Elinize Sağlık <3
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
30. Bölüm Zindanlara da Gidiyorum (1)
Zaman hızla geçti.
Hemen pile bunkeri denemek istese de yapacak çok şeyi vardı. Sadece Yıkım Tuzakları değil canavar avında onu güvende tutacak yedek koruma ekipmanı veya yedek silahlar gibi.
Sonuç olarak atölyesinde bir aydan daha uzun süre kaldı.
[Meraklı Yeraltı Yıkım Tuzağı tamamlandı.]
[Mana işçiliği 24. Seviyeye yükseldi. Artık daha az manayla daha iyi malzemeler yapabilirsin.]
Bilinmeyen bir süre geçtikten sonra Yıkım Tuzakları yapmaya alışmıştı. Il Han, artık bir göz kırpışında mana işleyebilmesine şaşırmış bir şekilde, başını yana eğdi.
[Y-yine iki seçeneği var.]
[Tuzağın planını değiştirmeliyiz yoksa aşırı yüklenme yaşanabilir.]
Meleklerin endişelenmesine aldırmadan tuzağı onlara vererek Erta’ya sordu.
“Kaç tane oldu şimdi?”
[Plan bir tane yapmaktı ama senin yeteneğin yüzünden artık daha fazla yapmalıyız.]
“Meleklerin bahsettiği aşırı yüklenme yüzünden mi?"
[Çabuk kavrıyorsun. Evet doğru, aşırı yüklenme yüzünden.]
Aşırı yüklenme. Sınırın aşılmasıyla oluşan sızıntı. Zindanlar mı? Tuzaklarda akan özel mana.
[Senin yaptığın tuzaklar çok özeller. Sadece büyük ölçeği değil çoktan dünyaya dağılmış tuzakları da etkiliyor. ]
“Yani çok fazla olması, çok az olması kadar kötü mü?”
[Eğer bir tane zindan, diğerlerinden daha da fazla canavar çağırırsa sonunda geriye paramparça bir Yıkım Tuzağı kalacak. Diyelim ki olmayan canavarları çağırmaya devam eden bir Yıkım Tuzağı var. Ne olacak o zaman?]
“…Canavarlar yerine insanlar mı yakalanacak?”
[Neyse ki hayır.]
Il Han’ın korkunç hayal gücünü durduran Erta üzgün bir gülümsemeyle konuştu.
[Rastgele Akashik Kayıtlar ve tuzaklarda kullanılan mana birbirini ezerek ortaya yeni canavarlar çıkarır.]
“Sana anlaşılabilir olmanı söylemiştim.”
[İnanılmaz güçlü bir patron canavar tuzağı yiyerek ortaya çıkar.]
“İyi, daha anlaşılır.”
[…Beni evcilleştirmeye çalıştığını düşünmeden duramıyorum.]
“Bu senin hayal gücün.”
En azından artık aşırı yüklenmeyi biliyordu.
Düşünceleri, bir başka üçüncü seviye canavarla bir süre dövüşmemek üzerineydi. Bir önceki seferinde ona açıkça özel yeteneğinin zayıflığını gösteren kara leoparla dövüşmek yeterince zordu. Ve bir de zayıf olmasaydı… sadece düşüncesi bile onu korkutuyordu.
[Bu yüzden, tuzakların koordinatlarını düzelteceğiz ki aşırı yüklenme olmasın. Hesaplarımıza göre sekiz tane daha yaptıktan sonra bitiyor.]
[Haa, öyle mi? Dünyada hep öngörülemeyen şeyler olması bir problem. Erta şu çocuğu iyi eğit.]
Meslektaşlar arasında sık sık yaşanan anlaşmazlıklardan mıydı? Il Han bunu düşünür düşünmez, Erta elini kaldırdı. Elinden yayılan ışıklar birleşerek bir kılıç şeklini aldı.
Ama sonradan çıkan sesi kılıçtan daha keskin ve de daha soğuktu.
[Sen görevine odaklan, Shiuta. Sadece görevine…]
[Peki, odaklanırım…]
Melek sert bir yüzle geri adım atınca Il Han, Erta’nın o an sinirli olduğunu anladı. Diğer melekler de bunu anlamıştı ki hep birlikte Shiuta’yı suçlarken Erta’yı yatıştırıyorlardı. Görüntüleri oldukça komikti. Il Han, meleklerin yaptıklarının da insanlardan farklı olmadığını görünce güldü.
Bütün o kargaşa bittikten sonra, melekler Yıkım Tuzağı ellerinde olduğu halde gittiler. Onları izleyen Erta, melekler tamamen gittikten küçülerek kılıcını yok etti.
Sonra, hala aynı yerinden kıpırdamamış olan Il Han ile konuştu.
[Duygularımızın üstünden gelmek için bu hallere düştüğümüzü görünce… Sen gerçekten de inanılmazsın Yu Il Han.]
“Vhoaaa? Neden olaylar bana döndü şimdi?
[Belli değil mi? Melekler seni kıskanıyorlar.]
Bu sözleri üzerine, olayların böyle yorumlanabileceğini düşündü. Ama sadece gülümseyerek çekici eline aldı.
“Bu bir onurdur. Her neyse eğer ödülümü düzgün bir şekilde alırsam, onlara bulaşmak gibi bir planım yok.”
[Şuan ödülünü seçiyoruz. Ve bunların arasında…]
“Arasında?”
[Sana öncesinden söylemem gereken iki şey var.]
“Ne? Ne?”
Il Han’ın gözleri parlamaya başlamıştı. Erta oldukça tatlı göründüğünü düşündü, ama sonra, kafasını sallayarak bu düşünceyi aklından uzaklaştırdı.
[İlki bilgi.]
Bunu duyduğu anda Il Han’ın yüzü asıldı.
“Bunlar dışında bir şey elde edemiyorum!?”
[Eğer dikkatli dinlersen fikrini değiştirebilirsin ama.]
Erta’nın kendinden emin konuşması onu daha da hayal kırıklığına uğratmıştı. Ama devam eden cümleleri gerçekten de fikrini değiştirdi.
[Dünyada yeni ortaya çıkan metallere hangi zindanlardan ulaşabileceğin bilgisi.]
“Söyle bana!”
[Bunu diyeceğini biliyordum.]
Çelik mızrağı yapmak için ne kadar uğraşmıştı? Orta çağda kullanılan bir nesneyle üçüncü sınıf bir canavarı öldürmüştü. Yani ne kadar uğraştığını açıklamaya bile gerek yoktu.
Şimdi ödüllerini toplama zamanıydı.
[İkincisi ise çanta.]
Il Han heyecanlı bir şekilde beklerken, Erta büyülü envanterinden bir nesne çıkardı. Siyah deriden, yandan asılan ve de çok da büyük olmayan bir çantaydı.
“… Bunu yanımda sırf moda için taşımamı mı istiyorsun?”
[Bu, mekânsal genişleme büyüsü uygulanmış bir çanta. İçine bin tane pile bunker sığdırabilirsin.]
Çanta gerçekten de küçüktü. Ne kadar çekerse çeksin İçine kavun bile sığamayacakmış gibi görünüyordu, dolayısıyla Il Han dikkatle sordu.
“Eğer içine koymaya çalışırsam yırtılırmış gibi görünüyor…”
[Eğer yırtılırsa ödülde bir değişim yaparım, yani endişelenme de dene.]
Denedi.
İçine sığmıştı.
Başlamışken leopar avcısının zıpkın setini de koymaya çalıştı.
O da sığmıştı.
Bu seviyeyle içine bir fil bile sığardı.
“Oooooh!”
[Taşralı biri gibi davranıyorsun yani dur.]
“Erta seni seviyorum.”
[Be-benim böyle ucuz bir sevgiye ihtiyacım yok.]
Elbette Il Han, artık Erta’yı dinlemiyordu. Devin lastiğinden başlayarak, deriyi, kemiklerden yapılmış silahları, kazma, kürek ve atölyesinde bulunan bütün eşyaları çantasına doldurdu. Bütün atölyeyi içine koymadan önce anca sakinleşebilmişti.
Erta tatmin olmuş bir şekilde Il Han’a baktı ve aklına takılan bir konuda onu uyardı.
[Çantanın içinden bir nesneyi sadece düşünerek bile alabilirsin. Ama onu kullanırken dikkatli ol. Her ne kadar mekânsal genişleme büyüsü yapılmış olsa da, kapasitesinin bir sınırı var. Üstelik ağırlık azaltma büyüsü de yok.]
Bunu duyduktan sonra çantanın daha ağır olduğunu fark etti. Ama vücudu aşırı bir şekilde geliştiğinden, bir tonluk bir şeyi taşımak ona dokunmazdı.
Bunu düşündüğü anda, Il Han’ın kafasında şimşek çaktı.
“Hey, sanırım bunu bir silah olarak kullanabilirim! İçine onlarca ton ağırlığındaki şeyleri koyduktan sonra etrafta sallasam yeter.”
[Bütün dünyada bunu düşünebilecek bir sen varsın herhalde.]
İçine, endişelenmeden cevherleri koyabileceği bir çantası olduğuna göre, tereddüt etmeye gerek kalmamıştı. Il Han hemen atölyesini terk etti.
Elbette, çoktan yaptığı Yıkım Tuzaklarını almayı da ihmal etmemişti. Bu atölyede olmasa bile melekler geldiğinde mana işleyebileceği anlamına geliyordu.
Tüm zindanlar aktifleşmediği için dünya hala böyleydi. İnsanlık tarihi, Büyük Değişim’den itibaren durmuştu.
Zindanların düzgünce çalıştığı ülkelerde bile, hala canavar tehdidi duruyordu. Bu yüzden de devletler, insanların diğer dünyalarda en azından birinci sınıflara yükselmelerini tavsiye ediyordu.
“Sokaklar gerçekten de bomboş.”
[Dışlandığın günleri mi hatırladın.]
“Biraz.”
Il Han gülümseyerek konuştu.
“Ama artık durum farklı. Artık her şey değişiyor.”
Gergince insanların dönüşünü beklediği zamanlardan farklıydı şuan. Durmuş zaman akmaya başlamış ve imparatoriçe gibileri geride kalarak dünyayı koruyorlardı. Diğer dünyada güçlenen herkes büyük emekler harcıyordu. Bunu bildiğinden dolayı tek başınaymış gibi hissetmiyordu.
Erta’nın ona bahsettiği yer neyse ki Kore’deydi. Başka bir ülkede olması da sorun olmasa da ülkeler acil durum çağrısı yapmışlardı. Uçaklara veya botlara binemezdi yani en başından onları inşa etmek zorunda kalırdı.
[Yani eğer yabancı bir ülkede olsaydı bir gemi mi inşa edecektin?]
Erta’nın sözlerini umursamadan koştu. Dinlenmeden koştukça daha da hızlanıyordu. Dünya normalleşirse bir araba almayı düşünüyordu.
Etrafta devriye gene polis, asker ve birkaç tane sıradan yetenek kullanıcısı olsa da, Il Han’ı fark edemediklerinden dolayı bir önemi yoktu.
[Biraz fazla ani olabilir.]
Il Han isimsiz bir tepeye yaklaştığında, Erta konuşmaya başladı.
[Dünyada ortaya çıkmamış canavarların nasıl olduğunu biliyor musun?]
“Eğer mana seviyesi yükselirse ortaya çıkacaklarını söylememiş miydin?”
[Bu en temel gereksinim.]
Bununla başlayarak sordu.
[Atılmış bir paket pirinçte ne ortaya çıkar?]
“Pirinç kurdu.”
[Peki ya cips parçalarıyla dolu temizlenmemiş bir odada?]
“Hamamböceği.”
[Bu da öyle.]
“Anladım ama böyle kötü örnekler seçmeli miydin?”
Büyük ihtimalle canavarların, yaşayabilecekleri en uygun alanlarda ortaya çıktıklarını söylemeye çalışıyordu. Kurtlar ve hamamböcekleri sadece uygun olan ortamlarında sürünüp dursalar da örnek çok da farklı değildi.
Il Han, dağ yolunu görmezden gelerek kayalara ve ağaçlara tırmanırken sordu.
“Ama neden birden bunlardan bahsediyorsun? Dünyada yeni canavarlar yok değil mi?”
[Hayır, ortaya çıktılar.]
“Ha? Ne dedin sen?
[Ha?]
Erta başını yana eğerek konuştu.
[Canavarların hepsi ‘yaşam formu’ olarak adlandırılmıyor… İstediğin metale ulaşabilmek için, zindanlarda yaşayan canavarları öldürerek onların kalbini almalısın.]
“Ne? Ne dedin sen?”
[Dediğimi duydun.]
Sağır ayağına yatsa da, Erta da işe yaramamıştı.
Siktir. Hiçbir madenden bahsetmeden metal almaktan söz ettiğinde anlamalıydım.
Çığlık atan Il Han, yürümeyi bıraktı. Dağın ortasına gelmişti ve Erta’nın bahsettiği zindana gelmişti.
Zindanın girişi, bir mağaranın ağzında bulanık gri bir girdap olarak konuşlanmıştı. Onu bulduğu anda bir yazı belirdi.
[50. Seviyenin altında olanlar için sınırlı giriş.]
Tabii ki de Il Han daha 36. seviyeydi.
“Hey.”
[Yanında kimin olduğunu sanıyorsun?]
“Utanç verici bir melek.”
[Ben Yıkım Tuzaklarını yapan ve onlara erişebilen üstün bir varlığım.]
Erta’nın kendini överek bağırmasıyla, ki bu onun için enderdi, seviye sınırını gösteren azı kayboldu.
[Senin yeteneklerini bildiğimden dolayı bu tür sınırlamaları ben halledebilirim.]
“Sen hiç beklemediğim kadar kullanışlısın…”
[Lütfen, senin için faydalı olduğumu unutma.]
Il Han, beklenmediği kadar kullanışlı olan Erta işe zindana adım attı.
Bu an, dışlanmışın farklı dünyalardan gelen bir canavarla ilk karşılaşmasıydı.
Magnec