Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

72. Bölüm Ben Bir Tanrı mıyım? (4)

Çevirmen: Kamiyasora / Editor: Kamiyasora

Il Han durmadı. Etraftaki insanların ona hayranlık duyup duymamalarını umursamıyordu. Zindanların altını üstüne getiren ikinci sınıf canavarlar Tokyo’nun her yerine dağılmışlardı ve Metal Şövalye veya Magia her neyse bölmeden önce öldürebildiği kadarını öldürmek istiyordu.

[Nedense Tokyo’da, Kanagawa’dan daha fazla zindan var.] (Erta)

[Doğru. Burada Orijinaller olacağını düşünmemiştim.] (Lita)

“Tokyo ve Chiba dışındaki yerler ne oldu? Zarar yayılıyor mu?”

[Sorun yok. Tabii ki başka bölgelerdeki birkaç zindan yıkıldı ama JSDF onlarla başa çıkabilir. ‘Başa çıkmak’ değil de oldukça zorluk yaşatacaklar.] (Lita)

“Sıkı çalışıyorlar.”

Diğer bir deyişle Il Han bir tek Tokyo ve Chiba’yı temizlemeliydi! Bir süre durarak arkasına baktı. Arkasındaki on iki bin insan sayısına ulaşmış Susanoo Ordusu’nu gördü.

“Eğer onlar ilerlemeye devam ederse bu iş bitecektir.”

[Eğer bir üçüncü sınıf çıkarsa bozguna uğrarlar yani hayır.] (Lita)

Mantıklıydı. Sınıflar arası fark inanılmaz derecede fazlaydı. Bin kadar birinci sınıf insan ikinci sınıf canavarla, iki bin kadar ikinci sınıf insan da üçüncü sınıf canavarla başa çıkamazdı. Elbette Il Han gibi canavarlar farklı bir alanda sayılıyordu.

“Susanoo’nun Ordusu!”

“Kur-kurtulduk!”

Sayıları arttığından sadece hareket etmek bile büyük bir toz bulutunun havalanmasına neden oluyordu. Onlara doğru gelen insan sürüsünü gören canavarlar büzüştüler. İnsanlarsa orduya sevinçle baktı.

Nerima bölgesi. Böylece Tokyo’nun yirmi üç bölgesine de girmişlerdi.

“Oldukça fazla.”

Il Han, gelmeden önce orada yaşanan çıkmaz duruma bakarak konuştu. Japonya’nın merkezi olan Tokyo aynı zamanda Dünya’nın da merkezinde olan sayılı şehirden biriydi. Tokyo’nun önemini bilenler bütün güçleriyle oraya odaklanmıştı ve deniz aşırı ülkelerden gelen klanlar da orayı kullanarak itibarlarını artırmaya çalışıyorlardı.

Kanagawa’daki insanlar yardım alamadıkları için sinirlenmiş olabilirlerdi ama Tokyo bu konuda şanslıydı.

O anda Nerima bölgesinde İngiltere’den Metal Şövalye bir savaşın ortasındaydı ve sağlam zırhıyla birlikte cesur hareketleriyle savaşması sayesinde birinci sınıf canavarların hepsi neredeyse ölmüştü.

İkinci sınıf canavarlar bile savunmasını kıramıyorlardı yani bu konuda daha fazla söze gerek yoktu. Il Han onları yalnız bıraksa bile bu hat kırılmazdı.

“Khuk, efendim!”

“Şimdi öldüreceğim! Çifte Haç!”

[Kiyaaaaa!]

“Ölmedi!”

Elbette hattın kırılmayacak olması, onların ikinci sınıf bir canavarı öldürebilecekleri anlamına gelmiyordu. Metal Şövalyelerin yüksek savunma gücü olsa da saldırı güçleri zayıftı. Onlar için en iyi seçenek başka klanlarla işbirliği yapmaktı ama gururları yüzünden böyle bir şey daha gerçekleşmemişti.

“Onun icabına biz bakarız! Siz başka canavarları öldürün!”

“Ama bu seviyede…”

“Metal Şövalyelerinin zafer yolunu tıkamayın!”

“Ne yapıyor onlar öyle? Ortaçağdan buraya zaman makinesiyle falan mı gelmişler?”

[Il Han, dünyadaki bütün insanlar, savaş çıkmasına ve nükleer silahların çıkmasına sebep olan aptal insanlar mı?] (Lita)

[Bunu yapanlar sadece onlar mı sanıyorsun?] (Erta)

Il Han bunu bilmiyordu ama yakınlardaki Kita bölgesinde savaşan İtalya’nın Magia klanı için de durum hemen hemen aynıydı.

Magia klanı yüksek ateş gücünden oluşan büyücülerden oluşuyordu ve savunmada güçsüzdüler. Ama başkalarıyla iş birliği yapmayacaklarını söylemeleri sayesinde bütün güçlerini ortaya çıkaramıyorlardı.

Başkalarıyla iş birliği yaptıklarında fazla artmayacak itibarları konusunda endişelendiklerinden yaptıkları seçimler anlaşılabilirdi ama çelimsiz gururları sağ olsun canavarları zapt etmede geç kalmışlardı ve daha fazla kurban verilmişti.

İnsanlar, diğerlerinin eğer normal bir insan kafası taşıyorsa böyle aptallık yapamaması gerektiğini düşünse de ne yazık ki insanlar para ve güçle zincirlenmiş bir şekilde köpeklerle ve domuzlarla karşılaştırılacak şeyler yapıyordu.

Şuan da yaptıkları tam olarak buydu. Başkaları için bir şey yapacaklarına acı çekmeyi tercih ediyorlardı.

Kore Klanı olan Yıldırım Tanrısı savunma ve saldırı konusunda dengede olduğundan biraz daha iyi durumdaydı ama insan gücü olarak eksik olduklarından ölçekleri oldukça küçüktü. Elbette onlar da başka klanlarla iş birliği yapmıyorlardı.

Hayır, aslında onların durumu diğerlerine göre biraz daha değişikti. Diğer klanlar onlarla işbirliği yaparsa onların etkisinin artacağından korktuğundan Yıldırım Tanrısı Klanı dışlanmıştı.

Özetlemek gerekirse hepsi sinir bozucu pisliklerdi.

“Yani olanlar bunlar.”

[Şimdi durumun farkına vardın mı?] (Erta)

Kendinden emin bir şekilde cevap veren Il Han atlatını eline aldı. Fiziksel bedenini süper insan gücüyle artırmış bir şekilde kancaya mızrağı yerleştirerek en güçlü gibi görünen Metal Şövalye’nin önünü tıkamış canavara fırlattı!

[673,837 deneyim kazandın.]

[69. Seviye Delici Ketura’nın kaydını kazandın.]

“Ne!?”

“K-kim biz Metal Şövalyelerin avladığı canavarı öldürdü!?”

Metal Şövalye üyeleri şaşırsın ya da şaşırmasın Il Han sadece tek bir mızrak fırlatmakla kalmadı. Metal Şövalyelerin karşılarında savunma yaptığı bütün ikinci sınıf canavarların boynuna, başına ve de kalbine mızrak saplanmıştı.

Bir, iki, üç ve dört… Hepsi aynı anda yenilmişti.

“Bu da ne!”

“Bu Susanoo mu? Benimle dalga geçmeyin! Bu canavarlar bizim avımız!”

Metal şövalyeler gerçekten öfkelenmişlerdi ama Il Han umursamıyordu; mızrak fırlatmaya devam etti.

Tekrar ve tekrar fırlattı. Savaş alanını dolduran bütün canavarlar kendi çantasına girene kadar da fırlatmaya devam etti.

“Uaaa!”

“Kahrolası! Herkes seni Susanoo diye çağırıyor diye Dünya senin mi sandın!”

“Seni kesinlikle bulacağız! Seni bulup öldüreceğiz!”

Onlar bağırmaya devam ederken Il Han mızrak fırlatmaya devam etti. Son ikinci sınıf canavar da öldüğünde Il Han tatmin olmuş bir şekilde mırıldandı.

“İyi şanslar.”

[Çok iyi bir şey yaptın ama nedense gerçekten şeytan gibi görünüyorsun.] (Lita)

[Bu Yu Il Han’ın cazibesi.] (Erta)

Bütün canavarlar öldüğünden Metal Şövalyeler işsiz kalmışlardı. Hem klan üyeleri hem de başkanları öfkeden kudurmuş bir şekilde dolaşıp Il Han’ı bularak öldüreceklerini söylüyorlardı ama söz konusu kişi kayıtsızca bir başka bölgeye doğru yola çıkmıştı.

Bir kez daha genişlemiş olan Susanoo ordusu Il Han’ın peşindeydi.

“Susanoo-sama’dan beklenildiği gibi. Geri çekilmek nedir bilmiyor.”

“Hah! Oldukça iyi görünüyorlar. Biraz önceye kadar nasıl kuvvetli olduklarını söyleyip böbürleniyorlardı.”

“Çelikten şövalyelerin ‘lordu’ yapacak bir şeyleri kalmadığından evine dönmeli!”

“Pislikler, başka insanları kurban ederek ün kazanmaya çalışıyorlar! Eve gidebileceğiniz bir uçak kazanmaya bakın, kahrolasılar!”

Metal Şövalyelere yapılan hakaretler de işin bonusuydu. İtibar kazanmaya uğraşanların tersine saf bir şekilde evlerini korumak için dövüşenlerin onlarla dalga geçmeye hakkı vardı.

Elbette, şöhret sahibi olmaya çalışan ve iyi bir yer buldukları için övünen Japonlar da, insanların hayatını kurtarmak için çalışan yabancı klanlar da vardı. Bu cümle genel olarak söylenemezdi ama Metal Şövalyeleri aşağılanmayı hak etmişti.

“Kahretsin…”

“Lider, harekete geçmemiz lazım. Böyle giderse bir hiç olacağız.”

“Evet, harekete geçmeliyiz. Hadi kıpırdayın.”

Astlarının endişeli sözleri üzerine Metal Şövalyelerinin lideri, Michael Smithson dişlerini gıcırdatarak cevapladı. Eğer şimdi gerçekten geri çekilirse bütün dünya sonradan onunla alay ederdi.

Tokyo’da ve Chiba’da hala bir sürü canavar kalmıştı ve hala bir sürü seçenekleri vardı.

“Hadi ilerleyelim ki Susanoo ile aynı yöne gitmeyelim. Ayrıca bizimle işbirliği yapmak isteyen bir klan bulun. Bu şekilde onun üstesinden gelemeyiz.”

“Anlaşıldı. Bundan başka seçenek yok.”

“Küçük ölçekli bir sürü klan toplayın. Onlara yaşadıkları hayatları terk ettirerek zafer kazanmalarını sağlayacağız ve biz de yaşayacak ve güçleneceğiz. Anlaşıldı mı?”

“Elbette, lider!”

Smithson insan bedenine bürünmüş bir köpek gibi konuşuyordu ama astları da pislik olduğundan bu bir önem taşımıyordu. Astları onun emirlerini yerine getirmek için harekete geçerken Michael Smithson dişlerini gıcırdatarak mırıldandı.

“Susanoo, seni öldüreceğim.”

Il Han, Tokyo’nun yirmi üç bölgesini de fethederken Metal Şövalyelerinki gibi birçok durumla karşılaşmıştı. Elbette onların ne yaptığına bile bakmadan mızraklarını fırlatmıştı ve kendisine defalarca hakaret edilmişti. Bonus olarak da seviyesi artmıştı.

[83. Seviye oldun. 1 Güç, 2 Çeviklik, 1 Sağlık, 1 Büyü artar.]

“Sheeesh, bu seviye gerçekten de çok fazla yükselmiyor.”

[Bir günde sekiz seviye yükseldin, bence konuşmaya hakkın yok.] (Erta)

[Diğerlerinin bir yılda kat ettiği yolu tek bir günde aldın.] (Lita)

“Bu çok değil. Ne uyudum ne de…”

Il Han melekleri dinledikten sonra homurdanarak çantasını kontrol etti ve içinde binlerce ikinci sınıf canavar olduğunu doğruladı. Kaç canavarı yendiğini yeni anlıyordu.

“Hey, neden çanta patlamıyor?”

[Üstünde çalışırken bir sürü boş alan ekledik. Ama lütfen ağırlığı kontrol ederken dikkatli ol. Dikkatli olmazsan omzunu kaybedebilirsin.] (Erta)

[Onları parçalaman günlerini alacak gibi duruyor.] (Lita)

On binlerce ton ağırlığındaki canavarlar söz konusuyla olay sadece omuz kaybetmekten ibaret olmazdı, değil mi!? Görünüşe göre çantanın ağırlığını kullanarak dövüşmekten vaz geçmek zorundaydı.

Eğer kullanırsa bir şeyleri devirmek için olurdu. Evet. Eğer tam pile bunkeri ateşlediği sırada özelliği kullanırsa düşmanına basınç olmadan saldırmış olmaz mıydı?

Elbette bu kesin bir kontrol gerektiriyordu ve bu da Il Han’ın iyi olduğu bir şeydi.

[Ne kadar korkutucu bir düşünce.] (Erta)

[Bana, gençlik günlerimi hatırlattığı için mutluyum.] (Lita)

[O sendin, Lita! Onu bu hale sen getirdin!] (Erta)

Il Han, Erta’nın Lita’yı yakasından tutup sarsarken görünce güldü. Bunu dese de büyük sonuçları olan bir teknik kullanmak istemiyordu. Daha açık olmak gerekirse, bu tekniği kullanması gereken bir durumun gelmesini istemiyordu.

Ama her zaman bu tür durumlar, hatasız bir şekilde yaşanıyordu. Hem de beklediğinden çok daha erken.

“Efendim, bu bölge tamamen temizlendi!”

“Görünüşe göre kuzeybatı taraflarında daha çok canavar var, o tarafa gidelim!”

“Kıpırdayın!”

Yıldırım Tanrısı Klanı diğer klanların kısıtlayıcı hareketlerine rağmen, azar azar canavarları avlayarak saldırı tekniklerini sertleştirmiş ve ünleriyle birlikte iyice büyümüşlerdi.

Klanın başkanı Kang Mi Rae birçok para vererek aldığı mana iksirini kafasına dikti.

“Daha şiddetli bir savaş istiyorum.”

“Mi Rae yine yapıyor! Çılgın kız moduna geçti!”

“Gel Yu Na. Sana gerçekten çılgın bir kızın neler yapabileceğini göstereyim.”

Normalde buz gibi görünüşü olan psikopat Mi Rae, savaşırken aşırı derecede agresifleşiyordu ve Yu Na’yı da yeni rakibi seçmişti. Bir üye Mi Rae’yi çağırdığında başını kaldırdı. (Ç/N: Burada kullanılan kelime olan ‘pervert’ normalde sapık anlamına gelir ve birçok zaman da öyle çevirdim ama psikopatın daha uygun olacağını düşündüğümden çeviriyi değiştiriyorum.)

“Efendim, az önce gökyüzünden bir şey düştü.”

“Ne? Canavar mı?”

“Hayır, işteee. Tuhaf, üzerinde kadim bir büyü şekli gibi yazılar olan küp benzeri bir şey. Ha? İşte başka bir tane daha mı?”

Pat, pat, pat.

Üye, onlardan çok da uzak olmayan bir yerde üç tane daha düştüğünü görmüştü. Mi Rae bunun ne olduğunu elbette bilmiyordu ama Yu Na’nın gardiyan meleği, Feyta ne olduğunu çok iyi biliyordu.

[Yıkım Tuzağı…] (Feyta)

Feyta gördükleri karşısında şaşkınlıkla mırıldandı.

“Hm?” Yu Na sordu ama Feyta cevaplamak yerine bağırdı.

[H-herkes kaçsın! Hemen kaçın! B-burayı hemen terk etmeliyiz!] (Feyta)

Ama artık çok geçti. Yere düşen üç Yıkım Tuzağı anında aktive oldu ve inanılmaz miktarda mana grubu çevreledi.

Oradaki hiçbir canavar bu baştan çıkarıcı güce karşı koyamıyordu.

Sanki deprem oluyormuşçasına büyük bir titreşim yeri sarstı. Yerden, denizde, gökyüzünden… Bütün canavarlar burada toplanıyordu.

Ani değişim karşısında insanlar şok geçirirken en büyük kâbus bir patlamayla sona erdi.

Zindan dalgasıyla kaplanmış Tokyo Şehrinin ortasında bir Aşırı yüklenme gerçekleşmişti.