Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

18. Bölüm Onları Ben Yaparım (4)

Çevirmen: Kamiyasora / Editor: Kamiyasora

Eserini harkanium ile şekillendirip içini sıvı metal el hazra ile doldurmuştu. En zor ve yorucu işlemse bir sonraki adım olan oyma ve dolgu işlemiydi. Çünkü tek bir hata bütün her şeyin bozulmasına neden olabilirdi.

Gerçi Il Han, yıllarca çalışarak ve iş yaparak geliştirdiği kollarının gücünü çok iyi bir şekilde ayarlıyordu. İşleme başladıktan sonra iyice odaklanıp başarısızlığı aklından bile geçirmemişti.

Il Han çalışırken karmakarışık el hareketleri ya çok coşkulu ya da yeteriz gibi görünüyordu. Saygı duyulacak kadar saf ve güzeldi.

Lita büyük ihtimalle onun bu yeteneğini bin yıl önce kadar ele geçirmişti. Sadece tek bir şeye odaklanarak sınırını aşana kadar çalışmasını tek başına izlemişti.

[Ah. Sanırım biraz anlayabiliyorum.]

Erta çok az da olsa üstün varlıklar arasında bile saygı duyulan Lita’nın neden hiçbir özelliği olamayan düşük bir varlığa âşık olduğunu anlayabiliyordu. Sadece biraz!

Tam o sırada Il Han aletlerini bıraktı. Metalik ses Erta’yı tekrardan dünyaya döndürdü. Il Han’ın gözlerinin önünde iki cümle belirdi.

[Demircilik Max Seviyeye ulaştı.]

[‘Efsanelerin Yaratıcısı’ başlığını kazandın. Üretimde verimlilik 20% artar.]

Cümleler, parçalama için verilen unvan gibi Il Han’ın bu konuda da sınıra ulaştığını gösteriyordu. Bu unvan gelecekte çok işine yarayacaktı.

Sadece buna bakarak bile çekiç kullanmanın doğru bir seçenek olduğunu biliyordu. Başarılı olmuştu.

Erta ile konuşurken bir yandan da Yıkım Tuzağı’nı yerleştirdi.

“İşim bitti.”

[…Ne!? Hemen mi?]

“Hemen derken?... Bakalım, çoktan beş saat geçmiş!”

Il Han da çalışırken zaman kavramını kaybetmişti yani zamanı ancak saate baktıktan sonra söyleyebilmişti.

Yanlış olmadığını fark ettiğinde Erta’nın yüzü kızardı. Çünkü bu, zamanı unutacak kadar onun çalışmasına daldığı anlamına geliyordu.

[Beş saat olsa bile çok hızlıydın. Gerçekten de plandaki her şeyi yaptın mı?]

“Kaynana gibi davranmayı bırak da kendin kontrol et.”

Erta da doğruladı. Her şey mükemmeldi. Bu onu daha da şaşırtmıştı. Bunu bir insanın yaptığına kim inanabilirdi ki? Duruma sadece şaşırabilirdi o kadar.

Ama Lita gibi Erta da insanları sık sık övmüyordu.

[Öhö, sanırım bunu geçtin olarak sayabiliriz. Ama daha fecinom ve büyü taşlarıyla manaya işlemen gerekiyor.]

“Ben de bunu bekliyordum.”

[T-Tabii. Melekler de sana yardım edecekti değil mi?]

Il Han da, kendi yapmış olsa bile anlamadığı bu yüksek büyü nesnesinin nasıl çalıştığını anlamak için sabırsızlanıyordu.

Il Han parlak gözleriyle Erta’ya baktığında Erta, onun çalışan görüntüsünü kafasından atmak için öksürdü ve ondan sonra konuşabildi.

 [Biraz bekle. Hemen yardımcı olacak kişileri çağıracağım.]

“Peki ya Lita?”

[O gelmeyecek.]

Erta acımasızca umutla dolu konuşmasını bölerek, kendinden beklenmeyen bir şey yapmıştı. Başının üzerinde sarı bir halka oluştu.  

“Bu, sadece benim çocukluğumda olan floresan ışığı!”

[Bu melek halkası.]

Kendisinden beklenildiği gibi şakasına sertçe karşılık verdikten sonra Erta daha da konuşmadı. Cennete hazır bir şekilde bekleyen meleklere haber verdi.  Melek halkası, uzay ve zamanın da ötesindeki bağlarını temsil ediyordu. Bu hareket, bir meleğin duygularını, amaçlarını ve iradesini kendisiyle aynı halkaya sahip diğer meleklere iletmesini sağlayan özel bir yetenekti.

Yakında dört kişi parlak ışıklarla, Erta’nın atölyede belirdiği gibi bir andan ortaya çıkmışlardı. Aralarında hem erkek hem de kadın vardı ama hepsinin ortak noktası çok yakışıklı veya çok güzel olmalarıydı.

[Erta, bu doğru mu?]

[Kendin bak Fashta. Kanıt hemen orada.]

[Bir insanın Yıkım Tuzağı yaptığına inanamıyorum.]

[Ama bu, cennettekiler gibi kokmuyor. Gerçekten de sadece insan gücüyle yapılmış bir nesne.]

Erta ellerini çırparak; yavaştan inançsızlık, coşku korku vb. duyguları hissetmeye başlamış olan melekeleri çağırdı.

[Zamanımız yok! Hemen çalışmaya başlamalıyız!]

[Doğru.]

[Evet, doğru.]

[Manayı düzgünce işleyebilecek miyiz merak ediyorum.]

Melekler konuşurken bir yandan da Il Han’ın etrafında toplanarak ellerini omzuna, başına ve sırtına koydular.

O sırada zihnine büyük bir yük bindi.

[İnsan olmak.]

[İradenin doğrultusunda hareket edeceğiz. Tek yapman gereken Yıkım Tuzağı’nın bitmesini istemek.]

[Il Han, bu ilk mana işçiliği yaptığın zamanla aynı. Eğer bir elinde büyü taşına ve fecinoma, diğer elinde de tuzağa odaklanırsan geri kalanını biz hallederiz.]

Üstün varlıklar böyle miydi? Sadece elleriyle temas ettiğinde bile ruhları, iradeleri ve asil manaları, düşük bir varlık olan Il Han’ın içinde dolaşmaya başlamıştı.

Il Han’a karşı bir düşmanlık beslemiyor olsalar da onlarla yüz yüze gelmekle bile zarar görmüş gibiydi. Onlarla Il Han’ın arasında dört boyutlu bir duvar vardı sanki.

Eğer sıradan bir insan olsaydı anında bilincini kaybederdi. Bin yıldır yok edemediği iradesi onu ayakta tutuyordu.

Bin yılda sadece dövüşmeye ve tekniklere odaklanmamıştı. Hiç pes etmeme isteği ve de ileriye bakması… Geçen zamanda akıl sağlığını korumasını, demir gibi olan yüreğine borçluydu.

“Fuu…”

Sakinleşmek için derince bir nefes aldı ve duruşunu dikleştirdi.

Sağ eline büyü taşlarıyla fecinomu, sol eline de Yıkım Tuzağı’nı aldı. Melekler onu izlerken içlerinden geldiği gibi konuşuyorlardı. Onları görmezden gelip gözlerini kapatarak odaklanmaya çalıştı.

Bütün malzemelerin bir araya geldiğini düşündü. Bunu diledi. Bütün canavarları hapsetmek için gereken bütün gücü içine alan bir zindanın doğuşu…

[…Odaklan.]

[İnsan iradesi tarafından sürüklendiğinizi göstermeyin bana.]

[Ha, gerçekten mi? Nasıl bu kadar ilginç bir insan olabilir? Bunun bin yıllık bir olay olduğunu sanmıyorum…]

[…Odaklan dedim, Ahata.]

Melekler de manalarıyla kendi iradelerini kullanıyorlardı. Eğer onların gücü doğrudan uygulansaydı, cennette yapılmışlardan bir farkı olmazdı. Dolayısıyla tüm güçleri ve iradelerini Il Han’a aktarmışlardı.

İçlerinden bazıları, Il Han’ın güçlü iradesini gördüklerinde bir süreliğine ‘Yıkım Tuzağı biz olmadan da bitmez miydi?’ diye düşündüler. Ama bu düşünceler, yüce varlıkların itibarını zedeleyeceğinden anında bu düşünceyi akıllarından sildiler.

Il Han’ın ve meleklerin iradesi birbirine karışmış ve Yıkım Tuzağı’nı değiştirmeye başlamıştı. Aşırı gelen mana Yıkım Tuzağı’ndaki büyüyü ve içine konulan fecinomun gücünü harekete geçirmişti. Atölye parlak ışıklarla kaplanmıştı.

[Biraz daha.]

[Sadece biraz daha.]

[İnsan…]

Manayı işlemeleri bir süre sonra bitmişti. Sağ elindeki fecinom ve büyü taşları hiç olmamışçasına ortadan kaybolmuş ve onun yerine Yıkım Tuzağı’ndan sönük kırmızı, sıra dışı bir enerji yayılmaya başlamıştı.

Tam anlamıyla mükemmel bir işçiliğin doğuşuydu.

[‘Meraklı’ ‘Toprak’ Yıkım Tuzağı tamamlandı.]

[Mana işçiliği 7. Seviyeye yükseldi. Bitmiş tuzağın kalitesi artar.]

Bu satırlar ortaya çıktıktan sonra Il Han da dikkatle gözlerini açtı. Elindeki ağırlığın yok olduğunu hissedince bakarak tamamlanmış Yıkım Tuzağı’nın elinin üzerinde süzüldüğünü gördü. Onlarca metal halka küpü içten kuşatmış ve harika bir şekilde dönüyordu.

[Ben şuana kadar on tane başarısız kopya hazırlamıştım.]

[Oysa şimdi hemen başardık…]

Melekler şaşkınlıktan küçük dillerini yutmuştu. Ama Il Han, emeğini gördüklerinin bilincinde, kendisiyle gurur duyuyordu. Zihni artık sınırına ulaşıyordu bu yüzden de yavaşça meleklerden uzaklaştı.

“Öncelikle, benden uzak durun. Düşünceleriniz, kaldırabileceğimden daha da ağır.”

[Doğru. Neredeyse senin düşük bir varlık olduğunu unutuyorduk.]

[Evet. İyi iş çıkardın insan… Hayır, sana diğer insanlar gibi davranmak kabalık olur.]

[Adı Yu Il Han.]

[Yu Il Han, teşekkürler. Başta buna inanmamıştım ama bu eşsiz bir yetenek. Eğer mümkünse demircilik işlemi sırasında da seni görmek isterim.]

[Daha, düzgünce çalışıp çalışmayacağını bilmiyoruz.]

Meleklerden biri bu soruna değindi.

[Onunla bir deney yapmalıyız.]

[Bu oldukça mantıklı.]

[Yu Il Han birlikte gideceğiz. Belki, zindan yapım işlemlerini görürsen bu sana mana işçiliğinde de yardımcı olur.]

İşleri bittiğinde melekler tekrar konuşmaya başladılar. Ama bu sefer farklı konuşuyorlardı. Onun, sevimliliğine rağmen, bu kadar sert bir iradeye ve yeteneğe sahip olmasından rahatsızlık duyanlar ve de onun yeteneklerini öğrenip onu yetiştirmek isteyenler olmak üzere ikiye ayrılmışlardı. Yine de hepsi iyi varlıklar olduklarından (şeytanın aleyhtarları), içlerinden kimse ona hastalıklı duygular beslememişti.

[Benim düşüncelerim aynı. Yu Il Han, Yıkım Tuzağı’nın aktifleşmesini görmek istemiyor musun?]

“İki kere sormaya gerek yok. Hadi gidelim.”

Her zaman yeni bilgilere açtı. Il Han’ın bunu reddetmek için bir sebebi yoktu.

Il Han, yüzündeki terleri bir havluyla silerken, melekler de tuzağın gerçek olup olamadığını kontrol ediyorlardı. Ama onun estetik güzelliğini savunan bir melek bir anda bağırdı.

[Vaaay, bunda alfa ve beta seçenekleri var.]

[Ne?]

[Meraklı, Toprak… Bu doğru.]

Il Han terini silerken bir anda canlandı. Bunu gören Erta ona açıkladı.

[Mana ve demirciliğin bir ürünü olan fazladan sembollere ‘seçenek’ diyoruz. Şansa, malzemelerin kalitesine ve de demircinin yeteneğine bağlı olarak rastgele ortaya çıkarlar. Normalde iki tanedirler, alfa ve beta. Ama ilk oluşumda ikisinin birden ortaya çıkması daha önce görülmemiş bir şey. Tatmin oldun mu?]

“Her şeyi biliyorsun, değil mi?”

[Evet, her şeyi biliyorum.]

Yıkım Tuzağı’nı doğruladıktan sonra Il Han meleklerle birlikte gitti. Uçamayacağından dolayı, iki melek uçarken onun kollarından tuttular. Bu hiç havalı görünmese de Il Han sadece uçtuğu için bile mutluydu.

Caddeler hala sessizdi. Bir yerlerden canavarların kükremesi, umutsuzca ateş açan askerlerin ve de helikopterlerin sesleri geliyordu. Gerçek kıyametin koptuğunu hissetti.

[Hey bu bir insan, melek değil. Ona görünmezlik büyüsü yapılması gerekiyor.]

[Gerek yok. Eğer ilk o saldırmazsa onu kimse göremez.]

[Ne? İmkânsız…]

Evet, mümkün.

[Onu gerçekten göremiyorlar mı?]

[Tahmin edileceği gibi, tam anlamıyla dışlanmış...!]

Melekler, onun bedeninde bir mucize keşfetmiş gibi bakıyorlardı. Il Han rahatsız olmuştu. Bu görevi veya başkalarını bitirse bile asla, ona hayvanat bahçesindeki bir maymunmuş gibi bakan meleklerin arasına kaynaşamayacağını anladı.

Geldikleri yer, bir tepenin en yüksek noktasıydı.

Il Han’ın önündeki, biraz önce elinde tuttuğu Yıkım Tuzağı’nı çalıştırmak isteyen Erta kısa, derin bir nefes aldı ve elindekini fırlattı.

“Hey!”

[İzle, Yu Il Han.]

Yıkım Tuzağı düşerken, dışında dönen halkalar bir anda genişlemeye başladı.

Çapı sadece 20-30 cm olan bir halka sırayla 1m, 3m, 8m kadar büyümüş ve incelerek havada dağılmıştı.

Hayır, gerçekten de dağılıyor muydu? Il Han, ikinci ve üçüncü de sırayla dağılana kadar emin olamamıştı.  Olayları gözlemleyen melekler tatminkâr bir şekilde başlarını salladılar.

[Şuana kadar her şey sorunsuzca geçti.]

“…”

Yaşananların, başarısızlık olmadığı anlamına geliyordu bu. Yoksa metal halkalar bu amaçla mı yapılmıştı?

Il Han kendi zihnine odaklanmışken…

Yer sarsılmaya başladı.

Canavarlar tepeye doğru gelemeye başladılar.