Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

25. Bölüm Benimle Avlanmayı mı İstiyorsun (6)

Çevirmen: Kamiyasora / Editor: Kamiyasora

[…Beni çok hızlı aradın değil mi?]

Kang Mi Rae’nin telefondan gelen sesi çok şaşırmış gibiydi. Kendini istemsizce ucuz biri gibi görse de üzgün üzgün cevap verdi.

“Televizyonu gördün sanırım?”

[Evet, şehrin ortasında bir zindanın oluşmasıyla ilgili olanı diyorsun, değil mi?]

“O bir zindan değil. Bir canavar. Gizlenme yeteneğinde oldukça ustalaşmış bir canavar.”

[…Yani durum buydu.]

Kang Mi Rae için daha fazla açıklamaya gerek yoktu. Sadece bu bilgilerle olayın ardını görebilmiş ve olaya dâhil olmuştu.

Kadının düşüncelerini duyabileceğini hissetti. Il Han telefonu biran önce kapatıp atölyeye dönmek için cevap vermesini beklerken sonunda cevabını aldı.

[Ne olduğunu gördüm. Çok tehlikeli duruyor.]

“Onu öldürmeyi düşünüyorum. Tabii ki seni zorlamak gibi bir niyetim yok.”

Onu sürüklemesi gerekse bile getirmek istese de bir insanı, üçüncü seviye olduğu düşünülen bir canavarı öldürmek için zorlayamazdı.

Eğer reddedilirse yalnız gitmek niyetindeydi.

Ama Kang Mi Rae beklenmedik bir şekilde kendinde emin olarak cevap verdi.

[Geri adım atma gibi bir niyetim yok. Orada başka canavarların olacağını düşünmeyerek ben de hata yaptım. Ama hazırlanmaya ihtiyacım var. Ne olur ne olmaz diye devlet ve orduyla iletişime geçeceğim.]

“Benim de hazırlamam gerek şeyler var. Bir süre sonra seni tekrar ararım.”

[Anladım.]

Tıpkı komşusuna sorar gibi devlet ve orduyla iletişime geçmesi ne kadar da harikaydı? Bunu ona sormak istese de bir cevap almasının imkânı yoktu. Sadece tutunduğu dalın beklediğinden dayanıklı olmasına sevinebilirdi.

Il Han aramasını bitirdikten sonra atölyesine yöneldi. Sonsuz alev hala ocakta yanıyordu. Harkanium ve diğer metaller de yerlerini koruyorlardı. Aslında Il Han’ın endişelenmesine gerek yoktu. Sonuçta bütün mekân melek koruması altındaydı.

Asıl endişelendikleri, leoparın bedeninden aldığı malzemelerdi. Kemikler ve deri leoparın dörtte birine eşitti. Erta’nın yardımıyla geri döndükten sonra basit işlemleri yaptığından hemen üzerlerinde çalışmaya başlayabilirdi.

“Güzel, başlamalı mıyım?”

[Ne yapmayı düşünüyorsun? Yeteri kadar savunma malzemesi yok ve silah yapsan bile çelik mızrağı geçmesine imkân yok.]

Deriyi, bütün o delikler yüzünden bir bütün olarak kullanamasa da bu Il Han’ın birazdan yapacağı şeyi engellemiyordu. Erta’nın meraklı görünüp görünmediğine dikkat etmeden işe koyuldu.

 İlk olarak, en kalın kemikleri seçip kasten sertçe sıkıştırdı. Ayrıca birazını da oyup bazı kısımlara sivri uçlar yaparak omurga kemiğine benzetti.

[…Ne yaptığını sordum.]

Erta yüksek gururu yüzünden kolayca sinirlenebildiğinden Il Han’ın başında konuşmaya devam etti. Doğrusu sevimli görünüyordu bu yüzden de Il Han gülümseyerek cevap verdi.

“Bir sütun.”

[Sütun?]

Cevap beklemeyen Erta gözlerini kırptı. Oyulmuş kemik gerçekten de sütuna benziyordu. Rahatça iki metreye ulaşabilir ve kalınlığı insanın vücuduyla kıyaslanabilirdi. Bu, leoparın ne kadar büyük olabileceğini gösteriyordu.

Ama bir sütun yapmanın amacı neydi? Kafasında bir sürü soru vardı. Ona yardım etmeye geldiğinden beri bu defalarca kez olmuştu.

“Bu şekilde bir tepki vereceğini bildiğimden bir şey demedim. Biraz daha bekle. Yakında anlayacaksın.”

Bir insan, bir malzemeden daha önce kullanmışsa, aynı malzeme üzerinde çalışmak daha kısa zaman alırdı. Sebebi, bu kişinin kolay yolu bulması ve bir önceki deneyiminde deneme ve yanılma yöntemlerini hatırlamasıydı.

Ve işçilikte usta Il Han, aynı malzemeden farklı bir nesne yaparken zamanı yarıya indirecek tekniklerde uzmanlaşmıştı.

[Bu çok mantıksız.]

“Olay sadece hileyi bulmada. Tamamen hileyle alakalı.”

[Hep hileden bahsedeceksin ha?]

“Evet.”

Beklendiği gibi Il Han kin tutmuştu.

[Dürüst ol, çoktan mana kullanabiliyorsun, değil mi?]

“O zaman neden bu kadar sıkıcı bir işle uğraşayım? Çoktan leoparı dövmeye gitmiştim.”

Bir sütun, iki sütun, dört sütun… Göz açıp kapayana kadar sütunların sayısı artmış ve altı kemik sütuna dönüşmüştü. Ortak özellikleri, hepsinin tepesinde bir delik olmasıydı.

[Hımm, sanırım anladım.]

“Değil mi?”

[Sadece devler için bir kolye yapıyorsun?]

“İlkokula geri dön.”

Sütunlar altıncıda son buldu. Il Han’ın bir sonraki yaptığı şey Erta’ya her şeyi açıkladı.

[Bu bir mızrak]

“Hayır değil.”

Her zamanki gibi onu reddetti. Sütunlardan biraz daha ince ama onlar kadar uzun, bazı kemikleri seçip sivrileştirdi. Erta’ya göre bu kesinlikle bir mızraktı.

Ama süreç ilerledikçe Erta da ifadesini değiştirdi. Bunun sebebi Il Han’ın en uçtaki ağıza bir kanca yapmasıydı.

[..Yani bir mızrak değil de bir zıpkın mı?]

“Evet.”

Mızrak sanatında, cirit atma diye bir teknik vardı. Daha en başında ciritler, mızraklardan farklıydı.

Il Han’ın yapmaya çalıştığı şey, ava atarak delip sürüklemeye yarayan, ciridin bir çeşidi olan bir zıpkın yapıyordu. Delme gücü çok genişti ve bir kere ava takıldı mı bir daha geri çıkarılamazdı.

Sütunlar gibi altı tane de zıpkın yapmıştı. Elbette gövdenin en altına bir delik açmayı unutmamıştı.

İşlemler tam olarak yarım saatini almıştı. İnanılmaz bir çalışma hızıydı ama şuana kadar Yıkım Tuzaklarını yapmasını izlemiş olan Erta buna şaşırmamıştı.

[Bir ip yapmayı düşünüyorsun, değil mi?]

“Doğru.”

Zıpkınlar ve sütunlar vardı. Geriye kalan bir iple onları bağlamaktı! Il Han gözlerini dev leoparın postuna dikti.

Normal bir ip işe yaramazdı. Üçüncü sınıf bir canavarın saldırısıyla bile kopmayacak bir ipe ihtiyacı vardı.

[Annesinin kemikleri ve derisiyle çocuğunu öldüreceksin. Ne kadar da zalimsin…]

“Kızgınlığı üstüme çekebilirim, sorun değil.”

Bıçağını, deriden eşit boyutta ipler kesmek için kullandı ve birkaçını birbirine bağlayarak daha da sağlamlaştırdı.

Çok fazla deri olsa da, iş yapmadaki yeteneğiyle yarım saatte inanılmaz sağlam altı ip yapabilirdi. Onlarca metre uzunluğunda altı tane ip olduğundan onları topladığında ortaya dikkate değer bir ağırlık çıkıyordu.

“O halde…”

[Hala yapman gereken bir şey var!?]

Erta Il Han’ın yetenekleriyle şaşkına uğramıştı ama Il Han durmadı. Herkesin önünde leopardan aldığı büyü taşı! Eline alarak zıpkının önünde durdu.

Erta boş boş onu izliyordu. Il Han’ın neden elinde bulunan bütün malzemeyi tek bir silah için harcadığını anlamıyordu.

[Boşa gittiğini düşünmüyor musun?]

“Nasıl düşünebilirim?”

Il Han’ın düşünme şekli en başından beri Erta’nınkinden farklıydı.

“Değer verdiğim tek şey yalnız yaşamım.”

Anında mana işlemeye başladı.

İstediği şey, silahının bir bütün olarak büyülü olmasıydı. Kolayca kırılmayacak sütunlar, kopmayacak güçlü ipler, saplandıktan sonra avını kolayca bırakmayacak keskin zıpkınlar!

Meleklerin ve Yıkım Tuzağı yapımının sayesinde mana işçiliği yeterli bir şekilde katlanarak 11. seviyeye çıkmış ve onu desteklemişti. Birbiriyle bağlantılı altı sütun, altı mızrak ve altı ip bir anda ışık saçmaya başlamıştı.

[Vahşi Acımasız Leopar Avcısı’nın Mızrağı tamamlandı.]

[Mana işçiliği yeteneği 12. seviyeye yükseldi.]

Dahası, mana işçiliğinin çalışma zamanı bile değişmişti. Başladıktan yirmi saniye sonra bile geçmeden Il Han’ın tuttuğu büyü taşı kaybolmuş ve sütunlar, mızraklar ve ipler tek bir saldırı aletine dönüşmüştü. O sırada Erta homurdandı.

[Lütfen, mana işçiliğinin her zaman başarılı olamayacağını aklında tut, tamam mı?]

“Ah, yine alfa ve beta seçenekleri.”

[Ve unutma ki, seçenekler her zaman saldırmaz!]

Bir sebeple homurdanan Erta’yı görmezden gelerek tamamlanmış zıpkının istatistiklerini kontrol etti.

[Vahşi Acımasız Leopar Avcısı’nın mızrağı.]

[Seviye – Nadir]

[Saldırı Gücü – 1,050]

[Seçenekler – Kritik vuruş hasarı 20% artar, bağlantı gücü 20% artar]

[Dayanıklılık – 960/960]

[Dev leoparın kemik ve derisinden yapılan avcı mızrağı. Özel işaretin sayesinde mantıksız bir güce sahip.]

“Akashik Kayıt, bu adam ne dediğini biliyor.”

[Ve üstelik yüksek seviye seçenekli…]

Elbette seçeneklerin kendi arasında bir hiyerarşi vardı. Sadece isme bakarak farkı anlamak zor olsa da, tamamlanmış silahın gücüne bakılırsa her şeyi görülürdü.

“iki katı geldi, beklediğimden de iyi. Bu yeterli olmalı.”

[Ve sanırım kendini hep daha az olarak görmen de değişmedi.]

“Bir şeyi yenmenin püf noktası en kötü durumda işe yarayacak bir plan yapmak.”

İlgisizce cevap verdikten sonra mızrağı güzelce arkasına bağladı. Sonra da atölyeden çıkarak ankesörlü telefona yürüdü. İmparatoriçeyle saldırı için uygun bir zaman belirlemek önemliydi.

[Hazır mısın? Şuanda yavaşça olay mahalline gidiyorum.]

Telefonun ondan geldiğini anlar anlamaz imparatoriçe, Kang Mi Rae hemen bunu sormuştu. Il Han hızlıca cevapladı.

“Oraya girme. Gizlenme yeteneği olduğundan pusuya düşebilirsin.”

Daha doğalı iki gün olsa da, birkaç saat önce televizyonda gördüğü sahneye bakarak, oradan ayrılmamıştı ve orada kalıyordu.

Sebebini de bilebilirdi. Annesini öldürenlerden annesinin öcünü almak için!

Oraya girenlerden bir farkı olmasa da Il Han ile birlikte leoparın annesini öldürmüş olan Kang Mi Rae’nin daha dikkatli olması gerekiyordu. Özellikle de fiziksel saldırıya dayalı bir işi olmadığı için.

[Zaten buna hazırlıklıydık. Başka bir planın var mı?]

“Evet.”

Arkasındaki nesnenin durumunu onayladıktan sonra gülümsedi.

Atölyesi, insan ölçülerine göre savaş alanından yirmi dakika uzaklıktaydı. Büyük ihtimalle o, Kang Mi Rae’den daha çabuk ulaşırdı.

“Gizlenmesini kullanamayacak. O zamana kadar bekle.”

[…Sözüne inanıp sana bırakıyorum.]

Sadece birkaç kere savaşarak onun sözlerine nasıl güvendiğini anlayamasa da kadının, kendisi hakkında bir şeyler bilmesi, onu iyi hissettirmişti. Dışlanmadan önce kimseye düzgünce kendini tanıttığını hatırlamıyordu. Bin yıllık dışlanmışlık hayatında da aşağı yukarı böyleydi.

Yöntem nasıl olursa olsun, başka bir insana bağlanabilmek gerçekten de güzel bir duyguydu. Ağlayacak kadar üzgün hissetse de şuan yeri ve zamanı olmadığından kendini tuttu.

“İstediğin kadar inan.”

Yavaşça cevap vererek telefonu kapattı. Telefon kulübesinden çıkan ayakları bir seviye kadar hafiflemişlerdi. Zaten hızlı olan koşusu daha da hızlandı. Vücuduna giydiği zırh ve arkasına bağlı olan ağır sütun ve zıpkınlar onun adımlarını yavaşlatamıyordu.

Şimdi gerçekten avlanma zamanıydı.