Verin Şuna Zehir Direncini Artık
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
13. Bölüm Ben Yalnız Avlanırım (4)
Yu Il Han casus filmlerini severdi. Adamın kalbinde, onu kışkırtan bir amaç olurdu. Havalı bir takım elbise, havalı hareketler ve boş vakitlerinden hiç vazgeçmeyen ajanlar. Havalı davransalar da başrolden dayak yiyen kötü adamlar ve sonunda da havalı, seksi bir başrol kadın.
Ancak, bir gün kendisinin bir casus filmi çekeceğini hiç düşünmemişti. Üstelik ana kadın karakterin yerinde kafasında duran minik bir melek vardı.
[Eğer büyü kullanırsam, seni bulamazlar. Merak etme.]
“ *Nefes alır*, sana inanıyorum.”
Elinde kocaman, neredeyse 370 milyon won değerinde bir çanta taşımaktan sinirleri bozulmuştu.
Eğer para konusunda bu kadar zayıf olacağımı bilseydim dünyada zaman durduğunda dövüş sanatlarına çalışmak yerine birkaç banka soyardı.
[Yakında alışacaksın. Söz konusu sen olduğunda elinden bunun bin veya on bin katı değerinde çanta taşıyacağın günler de gelecek.]
“Beni bu kadar övsen de sana hiçbir şey vermem.”
[İhtiyacım yok!]
Erta ciddi bir şekilde söylemişti ama Yu Il Han onu görmezden geldi. Artık gücünün canavarlar üzerinde işe yaradığını bilse de hala kendini değerlendiriyordu. Hep elinden gelenin en iyisini yapmıştı ve hatta iyi bir ödül de almıştı ama kişisel evrimi hala yeterli değildi.
Gerçekten çok tuhaf bir kişiliğe sahipti, ama sonuç olarak, Yu Il Han dinlenmeden kendini geliştirmeye devam ediyordu. Sebebi bin yıl boyunca bir şey yapmazsa yalnız hissedeceğinden miydi veya Lita’nın katı eğitiminde miydi bilmiyordu.
Çıkmaz bir sokağa girdi ve Erta’nın büyü yaptığı yere bakarak eşyalarının hepsini orada bıraktı. Birden üstünden bir yük kalkmış gibi hissetmişti.
[O zaman hadi yola koyulalım.]
“Hayır, hala sınıfımı kazanmalıyım.”
[…Daha 1. Sınıfa çıkmadığını söyleme bana!? Üstelik o kadar eğitim ve güçle mızrağını kullanıyordun!?]
Bu Erta’nın ilk kez öfkelenmesiydi. Aralarındaki mesafenin kapanmaya başladığını düşünen Yu Il Han gülümsedi.
“Birçok yazı olduğu için aşağı kaydırdım. Tekrar geri getiremem mi yazıları?”
[Kaydı okumak – Dünyanın karşılaştığı değişim bu. Sınıflarla alakalı kayıtları okumak istemen yeterli.]
Erta’nın sözleri şüpheliydi ama hemen etki ediyordu. Tıpkı ilk mana eğitiminde olduğu gibi. Yu Il Han gözlerini kapatıp son gördüğü kayıtları hatırlamaya çalıştı.
[Bütün kayıtlarınız ihtimaller dâhilinde gösterilecektir. Aşağıdaki sınıflardan birini seçebilirsin.]
[ 1. Mızraklı Silahşor]
[ 2. Yakalayıcı]
[ 3. Silahşor]
[ 4. Mızrak Kullanıcısı]
[ 5. Koruyucu]
[ 6. Avcı]
[……]
[……]
[ 23. Kiralık Katil]
Bir şekilde, beliren bütün isimler RPG oyunlarındaki gibiydi. Ama şuan bunu düşünecek zaman değildi. Yu Il Han yavaşça 23 sınıfı da okuyup düşünmeye başladı.
“Öncelikle, kiralık katili eleyelim.”
Gizlenme şuan için yeterliydi. Eğer varlığı daha da soluklaşırsa tamamen yok olmaktan korkuyordu.
Her şeyden de öte daha mana kullanamıyordu. Bunun yüzünden gizlenme tekniğini bile en üst seviyede kullanmıyor yerine pasif şekilde kullanabiliyordu. Ama mana kullanmadığı sürece hep çalışıyordu ve bunu durduramıyordu.
Ayrıca, güçlü ve manasız da yapılabilecek bir işe ihtiyacı vardı.
[Birinci sınıf için 23 iş mi var?]
Bu sırada Erta, birinci sınıfta 23 iş olduğunu duymuş ve korkudan yüzü beyazlamıştı.
[Sadece iki gün Akashik Kayıtlarla uğraşarak yirmi üç iş mi? Eğer daha çok çalışmış olsaydın şuan 30 veya 40 tane görebilirdin.]
“Ne önerirsin?”
[Mızraklı silahşor veya koruyucu.]
Yu Il Han da buna katılıyordu. Birçok teknikte ustalaşmıştı ve herhangi bir silah olmadan da bunlarda son seviyede ustalaşacağını biliyordu. Ama en çok aşina olduğu mızrak ve dövüş sanatıydı.
Lita’nın ona önerdiği iki teknik, üzerinde en çok çaba harcadığı iki teknik. Bu teknikler, Lita’yı hatırlamasını sağlıyordu ve en çok bu tekniklerde kendine güveniyordu.
[Bir sınıfı seçmek, onun üzerinde ustalaşman anlamına gelir. Ancak, diğer bütün seçenekleri bir kenara atıyorsun demek değil bu. Alt sınıf olarak iki veya üç iş daha seçebilirsin yani tereddüt etmeden bir tane seç.]
“Ama internette böyle bir şeyden bahsedilmemişti.”
[İnternet, insanların duyduğu bilgiler hakkındaki yetersiz bir çöplükten ibaret. Başka dünyalarda 50. Seviyeye ulaşmış kişiler internetle vakit harcamaz, değil mi?]
“İnternetle ilgili kötü bir anın falan mı var…?”
Erta sessiz kalma hakkını kullanıyordu. Yu Il Han buna saygı göstererek sustu ve biraz üzerinde düşündükten sonra kararını verdi.
“Sanırım Mızraklı Silahşor daha iyi.”
[Zerre merak etmesem de, sebebini duyabilir miyim?]
“Silah sayesinde yıkım kabiliyeti çok yüksek.”
[….]
Koruyucular da isterlerse silah kullanabilirlerdi. Tıpkı kullandığı bilekli gibi, üstelik saldırı ekipmanları da yapabilirlerdi. Yani ikincil silahlar…
Ancak, mızrak farklıydı. Hiç tamamlayıcı malzeme olmadan kişinin, düşmanını parçalayacak kadar, güçle silahını kullanmasıydı.
Yu Il Han kendi yetenekleri ve teknikleriyle güçlü olabileceğine inandığı kadar yeni bir mızrak oluşturmak için başka malzemeler kullanmayı da istiyordu.
Ve bu da yeteneğini iyice gözlemlemesinin sonucunda verdiği cevaptı. Erta da bunu önermeyi planlıyordu ama cevaba kendiliğinden ulaşmasına sevinmişti.
Eğer söz konusu oysa, daha güçlü olmak için yeterli niteliklere sahip değil mi? - Bunu bile düşünmüştü.
Tersine Yu Il Han, Erta’nın ne düşündüğünü umursamadan, gözlerini kapayıp kararını verdi. Ama tam o sırada 23. işin altında yeni bir iş belirdi.
[24. Bl****d Lancer (Yu Il Han kanlı mızraklı olarak anlar)]
“!?”
Yu Il Han, şaşkınlıktan donakalmıştı. Bir tanesine karar verdikten sonra yeni bir tanesi ortaya çıkmıştı!? Dahası, mızraklı kelimesinin önünde tanımlayıcı bir kelime de eklenmişti. Derin bir nefes alıp sakinleşerek Erta’ya sordu.
“Yeni bir iş ortaya çıktı. ‘Bl****d Lancer’ diyor.”
[Tanımlayıcı bir kelime…! Bu özgün bir iş! Daha ilk seferinde özgün bir işe ulaştın.]
Erta hiç yapmadığı bir şekilde sevinmişti. Yu Il Han tam olarak bilmese de bunun iyi bir şey olduğunu hissediyordu, ama sadece bununla kabul edecek de değildi.
Özgün bir iş… Bu, sadece tek bir kişi için var olduğu anlamına geliyordu. Kişinin kendi yolu, başarıları ve kayıtlarında yeni bir başarı yakalaması sonucu ortaya çıkan, dünyada eşi benzeri olmayan bir sınıf… Bu tek bir kişiye özeldi ve doğal olarak özellikleri de nadirdi.
[Ne olursa olsun onu seç! Dahası tanımlayıcı kelime ‘bl****d’ çok iyi görünüyor. Yokedici bir özelliğe yoğunlaşan bir yetenek olmalı. Buna şüphe yok.]
Yu Il Han da buna katılıyordu. Zaten çoktan Mızrağı seçmeye karar vermişti. Dolayısıyla Bl****d Lancer sınıfını tereddütsüzce seçti.
İçten içe donuk mızraklı olmayı istediğini bilmek onun için yeterliydi. Kaydına uygun sınıf, güç ve nitelikler toplanıp ona bahşedilmişti.
[Artık Blurred Lancer (Donuk mızraklı anlamına geliyor) oldunuz. Gizlenmiş bir şekilde saldırıldığında, saldırı gücü 10% artar. Mızrak gücü 10% artar.]
[Gizlenme yetenekleri ve mızrak yeteneğinin evrimleşmesi daha da kolaylaşır.]
[Birikmiş kayıtları sahipsin. 18. Seviyeye yükseldin. 11 Güç, 12 Çeviklik, 11 Büyü artar.]
[Mana kullanamazsın. Aktif yetenekleri öğrenemezsin.]
“…”
O anda, Yu Il Han küçük yanlış anlamasının farkına vardı.
‘Bl****d’ kelimesini gördüğünde onu ‘blood’ olarak algılamıştı, yani kanlı mızrak kullanıcısı. Bunun gerçekten de çok harika olduğunu düşünmüştü.
Ama aslında kelime ‘Blurred’ yani, donuk mızrak kullanıcısı anlamındaydı.
“Donuk mızrak kullanıcısı da ne be!”
[Aman Tanrım… Sana o kadar uygun ki karşı bile çıkamıyorum…!]
Tam da Erta’ya karşı çıkacağı sırada bir elektrik dalgası başından tüm vücuduna doğru yayıldı.
Bir sınıf seçtiğinden dolayı gerçekleşen büyümenin yanında vücudunun toplu deneyimlere ve kayıtlara erişmiş olduğundan başı dönüyordu.
Daha güçlü kaslar, hızlı bacaklar ve sert deri ve kemiklere alışırken, bilinci kısa bir süreliğine gidip sonra hemen geri geldi. Kelimelerle anlatılamayacak kadar garip bir duyguydu.
Ama çok da kötü bir his değildi.
Yu Il Han bundan hoşlanmasa da gerçeği kabul etmeye karar verdi. Ne de olsa bunu kabul etmemesinin hiçbir yolu yoktu.
“Kahretsin. Bununla devam edelim bakalım. Daha da güçlendim…”
[İlk işinden iki farklı özel yeteneğe sahip olmak gerçekten de mucizevi bir şey. Dahası iki yetenek de senin karakterine uyuyor.]
Gizlenme saldırısı, mızrak saldırısı…. Birlikte, saldırı gücünü 20% arttırır. Tıpkı Erta’nın dediği gibi – diye düşünürken, Yu Il Han mırıldanarak, geliştirdiği iş sayesinde değişen vücudunu kontrol etti.
O sırada, zümresi kendini yenileyerek gözlerinin önünde belirdi.
[Yu Il Han.]
[İnsan Donuk Mızraklı Sv18]
[Başlık – Pankozmik Yalnız (Gizlenme Pasif)]
[Güç – 96, Çeviklik – 102, Sağlık – 98, Büyü – 21]
[Aktif Yetenek – Gizlenme Sv Max, Mana işçiliği Sv2]
[Pasif yetenek – Kapalı Alan Saldırısı Sv Max, Mızrak Sv Max, Parçalama Sv Max]
Değişiklik yaşandığında başlığın da değişeceğini düşünüyordu bir zamanlar.
Ancak, gerçek acımasızdı. Pankozmik Yalnız başlığı aha duruyordu ve bütün yaşamı boyunca orada olacakmış gibiydi.
[Hiç aktif yetenek kazandın mı?]
“Hayır, kazanmadım.”
[Biliyordum. Ama rahatlayabilirsin. Birçok insan ilk işlerini bile öğrenemiyorlar. …Gerçi gelişme hızına bakılırsa ikinci işini kazandığında bile mana kullanamayacaksın.]
“Hey, bu çok tehlikeli değil mi? Eğer herkes ustalıkla aktif yetenekleri kullanırken ben kullanamazsam…”
[Evet tehlikeli.]
“O zaman…”
[Eğer normal bir insansan tehlikeli olurdu.]
Erta’nın sözleri, Yu Il Han’ın karşı tezini durdurdu. Yu Il Han sessizleşince Erta gülümseyerek konuşmaya devam etti.
[Az önce de dediğim gibi, boşa harcanmış kayıt yoktur. Eğer birinci veya ikinci gelişmende bir yetenek öğrenmezsen o zaman üçüncünde çok güçlü bir yetenek öğrenirsin. Sıradan bir insan üçüncü işine geçişinde zorlanabilir ama senin becerilerinden bahsediyorsak, sanırım bu mümkün olabilir.]
“O zaman, birkaç tane zayıf saldırı öğrenmekle tek bir güçlü saldırı öğrenmek arasında fark var mı diyorsun?”
[Doğru anlamışsın.]
Yu Il Han, bu sözleri duyunca rahatlamıştı. Tabii ki de mana çalışmalarını bırakmayacaktı.
Ancak, Erta’nın ona söylemediği bir şey vardı. Onun özgün işiyle ilgiliydi.
‘Özgün bir iş öğrendiğine göre iki farklı tekniğe sahip olması gerekiyordu. Ama bu olamdı ve hala aynı kayda sahip. Eğer bu durum ikinci gelişiminde böyle devam eder ve üçüncü gelişimindeki ödülleri alırsa…’
Nasıl yetenekler kazanırdı? Sadece düşünmekle bile ürpermişti
Acaba bu düşük varlık gibi izlemesi eğlenceli bir başkası var mıydı? Güldü ve hiçbir neden olmadan Yu Il Han’ın saçını çekti.
[O zaman, harekete geç.]
Malzemelerini saklamıştı. Başarıyla gelişmişti de. Şimdi geriye kalan tek şey bir infazcı olarak görevini yapmaktı.
Nefesini bırakarak Erta’ya sordu.
“Nereye gitmeliyim?”
[Birini araştırmaya başlamalısın.]
“Neden saçmalığından…”
Kendi kendini canavar radarı olarak ilan etmiş Erta’nın sözleri şaşırtıcı değildi artık. Dişlerini gıcırdatarak, başındaki Erta’nın güvenlik için saçlarının bir kısmını kavramasını bekleyerek oradan ayrıldı.
[Sen tek infazcı değilsin. Güvenilir olmasa da, cennete rapor verdiğimde canavarları öldürmeleri için infazcılar seçip melekler gönderdiler. Yani sen sadece kendi bölgendeki canavarları abvlayabilirsin.]
“O zaman imparatoriçe olan kişi de bir infazcı, öyle mi?”
[Elbette… Ancak iki farklı infazcının aynı üniversiteden çıkması oldukça nadir bir durum.]
Neden bahsediyordu? İmparatoriçe, Sung U insanlarının gittiği Lanpas’da gelişmişti. Yu Il Han ise gelişimini bin yıl boyunca dünyada sürdürmüş bir yalnızdı. Onunla aynı grupta olmak, kendisini rahatsız hissettirmişti.
[Her neyse bu cennetten gelen bir görev. Eğer derecen… gelişimlerin diğer infazcılardan yüksek olursa ödülün de artacaktır. Yani elinden gelenin en iyisini yap.]
“Bunu beğendim.”
Erta’nın istekleri ‘Herkes tehlikede onları kurtar’ değildi de ‘Ne kadar emek harcarsan o kadar başarılı olacaksın yani yeteneklerini göster’di.
Yu Il Han; Erta’nın, cennetten gelen bir melek olmasına rağmen adalet veya ahlaktan bahsetmemesini seviyordu. Meleğin böyle olduğuna bakılırsa belki de Tanrı denilen varlık da pek iç açıcı bir varlık değildi. İnsanları nasıl başka yerlere gönderdiği de göz önünde bulundurulursa…
“Yine de etrafta böyle koşuşturup durmayı sevmedim…!”
[O zaman bir araban olmalı.]
“Ben arabadan daha hızlıyım.”
Yu Il Han tüm hızıyla koşarken telefonundan da internete bakıyordu. Her zamanki gibi, bir şeyin gelmesini beklemek yerine harekete geçmişti. ‘Körlemesine koşmaktan iyidir değil mi?’
Yaptıkları, çok nadir de olsa bu sefer meyvesini vermişti.
Herhangi bir yer belirlemeden koşarken vücudundaki gelişimi ve kalbindeki özü hissediyordu. Düşünmeden bir makaleye tıkladı.
[Kim kaplanların Bukhansan’da (bir dağ) olduğunu söyledi?]
[Kahretsin ayılar, kaplanlardan daha korkunç. Askerler üstlerine kurşun boşaltsa da onlara gelmiyor bile. Jeongneun düşüyor *üzgün surat*]
Bir filmden alınmış yapay bir dövüş sahnesine denk gelmiş gibiydi. Dev bir ayı pençeleriyle bir dükkânı mahvediyordu.
“Varış yeri belirlendi.”
Başını kaldırdı. Çok şanslı olmalıydı. Gireum İstasyonunun yakınlarındaydı ve gitmesi gereken yerden 3-4 km uzaklıktaydı. Tam hızıyla ilerlerse üç dakikada orada olabilirdi.
Eğer yeri bulduysan çabuk git.]
Erta onu dürtüyordu. Yolunu değiştirmeden daha da hızlandı ve Erta’ya dikkatle sordu.
“Ama ayının safra kesesini yiyebilirim değil mi?” (Safra kesesinin sağlıklı olduğuna inanılır.)
[Elbette.]
Erta gülümseyerek cevap verdi.
[Eğer zehre dayanıklılığın varsa.]
Magnec