşum gibi düşün.’ Mitra’yı elinde tutan Ellenoa cevap verme fırsatı bırakmadan devam etti. ‘Başlıyorum.’
Wuooooong!
Capcanlı bir ışık, ikisinin bulunduğu odayı kapladı.
Magnec