Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

16. Bölüm Onları Ben Yaparım (2)

Çevirmen: Kamiyasora / Editor: Kamiyasora

“Pekâlâ, lütfen bana kabul edebileceğim bir sebep söyle.”

Erta’yı elinde tutup öfkesini dizginlemeye çalışarak konuştu. Erta’yı bir şeyin rahatsız ettiği, Il Han’a direk bakamamasından anlaşılıyordu. Başını çevirerek cevap verdi.

[En az enerji harcayan çözüm buydu… Büyük ihtimalle…]

“Enerji?”

[Başka dünyalarla iletişim kurmak daha önce de yapılan bir şeydi ve birçok bağlantı kurmak o kadar da zor değil. Geriye kanlan sadece ufak tefek detaylarla görev–ödül sistemi. Şimdi dünyalılar kendilerine uygun görevlere ulaşabilir ve deneyimleriyle kayıtlarını arttırabilirlerse canavar karşıtı yeteneklerini daha hızlı geliştirebilirler.]

“Ve sen bunun en mantıklı çözüm olduğunu söylüyorsun?”

[Doğru.]

Il Han’ın olumlu tutumundan biraz cesaret alan Erta ona bakarak cevap verdi.

Il Han yapabileceği en üzgün ifadeyi takınıp sorusunu sormak için bu anı bekliyordu.

“Peki ya ben?”

[….]

Erta söyleyecek bir şey bulamıyordu.

“Eğer herkes başka dünyalara gidiyorsa, peki ben? Ben ne olacağım?”

[Sen zaten hep yalnızdın, yani çok fazla değişiklik olmaz.]

“Ona rağmen! Biliyor musun? Ona rağmen!”

Bin yıldır bu kadar büyük bir öfke hissetmemişti.

Bütün bu duruma sinirliydi, ama hepsinden de öte, Erta’nın daha yanlış bir şekilde söylenemeyecek sözlerine kızgındı.

“Annem, başka dünyalara neden gitmediğimi sorarsa ona ne diyeceğim?”

[Hayatının şu aşamasında oradan öğrenebileceğin hiçbir şey olmadığını söyle!]

“Okula gitmek istemeyen bir ilkokul çocuğu muyum ben!?”

[Bunun çok zavallıca olduğunu bilsem de, bunu benimle konuşman anlamsız. Bu benim kararım değil.]

Artık sınıra gelen Erta, sonunda bir korkak gibi hiçbir şey bilmediğini öne sürdü.

Cevap verecek enerjisi kalmayan Il Han’ın aklı bir süre boşaldı. Bir anda yatağına oturdu.

“Peki, o zaman sana hayıflansam da bir şey yapamam. Yani sonuç olarak başka dünyalara gidemem.”

[Eğer üstün bir varlık haline gelirsen, o zaman kim bilir?]

“Ve bunu başarmak kaç yıl sürer?”

[Şuana kadar yaşadığın zamandan daha kısa olmalı.]

“Bu gerçekten de iç rahatlatıcı!”

Uyanıp mutfağa gittiğinde anne babası ciddi bir yüzle bir şeyler konuşuyorlardı. Küçük TV’de herkese gelen uyarıdan bahsediyorlardı, ama bunun yanında başka sürpriz bir konu vardı.

“Acil bir durum mu?”

Şaşkınlıkla haberlere bakıp mırıldandığında annesi onu fark etti.

(Il Han'ın anne babası birbirlerine ‘anne’ ‘baba’ diye hitap ediyorlar.)

“Sen de durumu biliyorsun değil mi oğlum? Şuan dışarısı tehlikeli. Bu iş de olsa okul da olsa her şey durdu. Bu arada, ordu yüksek seviyede canavarları yok etmeye çalışıyor. En azından İnsanların yaşadığı yerlerde canavarların ortaya çıkmasına izin vermeyeceklermiş diye duydum.

Devlet de, insanların normal işlerine gidemeyeceğini fark etmişti. Belki de, diğer dünyaya geçiş uyarısı karar vermelerini hızlandırmıştı.

Aslında, adam akıllı bir devletin yönettiği her ülkede buna benzer şeyler yaşanıyordu.

Herkes, değişen dünyada normal hayatlarına devam etmeden önce insanların güvenliğinin daha önemli olduğunu fark etmişlerdi. Ve böylece ülkelerin büyük çoğunluğu, tarihin akışını bir süre durdurma kararı almıştı.

Bu sırada, insanlar diğer dünyalarda güçlenecekti. Dört gün öncesindeki gibi, baloncuklar gibi kaybolacak bir güç değildi. Gelecekte bile onlarla kalacak bir güç istiyorlardı.

O sırada Il Han umutlandı. Bunlar, tıpkı bir kartın borcunu başka bir kartla ödemek gibi, üst sınıfların geçici olarak aldığı önlemlerdi. Ama insanlar ciddi olarak değişime ayak uydurmayı amaçlıyorlardı.

İnsanlar seviye atlamış dünyaya uyum sağlayacaktı. Hep yaptıkları gibi. Ben hariç… Hep yaptıkları gibi. – Diye düşündü.

“Anne, baba. İyi yolculuklar.”

“Ama baban, ben başka bir yerde olduğum bu on yıllık sürede daha ikinci sınıfa bile geçemedi.”

“Ordu canavarları yok ediyorlar diye bu, onların sokaklarda ortaya çıkmayacağı anlamına gelmiyor.”

“Ama diğer dünya da artık güvenli değil.”

Dünyadaki zaman durduğunda, insanların başka dünyada ölmesi ya da yaralanması söz konusu değildi. Ama artık durum farklıydı. Kaybolmayacak güce ulaşmak için gereken bedel, insanların tehlikeyi kabul etmesiydi.

Yine de…

“Yine de dünyada kalmaktan daha az tehlikeli olmalı.”

“…Bu doğru.”

“Baba, yapabileceğin her şeyi yap ki sonradan pişman olma. Hayatını öne süremezsin ama bu değişen dünyada ancak tehlikeyi kabul ederek yaşayabilirsin.”

Mümkün olan her şeyi yapmak, imkânsız olan her şeyi mümkün olana kadar yapmak… Yu Il Han’ın kabul ettiği en temel inanışlardan biriydi.

Belki dürüstlükle söylediği sözleri, anne babasına dokunmuştu. İkisi de acı acı gülümsediler.

“Evet, o zaman gideceğim. Sen de oğlum. Sırf mana kullanamadığın için vaz geçme ve bütün çabanla çalış.”

Bunu söyledikten sonra, babası ilk kaybolan olmuştu. Anında başka bir yere gitmişti.

Ama annesi aynısını yapmadı. Yerine, endişeyle Il Han’a baktı.

“Oğlum, annen babandan biraz farklı düşünüyor. Çaba önemli olsa da, çok fazla abartamazsın?

“Çok abartmak nedir?”

“Etrafta maskeyle canavarları avlayan sen değil misin?”

“…”

Anlamıştı!? Il Han beklenmedik durum karşısında donup kaldı. Halka yayınlanan, canavarlara karşı dövüşen kişinin görüntüsünün farkındaydı ve özenle bu ana hazırlanmıştı. Ama öyle bile olsa…!

“Annenin, kendi çocuğunu fark edemeyeceğini mi sanmıştın? Farklı kıyafetler giyip maske taksan bile seni hemen tanıyabilirim. Kendi oğlumu nasıl bilmem?”

Kanın gücü gerçekten inanılmaz – Il Han mırıldandı. Annesinin sözlerini duyduğunda yenilgiyle kendini bıraktı.

Tüm dünyayı ve hatta Tanrı’yı bile kandıran gizlenme gücü kendi annesini kandıramamıştı.

“Nasıl bu kadar güçlü olduğunu bilmesem de, seninle gurur duyuyor ve de endişeleniyorum.  Ama oğlum,  bu canavarların ne kadar korkutucu olduğunu biliyorsun değil mi? Nerede ne olacağını kimse bilemez. Yani hep tetikte ol ve öldürmekten kaçın.”

“Anladım.”

Annesinin kılı kırk yaran tavrını, uzun zaman sonra görünce çok sevecen gelmişti. Il Han onu onaylayınca rahatlamıştı. Ama sonra ciddi bir yüzle tekrar konuştu.

“Ama en çok dikkatli olman gereken kişiler insanlar. Bundan sonra birçok güçlü ve canavarlardan daha kötü insanlar olacak.”

“Tamam.”

“Biliyorsan tamam. Gururlu oğlum benim. Annen tekrar Ya-umin’e gidecek tamam mı?”

“Tamam, tehlikeli bir şeyler yapma.”

“Peki.”

Belki annesiyle konuşmasından dolayı Il Han biraz daha sakinleşmiş halde yanaklarını tokatlayıp verdiği kararı mırıldandı.

“Kendi işlerimi yapmalıyım.”

[Bir süreliğine cennete dönüyorum. İnfaz görevinin ödülünü de yanımda getireceğim.]

“Dönerken bana dondurma al.”

Gri kurt ve ayıdan aldığı ganimetin heyecanına kapılıp görevlerin varlığını unutmuştu.  Ona bir şey vereceklerini söylüyorlardı o zaman reddetmeye gerek yoktu. Erta’ya bir anda canı istediğinden dondurma almasını söylemeyi unutarak göndermişti.

Onu da söyledikten sonra tamamen yalnızdı.

“Nasılsa birden yalnız günlerimi hatırladım…”

Kısık sesle hayıflanarak evden ayrıldı. Anından parasıyla satın aldığı depoya doğru gidiyordu.

Ertesi gün kullanmak için akşamdan bir depo almak ne kadar salakçaydı!? Ama hiçbir şeye ihtiyacı yoktu. Parayla her şey çözülüyordu. Kore Cumhuriyeti, parası olanlar için yaşaması güzel bir yerdi. Gerçi daha önce parası olmadığından şuana kadar bunu bilmiyordu!

Il Han, şuandan itibaren onun atölyesi olacak depoya geldi. Aceleden sadece ocak ve örs gibi temel şeyleri hazırlayabilmişti. Birçok eksik nokta olsa da yakın gelecekte düzgün bir iş yapması gerekmediğinden sorun değildi.

Aslında, sebebi şuan elinde sadece deri ve kemik olmasıydı. Diğer bir değişle bir şeyleri eritmesine gerek yoktu. Bir metalle uğraşmak için içi gitse de durum buna izin vermiyordu.

Elbette bu hiçbir şey yapamayacağı anlamına da gelmiyordu. Ham deri çürüyebilirdi ve bu kirli yağ lekeleriyle kaplı kemikler için de geçerliydi! Atölyeye gelme sebebi çok geç olmadan onları işlemekti.

Il Han, bin yıl boyunca topladığı bütün bilgilerden yardım alarak kemik ve derileri en iyi bildiği şekilde işlemeye başladı. Değerli malzemeleri kirletebilecek kan, et gibi şeyler ustalıkla çıkarıldıktan sonra ayrıca deriyi dövme işlemi gerekiyordu. İşine yaramayan malzemeleri çoktan satmıştı böylece bütün gün çalışmasına gerek yoktu.

Bu kadar deriyi işlerken bile tek bir damla ter dökmedi. Bunun asıl sebebi onun, başkalarından çok daha farklı bir seviyede oluşuydu ve 24. Seviyeye yükseldikten sonra bu durum daha da gelişmişti.

Bütün işler bittiğinde artık kemiklerle bir şeyler yapabilirdi. Ama deri problemdi. Sadece dövme işlemi bile günlerce sürebilirdi ve daha sonra gelen sertleştirme işlemi düşünülürse bir zırh giymeyi unutabilirdi.

“Bu seviyede zırh bittiğinde, seviyem çok yüksek olacağından zırha ihtiyacım olmayacak ki?”

Eğer durum buysa, daha güçlü canavarları öldürüp derilerini alabilirdi. Ve onlarla zırh yaparsa seviyesi… Bundan daha büyük bir zaman kaybı olamazdı.

[Onları büyüyle işleyebilirsin.]

“Ah, geldin mi? Bunu söylesen bile daha man-“

Il Han’ın sözleri, Erta’yı gördüğünde yarı yolda durdu. Sebebi ona dondurma almamış olması değildi. Sebebi Erta’nın Il Han kadar büyük olmasındandı.

İlk başta onun Erta olup olmadığından emin olamadı ama onun olduğunu doğruladıktan ve gerçekten de güzel olduğunu kabul ettikten sonra durumu kavrayabildi.

“Büyütme Büyüsü!”

[Tam tersine bir önceki görünüşüm küçültme büyüsü yüzündendi. Ne olduğunu düşünmüştün ki?]

Elini sallarken hayıflandı.

[Elimi tut. Seni ödülün oraya taşıyacağım.]

Yumruk boyutundayken hissedemediği yücelik havası ona biraz fazla gelmişti. Uysalca elini uzatıp meleğin elini tuttu.

Hemen ardından inanılmaz derecede soğuk hissetmişti, ama aynı zamanda biraz yumuşak ve korkutucu derecede narindi. Bunlar aklından geçmişti anında.

[Cennet Görevi 001. İnfazcı Görevi sona erdi!]

[Bütün zümreler 1 artar.]

[Şu ana kadar görevi tamamlayanlar arasında en başarılısıydın. Özel bir ödül eklendi.]

[Sonsuz Alev’i kazandın.]

“Sonsuz Alev?”

Eğer elini tutmaya devam ederse tuhaf hissetmeye başlayacağını hissederek hemen bıraktı. Il Han, ‘Ama bunun gibi bir şey kazandığımı hatırlamıyorum.’ Diyen bakışlarla Erta’ya baktı. Erta diğer elinin kaldırırken gülümsedi.

[Bak.]

“Ah.”

Hazırladığı ocakta, hiç benzin koymamış olmasına rağmen parlak kırmızı alevler vardı.

[Söndürülemez yaşayan alevler sürekli büyüyebilir. Bu, cennetten gelen özel bir alev. Eğer Büyük Değişim’in başlangıcında olmasaydın bu görevle böyle bir ödül kazanamazdın. Yani lütfen bu alevlerin değerini bil.]

“Vay!”

Sadece Erta’nın açıklamasıyla alevlerin değerini anlamakla kalmamıştı. Ocakta yanan sonsuz alev, şekil değiştirirken sevimli görünüyor ve sanki efendisinin kim olduğunu biliyordu. Tanımlamak için kullanılan ‘yaşayan’ sözcüğü hiç de abartı değildi.

“Gerçekten de bana uygun bir ödül…”

[Bunu diyeceğini biliyordum. Lita bunda çok ısrarcıydı.]

“Lita mı…”

Il Han, artık Erta’nın sözlerini dinlemiyordu. Söndürülemeyen ve yaşayan alevler olunca birçok düşünce geliyordu aklına. Gelecekte büyük miktarda metal işlemek zorunda kaldığında bu çok işine yarayacaktı!

[Ve…sevinebilirsin. Başka dünyaya gidemeyen senin için cennet ikinci bir görev hazırladı.]

Ve böylece Erta’yı dinlemek ve söylediklerini takip etmek için daha fazla zaman ayırması gerekti.

[Bundan sonra dünyaya zindanlar kurmalısın.]