Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

64. Bölüm Köle Ticaretine Baskın Görevi #1

Çevirmen: Gecekuşu / Editor: Gecekuşu

Sonuç olarak, yapılan anlaşma başarılı olmuştu.

Vince ısrarla sıkkın bir ifade takınsa da, sonrasında parşömen kağıdına Canis’e yardım edeceğini ve ona yeni bir kimlik vereceğini yazdı. Kıdemli bir bücünün aynı zamanda kıdemli bir asil ile aynı derecede olması, Canis’in sağlam kazığa ip bağladığının kanıtıydı.

Her biri kağıda imza attıktan sonra, Canis tatmin bir ifadeyle kalktı. ‘Tamam, biraz burada durun. Biraz vakit alacağından gün batımına doğru gelirim.’

‘Hemen mi başlayacaksın?’

‘Zaman akıp gidiyor. Bundan böyle, sizin işiniz benim de işim. Başarısız olursam, para da kazanamam. Özenle çalışıp geri geleceğimden emin olabilirsiniz.’

Onlara beklemelerini söyledikten sonra, Canis dükkandan ayrıldı. Adımları daha önce olmadığı kadar canlılık kazanmıştı. Canını kurtarabildiği için mutluydu. Dükkan sahibinin dışarı çıkıp ikisini tek başlarına bırakması karşısında şaşkına dönseler de, biraz sonra etrafa bakınmaya başladılar.

Etraflarındaki her şey yapay eşyaydı.

‘Ne kadar istersen al. Bunu söylemekle hata etti.’ Vince, Canis’in sözlerini tekrarlarken gülmüştü.

Canis, Theo’nun dükkandaki her şeyi alabileceğini akıl etmemişti. Boyut cebine sığdıramayacağı çok fazla eşya olsa da, Obur açısından gayet faydalılardı.

Kalitesi çok iyi olmasa, eşyalardan elde edeceği büyü gücü işine yarayacak çokluktaydı.

İlk olarak, Theo kendini hazırladı ve sol elini kaldırdı.

‘Başlıyorum.’

İşine yaramayan defolu eşyaların yerine, büyü gücü bilinmeyen deha seviyesi eşyaları kullanması daha iyiydi. Deha olanlar mideye indikten sonra, yerine göre büyü gücüne dönüştürülüyordu. ‘Ye.’ Komutuyla sol elinden çıkan dil, tüm dükkanı boşaltmıştı.

Woorururu... Keskin bir sesle, değerli tüm eşyalar Obur’un ağzında kayboldu. Boyutuna bakmaksızın ne bulduysa yutuyordu. Defolu olanlardan da yedikten sonra, zemin de meydana çıkmıştı.

Birkaç dakika boyunca bitmek bilmeyen sesler Theo’nun beyninde yankılandı.

(...)

(Sindirim süresi yaklaşık 31 dakika 14 saniye.)

Obur’un özellikleri 3.senkrodan sonra gelişme göstermişti.  Eskiden 1 saat süren sindirim süresi, artık 30 dakikaya düşmüştü. Yine de, dükkandaki bütün eşyaları sindirmesi çok da zor değildi.

Theo, boşalan rafın önünde dururken Vince, hayranlığını dile getirdi. ‘...Bu harika bir şey. Yapay eşyaları soğrudan sahibinin büyü gücüne katması müthiş bir özellik.’

‘Bunun için nasıl bir işlem uygulandığını hakkında bir fikrim yok.’

Eğer olursa, bana da haber ver. Bu şekilde, büyü sektörü de önemli gelişmeler kaydeder.’

Vince’in söylediği doğruydu. Obur gibi büyü kitapları modern dünyaya yeniydi. Nasıl işlediği ya da neden varolduğu, insanlık için hala gizemini koruyordu. Bu ikisinin endişe edeceği bir konu değildi.

Theo, boş rafları arkasında bırakarak dolu olan köşeye yürüdü. Obur, yemeğe daha yeni başlıyordu.

***

Canis, dükkandan ayrıldıktan 4 saat sonra geri dönmüştü. Dediği gibi, tam güneş batmak üzereyken geri gelmişti.

Canis, dükkana yorgun bir şekilde girerken dükkanın birkaç saat önceki halinden tamamen farklı bir halde olduğunu görünce şoka girdi. Kibar bir şekilde söylemek gerekirse, dükkanın içi toparlanmıştı, ama sorun, dükkanın aynı zamanda çıplak kalmasıydı.

Canis konuşmadan önce dükkana iyice göz gezdirdi. ‘Hah...ne istersen al dedim de her şeyi silip süpüreceğini düşünememişim. Bu korkunç.’

‘İzin vermemiş miydin zaten?’

‘Hayır, yani o lafın gelişiydi. Ama yine de, Bergen’e giderken bunların hepsini taşıyamazdım.  Eşyalar nasılsa bana ait değildi. O yüzden aldıklarının parasını hesabına yazacağım.’

Canis işi kumara dökse de, Theo ona kanmamıştı. Canis’in Vince ile yaptığı anlaşması sayesinde ne kadar kurnaz olduğunu anlamıştı.

Canis’in bir yerlerde nakit parayla takas edeceği gizli malları muhakkak olmalıydı. O yüzden bu kadar rahat dükkanı arkasında bırakıp gidebilmişti. O nedenle, Theo yaptığına zerre pişmanlık duymadı.

İki büyücü dükkanda dikilirken, Canis oturacak bir yer buldu. Sonra cebinden kumaş mendile benzeyen ama üzerinde tuhaf resimlerin olduğu bir şey çıkartıp masaya bıraktı.

Üstünde hem kavisli hem de düz çizgiler vardı. Tıpkı...

‘Harita mı o?’ diye soran Theo’ya bakan Canis başını sallayıp gülümsedi.

‘Ben okuyamasam da sen yapabilirsin. Bir bak bakalım, var mı bir şey? Anlayabiliyor musun?’

‘Evet, bu kadarı yeterli.’

Kabaca resmedilmiş bir harita olmasına rağmen, okunabiliyordu. Theo ve Vince haritayla meşgul olurken, Canis bir kalem bulup kırmızı mürekkebe bandırdı. Ardından haritadaki kare boşluğa bir şeyler yazmaya başladı.

‘Üzgünüm, ancak köleleri göremedim. Bağlı olduğum organizasyonla işbirlikleri olduğu belli ama şu Austen’dan gelenler oldukça titizler. Patron ve birkaç yönetici köle talebinde bulundu, ama köleler onları ısırmadı.’

‘Daha derine inemedin mi?’

‘...Onları takip ettim... ve evet. Devriye gezenlerin icabına bakarız da asıl zor olan, korumalar. Yeteneklerinde hiçbir zayıflık bulamadım. Ayrıca güvenlik sistemi de etkin.’

Canis’i dinleyen Vince ve Theo’nun keyfi kaçmıştı.

Canis’in ilk başta kendilerini takip ettiğini anlayan Vince ve Theo da kolay lokma sayılmazlardı. Her ne kadar açıkgöz rakiplere sahip olsalar da sonuçta Canis’in onları izlediğini fark edememişlerdi.

Ama, sahip oldukları güvenlik seviyesi Canis’in yakalanması için yeterli değil miydi? Bu işte bir bit yeniği vardı.

‘Şimdi, yaklaşık olarak bu şekilde.’ Canis haritayı işaret edip anlatmaya başladı. ‘Kampın dışında kalan iki kışlaları var. Hapishane yaptıkları kışlanın önündeki iki korumayla beraber 4 kişiler. Nöbet yerleri değişmiyor ama yerlerinden ayrılmıyorlar da. Daha önce de dediğim gibi, girişteki 4 korumanın gücü devriye gezenlerden daha yüksek. Büyük kışlalarda ise neredeyse 10 kişi tutuyorlar.’

‘Devriyeler ne sıklıkla ve kaç kişi yapılıyor, biliyor musun?’

‘Haritaya çizdim. Devriyeyi yarım saatte bir çift kişi halinde yapıyorlar. Aynı anda 5 devriye kol geziyor.’

Vince farklı gözlerle Canis’e baktı. Canis’in işe yaramazın teki olduğunu düşünürken, bu kadar çok bilgiyle çıkagelmesi, orduda istihbarat ajanı olarak çalışması için yeterliydi. Belki de önceden o dünyanın insanıydı.

Söylediği her şey doğruysa, yapay eşyalar karşılığında alacağı parayı hakkıyla hakediyordu.

Vince, haritayı yakından inceleyen öğrencisine yöneldi. ‘Theo, ne düşünüyorsun?’

‘...Bence çift taraftan saldırmalıyız. Eğer onları çember içine almazsak, kölelerle birlikte kaçabilirler. O yüzden hocam, ilk önce dış kesimdeki 4 köleyi kurtarmalıyım.’

‘Doğru. Peki, bu gece saldırmaya ne dersin?’

‘Evet, ben de öyle düşünüyorum.’

Canis’in edindiği bilgiler, bugünden sonra farklılık gösterebilirdi. Yarın, değişimlerin meydana gelmesi yüksek ihtimal taşıyordu.o sebeple, akıllarındaki hedefi bu gece gerçekleştirmek en iyi seçenekti. İçlerine girmenin bir yolunu bulmuşken, ellerindeki tüm gücü kullanarak saldırıya geçeceklerdi. Yeterince güçleri olduğundan, ön kapıyı aşmaları asıl etkili olan bölümdü.

O sırada, konuşmalarını dinleyen Canis, araya girdi. ‘Bir dakika durun, anlatacaklarım daha bitmedi.’

‘Dahası mı var?’ Vince garipseyen bir ifadeyle baktı.

Devriye rotası, korumalar, kölelerin konumu ve düşmanların sayısı... Canis’ten bulmalarını istedikleri her şey önlerindeydi. Vince, karanlık dünyaya ait bir hırsızın bundan fazlasını yapacağına ihtimal vermemişti.

Ancak, Canis başparmağını kırmızı mürekkebe bulayıp haritada bir yere bastırdı.

***

Hwiyuooong...

Soğuk rüzgarlar, nüfusun yoğun olduğu Bergen şehrinde kuvvetle eserken Nadun sıradağlarında da hava son derece soğuktu. İlk bakışta, rüzgar sanki Theo’nun tepesinde esip duruyor gibiydi. Kendisini çalılıkların arasına gizlediği için çimenler tenini gıdıklıyordu.

Elindeki haritaya tekrar bakınca aklına Vince ile istişare ettiği karar geldi.

Theo, sınır tarafındaki kışladan 4 köleyi serbest kaçıracak ve gitmelerine müsaade edecekti. İçeri çabucak ve temkinli girmelerinin bir yolu vardı. Bu sırada, Canis ise Veronica’nın pusulasıyla krallık ordusunu toplayacaktı.

Theo’nun huzurlu kalbi garip bir hisle dolmuştu. ‘İlk kez birini öldüreceğim.’

Theodore şimdiye kadar yüzlerce defa zombi ve daha birçok yaratık öldürerek kendi gemisinin kaptanı olmuştu. Ancak canlı kanlı bir insanı hiç öldürmemişti. Bu nedenle, bu savaş aynı zamanda ilk kez adam öldüreceği savaş olacaktı.

Bunu yapmak hoşuna gitmiyordu. Bakışlarını omuzlarına ve ellerine indirip derin derin baktı.

‘...Cinayet.’

Ellerinde titreme belirtisi yoktu. Hatta parmakları hedefinden şaşmıyordu bile. Alfred’in tecrübe ve becerileriyle cesareti de artmıştı. Theo her an herkesi öldürebilecek gibiydi. Şu an ki halinin, yaşayan bir silahtan farkı yoktu.

‘Bin kişiyi öldürmüş biri herkesin gözünde kahramandır.’ Sözünde olduğu gibi, kahramanlar birini öldürürken hassasiyet göstermez ya da bunu omuzlarına yük etmezdi. Alfred de bu konuda aynısını yapmıştı. Kaldi ki Alfred’in tecrübeleri Theo için salt bilgi olmaktan çıkmış onun kanına işlemişken farklılık gösteremezdi.

Ek olarak, rakipleri yalnızca ticaret yapmayı umursayan ve ölmeyi hakeden insanlardı. Theo’nun parmaklarının tereddüt etmemesi belki de normaldi.

O sırada, kırmızı bir ışık uzaktan parladı. ‘İşaret.’

Sadece Görüş Gücü büyüsü kullanan kişi tarafından algılanan bir ışık kullanmışlardı ve gönderilen ışık Theo ile Vince’in kararlaştırdığı ışıktı. Aynı anda, devriye gezen iki kişi Theo’nun saklandığı çalılığın dibine geldi.

‘¥CGGÅC?’

‘ÅÅ¥℃£!’

Koyu tenli bu insanlar, Theo’nun anlamadığı bir dilde konuşuyordu. Bellerinde farklı kavisleri olan kılıçları vardı. Bu kılıçlar, Vince’in bahsettiği ve Austenlıların kullandığı şamşir kılıcıydı. Bu iki adam, ‘Köstek’ örgütünün uşağıydı.

Dengeli duruşları ve kıvırdıkları gömlek kollarından gözüken kasları savaşçı olduklarını kanıtlıyordu. Theo’nun saklandığı çalılığın önüne geçtikleri anda…

Piing…

Parmak ucundan çıkan ışık, çalılığın dışına kadar taştı. Sağına yürüyen savaşçının sırtına denk gelen büyülü ok, göğsünü sessizce delip dışarı çıkmıştı. Saniyeler içinde etinde koca bir delik açıldı.

‘¥…Ȼ£˚C.’

Diğer savaşçı, birkaç adım attıktan sonra arkadaşının gelmediğini fark etti. Geri döneceği sırada Theo’nun parmağından çıkan ışık boynuna isabet etmişti.

Bakak. Savaş şarkısıyla karışan ışık, mermer kadar sert bir şekilde çarpıp savaşçının soluk borusu ve boynunu kırdı. Ardından o da, arkadaşı gibi yere yığılıverdi.

Devriye gezen iki savaşçı kısa sürede devreden çıkmıştı. Cesetleri kabaca bir yere gömen Theo, ellerine baktı ama azıcık bile titreme yoktu.

‘…Git.’

Theo, duygularını geri plana atarak hiç düşünmeden kışlalara ilerledi.