Elinize sağlık
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
41. Bölüm Beş yıl sonra eve dönüş #2
Görüşme sonrası, işler hayli hızlı gelişti. Mavi Kule’nin tam desteğini de aldıktan sonra Büyü Cemiyeti, müfettiş unvanıyla göndereceği kişi için gerekli tüm prosedürü tamamlamış ve 100 altın derhal Theo’ya ödenmişti.
Theo, telaşa kapılsa da Miller bölgesine ulaşım hizmeti görecekti. Yakın zamanda birlikte yolculuk ettiği tüccar kafilesi sağ olsun, bu konuda yardım etmişti.
‘Bu kadar hızlı hazırladığınız için teşekkür ederim.’
‘Hayır, asıl benim teşekkür etmem gerek. Siz Profesör ve öğrenciniz sayesinde, benim kafilem de sağ salim başkente ulaşmadı mı? Sizin bu ufak ricanızı nasıl kabul etmem?’
‘Gerçekten de bu kafilenin başkanı olmayı hak ediyorsunuz.’
Gordon’un Theo için hazırladığı araç, talep üzerine 1 günde hazırlanmıştı.
Büyü sebebiyle araç hafif gözüküyordu ve 6 kişilik yeri vardı. Tek seferlik kiralık bir araç olsa da, birkaç altın edecek bir maliyete sahipti. Kaldı ki normalde böyle bir ricanın karşılığı ağır olurdu.
Ancak Gordon yalnızca samimiyetle gülümsemişti.
‘Profesör 6.halka logolu bir cüppe giyiyor… Büyü Cemiyeti ile bağ kurmanın yolu ondan geçiyor!’
Gordon görmüş geçirmiş bir tüccardı. Vince’in terfisini görünce anlamamazlıktan geldi. Dış dünyayla bağlantısı kopuk bir büyücüyle bağ kurmanın yolu ona insan olarak iyi imaj vermekti.
Bu bilgiyi aklında tuttu ve lüks aracı teslim etti.
‘Bir tüccara göre, hiç fena değil.’
Tabii Vince onun aklından geçenleri biliyordu ama bu iyiliğini öğrencisi için kabul ediyordu. Ona sunulanı geri vermeye gerek yoktu. Vince Gordon ile muhabbetini bitirince aracın yanında duran Theo’ya yaklaştı.
Ayrılmadan evvel onunla görüşmek istemişti.
‘İyice dinlen. Yarışma bitince, canımızı sıkan insanların çoğu büyü çalışmak için evlerine dönmüş olacak.’
‘Tamam, hocam.’
‘Boyut çantasını da iyi sakla. Müfettişlerin takip için kullandığı bir büyüye sahiptir. Karşılığını sana ödetecekler.’
‘…Ben hallederim.’
Theo elinde tuttuğu boyut çantasına endişeyle baktı. Günde 2-3 kitap tüketmeliydi. Yani yanında hep koca kitaplar taşıyacaktı. Bu sebeple Vince onun için dipsiz kese kiralayıp ödünç vermişti.
Fakat yönetim oldukça sıkıydı ve müfettişlerle ilgili birçok kanlı hikaye duymuştu. Eğer Obur dipsiz keseyi yutarsa…
‘Belki o sesi duyarım ve…’
Theo’nun Büyü Cemiyeti ile ilgili duyduğu söylentiler olduğundan aklına gelen düşüncelerle kafası karıştı.
Sol eliyle keseyi tutmaması gerektiğini bile düşündü. Gerçi Obur çağırmadığı veya acıkmadığı zamanlarda hiç gelmemişti… En azından bildiği kadarıyla. Fazladan önlem almanın ona zararı olmazdı.
Farklı konulardan konuşurlarken, sürücü gelipyerini aldı.
‘O halde ben gideyim, hocam.’
‘Peki. Kendine dikkat et.’
Vedanın ardından Theo içeri girdi. Sonrasında renkli araç hareket etmeye başladı. Arabaya yapılan hafiflik büyüsü nedeniyle gayet yumuşak bir sürüşü vardı. Kısa bir süre ardından, Sylvia ve Theo arabayla uzaklaştı ve Vince arkasını döndü.
5 yıldır evine gitmeyen öğrencisinin güvenle gitmesini diliyordu.
***
Dakadak! Dakadak!
Pullonet kafilesi tarafından tahsis edilen hızlı araç, Mana-vil’in kapılarından çıktıktan sonra hızlandı. Hafiflik büyüsü, atların da rahat gitmesine imkân veriyordu. Baş döndüren bir hızda koşarlarken pencereden gözüken manzara da hızla değişiyordu.
‘Evet… Bu hızda gitmeye devam edersek, Miller bölgesine 5 günde varırız.’
Standart bir araçta olsalardı, 14 günde ulaşırlardı. Gordon ise oraya gitmelerinin 1 haftayı alacağını söylemişti. Theo da bu sözleri ne kadar emin bir şekilde söylediğini tecrübe etmişti. Eve gidip gelirken vakit kaybetmeye lüzum yoktu.
Zaten sorun araçta değil, aracın içindeydi.
‘Ah, çok garip…!’ Theo yanında oturan Sylvia’ya kasvetle baktı.
Loş ışığa rağmen, parlak renkli gözlerini ve gümüş renkli saçlarını net bir şekilde görüyordu. Ne düşündüğüyle ilgili bir fikri yoktu. Theo ile göz göze gelen Sylvia hemen gözlerini aşağı indirdi ve cüppesinin cebinden bir şey çıkardı.
‘Theo, hadi kartlarla oynayalım.’
‘Ne? Kart mı?’
Bir deste iskambil kâğıdı çıkartmıştı.
Theo daha önce oynamadığından kartların nasıl kullanılacağını bilmiyordu. İç sesi ona en iyi kartları seçmesini söylese de Sylvia’yı poker oynarken hayal edemiyordu. Hevesle Sylvia’nın isteğini kabul etti ve kartların üstüne baktı.
‘Ha? Ama bu kartlar…?’
Theo kartları görünce şaşkına döndü. ‘Bu runik alfabesi değil mi?’
Runik alfabesi modern çağ büyücülerinin ve yeni nesil element büyülerinin kullandığı dildi. Runikçe yazılan cümleler kartların yüzünü süslüyordu.
Bir karttaki yazıları çözdüğünde bunun bir büyü cümlesi olduğunu anladı. Aynısı diğer kartlar için de geçerliydi. Farklı kartlar bir araya gelince bir tam büyüyü oluşturuyordu.
Sylvia’nın ‘kart oynayalım’ derken neyi kastettiğini anladığında başına ağrılar girmişti.
‘Bu kartlarla mı oynamak istiyorsun?’
‘Evet, çocukluğumdan beri, dedemle oynardım. Sen de eğleneceksin.’
‘Hayır, bekle bir dakika.’
Theo kartları birkaç kez karıştırınca ne kadar zor olacağını anlamıştı. Bu kadar yüksek bir zorluk seviyesi, Akademi profesörlerini bile sıkıntıya sokardı. Bununla beraber, Blundell ona bu yöntemle büyü öğretmişe benziyordu.
Sylvia’nın harika bir yeteneği olsa da, Theo pek de sıcak bakmıyordu.
Bu kartları kimle oynayabilirdi ki?
Theodore haricinde, yaşıtları arasında onunla oynayacak yoktu. Sylvia ile yakınlık kurmak isteyenler bile onunla oynayacak yeterliliğe sahip değillerdi. O yüzden Sylvia da zamanla onlardan uzaklaştı.
Onunla arkadaş olmak diğerlerinin düşündüğünden daha zordu. Bu nedenle zirvedekilerin nadir arkadaşları olurdu. Sylvia’nın güzelliği, zekâsı ve doğallığı onu diğerlerinden uzak tutan unsurlardı.
‘Belki benimle oynar… Hayır, Sylvia’nın huyunu böyle değiştiremem.’
Blundell ona sosyal beceriler kazandırmak istemişti. Şayet Theo onunla kart oynarsa, özel bir muamele görürdü. Diğerleri uzak kalırken, Sylvia da ‘Theodore Miller’a güvenmeye başlardı.
Ardından büyü gücü yine durgunlaşırdı. İşte asıl ihtiyaç duyduğu şey büyülü olmayan bir eşyaydı.
‘Onun yerine, hadi bana bir hikâye anlat.’
‘Hikâye mi?’
‘Havadan sudan bir şey de olabilir. En sevdiğin yemek ya da yer mesela. Yakın zamanda yaşadığın komik bir anı…’
‘Oh!’ Theodore’un aklına bir fikir gelmişti. ‘Elementlere ilgin var mı?’
‘Elementler mi?’ Sylvia’nın bu kelime karşısında gözleri parladı. Görünüşe bakılırsa o da merak etmişti.
‘Mitra.’
(Huing?)
Bir tutam çamur pencere tarafında belirip küçük bir kız şeklini aldı. Theo 4.halkaya ulaştığından Mitra da biraz büyümüştü ama yine de avcunu fazla geçmiyordu.
‘…Sevimli.’ Arabaya gelen bu küçük elementi gören Sylvia’nın yüzünde parlak bir gülümseme görülmüştü.
(Hoing?!’) Sylvia onu eline alınca Mitra tatlı bir ses çıkardı. Dikkatle bu küçük elementin başını okşadı. Mitra’yı incitmekten korkuyordu. Mitra onun bu dokunuşunu sevmiş miydi? İlk başta morali bozuk olan Mitra, şimdi bir kedi gibi ses çıkarıyordu.
Çocuk kitaplarından gelen bir sayfa gibiydi.
Theo şimdi daha rahattı.
‘İnsan duyarsız kalamıyor. Mitra’ya ilgi göstermeyen bir büyücü daha görmedim.’
Mitra’yla oynarken, Sylvia yaşıtları gibi gülüyordu. Eğer kart oynasalardı, Theo bu ifadeye muhtemelen tanık olamayacaktı. Sylvia daha çok su gibi durgun olsa da böyle güler yüzlü bir kız insana zorluk çıkartmazdı.
Bu şekilde ikisi, sandıklarından daha ılımlı bir ortamda seyahatlerine devam ettiler.
***
Araç Mana-vil’den hızla uzaklaşıyordu. Atlar en iyilerden seçilmişti. O yüzden zorluk çekmeden taşlı dağ yollarında ilerleyebiliyordu. Sıradağları geçtiklerinde, engellerin çoğunu aşmışlardı.
4.gün araçları Miller bölgesinden bir önce gelen Viscount Teheran kasabasına uğradı.
5 yıl önce, Theo’nun Bergen’e ulaşması 1 ayı bulmuştu. Ama şimdi bu süre 4 güne inmişti.
‘Sizin kasaba nasıl bir yer?’ Sylvia’nın tuhaf konuşma şekli yerine doğallığa bırakmıştı.
Kullandığı kelimeleri değiştirmişti. İlk başlarda yalnızca büyüyle alakadar olurken şimdilerde favori kıyafetinin renginden ve dışarıdaki manzaradan bahsediyordu. Tabi Theodore’un anılarına da ilgi duymuyor değildi.
Theo bunun iyiye işaret olduğunu düşünüp cevap verdi. ‘Kırsal kesim işte. İnsanlar tarlayla uğraşır, yer içer ve dağlarla ağaçlarla kaplı yerde hayatlarına devam ederler. Vahşi hayvanlar kasabaya inince, avlanıp ziyafet çekerler. Her daim bolluk görmezler ama komşularıyla paylaşmaktan çekinmezler. Böyle saf insanların yaşadığı bir yer.’
Theo anlattıkça kasaba zihninde canlanıyordu.
Tohum ekenleri, tarlada oynayanları, bahar zamanı canla başla çalışanları, yazın etrafta koşturanları, hasat zamanı gülen yüzleri, komşuların topladığı erzakları ve yanan odunları görür gibi oldu.
Tekrar düşününce, bolluktan çok yokluk çektiklerini fark etti. Babası boşalan depoyu görünce, diğerleriyle beraber açlıkla boğuşurdu. O yüzden Theo da çocukluğunda açlığını arkadaş edinmişti.
Yaşlı bir adamın buruşuk ellerinden çıkan bir parça ekmeğin tadı, Bergen Akademisi’nde yediği beyaz ekmekten daha çok hatırında kalmıştı. O günlerin ağırlığı Theo’nun sesine yansımıştı.
Sylvia bunları dinledikçe hissettiği sıcaklıkla mırıldandı. ‘Güzel bir yermiş.’
‘…Evet, öyledir.’ Diye onayladı Theo.
Sylvia’nın da dediği gibi gerçekten güzel bir yerdi. Theo’nun eviydi burası. Zenginlik nedir hiç bilmediler, ama hep mutluydular. Burada geçirdiği 14 yıl, Bergen ve Mana-vil’de gördüğü sayısız güzellikten çok daha değerliydi.
‘Annem, babam…’ Ailesi ve komşularıyla görüşeceğini düşündükçe gözleri kızarmıştı.
Arabanın içindeki atmosfer daha da samimileşmişti, sonra…
‘-Ah?!’
‘Ah.’
İkisinin ağzından da bir ses duyulmuştu. Theo boynunda hissettiği soğukluktan sonra, algıları tetiğe geçmişti. Sylvia’nın mükemmel derecedeki hassasiyeti, aracın etrafında yoğunlaşan büyü gücünü tespit etmişti.
İkisi de tereddüt etmeden pencereyi açtı. Ancak, güneş yeni batıyor olmasına rağmen, görüş mesafeleri oldukça kısalmıştı.
‘Çok karanlık… Güneş batmış olamaz. Eğer öyleyse…!’
Theodore’un gözleri altın gibi parladı. Gece görüşü sağlayan şahin gözünü aktifleştirmişti. Odaklandığı takdirde yüzlerce metre ötede duran bozuk parayı dahi fark edebilirdi. Ormanlığın etrafı karanlıktı, ama zorlu bir yolu yoktu.
Altın renkli ışık, uzaktaki gölgeleri aydınlatıyordu. Karanlıktan çıkan silueti fark ettiğinde nefesi kesildi.
Dudaklarından çıkan kelimelere engel olamadı. ‘… Burada zombiler mi var?!’
Ona karşılık mahiyetinde, karanlıktan kıvrıla kıvrıla çıkan yaratıklar görünmeye başladı. Mahvolmuş, ezilip büzülmüş vücutlar giderek yaklaşıyordu.
Onlar, canlıları yiyerek sayılarını artıran felaketlerdi. Falcıların kullandığı büyülerin azizliğine uğrayarak ortaya çıkmışlardı. Theo ve Sylvia zombilerin oluşturduğu çemberin ortasında kalmışlardı.
Woong, woong, woong, woong…
Büyü kitabının sahibi ve Mavi Kule’nin dehası… Theo ve Sylvia büyü güçlerini etraflarında toplayarak büyü fırtınası oluşturdular. Zombilerin hızı bu fırtınayla yavaşlasa da sadece anlık bir etkisi olmuştu.
Theo’nun sesi sert ve gür çıkmıştı. ‘Sol taraf bende. Sen sağ tarafı al.’
‘Tamam.’ Diye yanıtladı Sylvia.
Bu kısa görev dağılımından sonra, iki büyücü aracın yanından ayrılarak ceset yığınlarına karşılık verdiler.
Magnec