kara buyude girdi isin içine ? yakinda lanet direnci de alir ??
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
46. Bölüm Ben de İkinci İşimi Geliştiriyorum (8)
Il Han’ın avladığı trollerden daha küçüktü. Boyu yaklaşık 2.5 metre miydi? Üstelik vücudu tuhaf bir şekilde aşırı zayıf görünüyordu. Sanki nefes aldığında uçacakmış gibiydi. Ama gücü hiç de görünüşü gibi değildi.
Siyah kukuletasının altında saklanan vücudu, kolayca Patron Yayla Trolüne diz çöktürecek bir güç taşıyordu ve Il Han’a doğru savurduğu kapkara orak, onun boynunu koparabilirmiş gibi duruyordu.
İlk saldırı, göremeye çalıştığı Il Han’ı hedeflemişti ama onu göremediğinden Erta’ya saldırmıştı.
[Bu, daha önce kaydedilmemiş bir mutasyon. Artarda canavar yiyerek sahip olunmuş bir mutasyon! Tam olarak büyümediği için şanslı sayılırız. Ama hala hareketlerini tahmin edemiyorum yani dikkatli ol!]
“Anladım.”
Il Han kısaca cevap vererek harekete geçti. Artık durumun ciddiyetini anladığından şaka yapmıyordu.
Elindeki en güçlü silah olan pile bunker çoktan yok edilmişti. Ondan sonraki en güçlü silah Ölüm Tanrısının Kara Mızrağıydı.
Zırhının özel yeteneği olsa da artık sürpriz saldırı yapamayacağından zırhın şuan ki tek avantajı sağlam savunma gücüydü. Dünya’daki Büyük Değişimin üzerinden belli bir zaman geçmiş olsa da yaşadığı en büyük kriz durumu şuan içinde bulunduğu durumdu.
[Kayıt!]
Şu kahrolası kayıt! İnsanlar, canavarın sadece bu kelimeyi bildiğini düşünebilirdi. Il Han, canavarın bağırarak yaptığı saldırıyı karşılamayı düşünmeden kaçındı.
Çoktan onun korkunç saldırısının sonucunu gördüğünden çok iyi biliyordu; onun gücüne karşı kazanamazdı. Süper insan gücünü aktifleştirse bile bir şey değişmezdi.
Ama eğer birisi Il Han’a, onu yenip yenemeyeceğini sorsaydı buna gülüp geçerdi. Il Han’ın bin yıl boyunca çalıştığı şey dövüş sanatlarıydı; yetenekler, seviyeler veya güç değildi. Asıl yeteneğini ortaya çıkaracağı zaman sonunda gelmişti.
[Hızlısın. Onu da bana ver.]
“Fuu.”
Il Han saldırıda acele etmedi. Eğer diğer kişiyi ezebileceği bir durum olsaydı yapılabilecek en iyi saldırı onun gücünü bastırmak olurdu. Ama böyle bir güçle, dayanıklılıkla ve daha da önemlisi hareketlerini tahmin edemediği bir düşmanla karşı karşıya olduğunda öncelikle yapması gereken düşmanını tanımaktı.
[Seeeeeen!]
“Hadi gel. Aynen öyle, hadi!”
Il Han ona sataşarak tekrar hareket etti. Vücudu, hareket ettiği bölge, saldırısının yarı çapı, sahip olduğu güç, kayma olasılığı, - hepsini araştırdı Il Han.
Orağı, sanki deliliğini yansıtıyormuşçasına etrafta savrulup duruyordu ama Il Han’ı yakalayamadı. Il Han, gözleri kocaman açılmış bir şekilde onu görmek için elinden geleni yapıyordu.
Tam o sırada Erta bağırdı.
[Il Han, bu büyü!]
“Tch.”
Fiziksel bir şekilde dövüşmeye devam etseler ne güzel olurdu. Ama gerçek bu kadar kolay değildi. Dövüş gücüne katılan büyüsü hala Il Han için bir bilinmeyendi!
[Aşağıda!]
“Hop!”
Il Han bağırırken yeri tekmeledi. Ama hareketleri abartı değildi ve ne zaman isterse geri adım atabilirdi.
Tam da beklediği gibi, bulunduğu yerden ayrılır ayrılmaz kara enerji yayan bir diken yerden çıkarak havaya doğru dallanıp budaklanmaya başladı. Aynı anda canavar asıl bedeniyle de Il Han’a saldırdı.
“Nasıl saldıracağının belirgin olması çok iyi.”
Silah ustalığı tahmin ettiğimden daha düşük olduğu için çok şanslıyım. – Il Han içten bir şekilde bunu düşünerek hafifçe yere bastı ve Ölüm Tanrısının orağından kaçındı.
Bunun yüzünden diken onun zırhına değdi ama neyse ki zırhının yüksek seviyedeki savunması sayesinde bu saldırıyı da tamamen engelleyebildi.
[Kayıııııt!]
Canavar deli gibi bağırarak orağını gelişigüzel savurmaya başladı. Bütün bu saldırılar rüzgâr bıçakları şeklini alarak Il Han’a saldırdı.
Silahın her savruluşunda Il Han onun yörüngesine göre hareket ederek onlardan kaçabildi. Eğer kaçamasaydı arkasından dikenlerden bir darbe alacaktı.
“Yumruğumu ye!”
Orak sağ çaprazına doğru savrulduğunda Il Han mızrağını çıkararak ona doğru koşmaya başladı. Canavarı izlediği zamanlar saldırıları çok keskindi. O yüzden de ona saldırarak hareketlerini kısıtlaması gerekiyordu.
Ölüm Tanrısı ve Il Han’ın arasında neredeyse yüz seviye fark vardı. Ona en ufak bir zarar vermemesi gereken mızrak saldırısı, inanılmaz tekniği ve harika bir silah oluşu sayesinde bir mucize oluşturuyordu.
Canavarın kukuletanın ardında saklanan bedenini bularak yırtıp canavarı yaraladı.
[Kritik vuruş!]
[Kuaaak!]
“Kritik bir vuruştu, verdiği zarar bu kadar mı?”
Dilini şaklatarak hareket etti. Küçük de olsa bir şey başarmıştı. Il Han saldırdıktan sonra rüzgâr bıçakları kesilmiş ve canavar kısa bir süreliğine donmuştu.
Il Han hemen geriye giderek kendini tekrardan hazırladı. Mızrağını sallayarak üzerine yapışan siyah parçalardan kurtulmaya çalıştı ve nefesini düzene sokarak saldırıya hazırlandı.
[Zayıf. Zayıfsın. Sen zayıfsın ama güçlüsün. Bana kaydını ver!]
“Bunu diyeceğini biliyordum.”
Dikenler yerden fırlarken canavarın orağı sadece savrulmakla kalmayıp bir de rüzgâr bıçakları oluşturdu. Il Han korkunç bir atış oyunu yonuyormuş gibi hissediyordu. Daha önce bir kez oynamıştı ama bu seferki gerçekti.
Böyle zamanlarda küçük bir hata uçağının patlamasına sebep olurdu. Eğer yanlış bir adım atarsa bedeni parçalanabilirdi.
“Ye bunu!”
[Kuaaak!]
Çelik mızrağını yaptığı zamanlardaki gibi aşırı derecede yoğunlaşarak harekete geçti. İlk saldırıların hepsini savuşturabildi ve tekrardan Ölüm Tanrısına saldırdı. Yara aldığını doğruladığında da tekrar geri çekildi.
Zırhına saldıran birkaç dikeni görmezden gelebilirdi. Bir şekilde ona saldıran rüzgâr bıçaklarından ve oraktan kaçınarak saldırdı.
Kritik vuruş ona bir başka saldırı şansı verebilir ve rakibini zayıflatırdı ama eğer vermezse de hiç pişman olmadan geri çekilirdi. Bütün hareketlerini, sanki Ölüm Tanrısını hazırlıyormuş gibi tekrar ediyordu.
Azar azar, ama emin bir şekilde Ölüm Tanrısındaki hasar artıyordu. Kukuletası gittikçe daha da parçalanıyordu ve yaralanmış bedeninden siyah enerji dökülüyordu.
İnanılmaz bir şekilde Il Han onun nasıl saldıracağını ve saldırısının yörüngesini görebiliyordu.
[İnanılmaz.]
Erta kendi çenesini kapatmadan önce bilinçsizce mırıldanmıştı. Il Han’ın dikkatini dağıtmaktan korkuyordu.
Biriken yetenekler ve onları iyi bir şekilde gerçek hayatta kullanışı çok farklı şeylerdi. Üniversite giriş sınavları da aynı değil miydi? Bazıları normalde yaptıklarından daha fazla bir başarı gösterebilirken bazıları da gerginlikleri yüzünden acınası sonuçlar alırdı.
Il Han ikisi de değildi. Tam olarak ne öğrendiyse ve ne biliyorsa onu çözüyordu. Kendi yeteneğinden dolayı hayal kırıklığına uğramak, onun için hayal bile edilemezdi. Eğer adil bir şekilde değerlendirilmezse kiminle hayal kırıklığı hakkında konuşabilirdi ki? Sonuçta o yalnız biriydi.
Böylece hakkında hiç konuşmasına gerek kalmayacak şekilde davranıyordu. İnatçı olmamak için gerginliğine kaybedip yeteneklerini kullanamama gibi bir durum olamazdı. Kendi yeteneğinin farkındaydı.
Şuan ki durum da aynıydı. Şuana kadar kazandığı yeteneklerin hepsini ortaya çıkarmazsa ölürdü. Bu yüzden de elinden gelenin en iyisini yapıyordu.
Kimse onun bahanelerini dinleyemezdi, kimseye bahane üretme fırsatı da veremezdi.
[Kuaaa, acıyor. Bedenim yanıyor. Nasıl hem zayıf hem güçlü oluyorsun? Kaydını ver. Anlamamı sağla. Bilmek istiyorum. Kayıtlar, KAYITLATKAYITLARKAYITLAR!]
“Heh!”
Bedenindeki yaraların sayısı arttıkça orağını doğru bir şekilde savurması da, hızı da, yıkım gücü de azalıyordu.
Rüzgâr bıçakları kaybolmamıştı ve aynı doğrultuda iki kez ona saldırıyorlardı. Yerdeki dikenler daha da kalınlaşmış ve sayıları artmıştı.
Il Han canavarı ne kadar iyi anlayabilse de bütün saldırılarını engelleyemiyordu. Zırhındaki çizikler artmıştı ve hatta başlığı ve maskesinde bile çizikler vardı. Eğer koruyucu ekipmanlarının hepsi kırılırsa uzun süre dayanamazdı.
Gerçekten de dişlerini sıktıracak kadar güçlüydü. Il Han mananın gücünü hissedebiliyordu, Ha Jin ile birlikteyken hissedemese de şimdi mananın bütün gücünü hissedebiliyordu.
“Siktir! Kesinlikle manada ustalaşacağım.”
[KAYIIIIIT!]
Canavarı bu şekilde yenemezdi. Kendini tehlikeye atsa bile durumu değiştirecek bir saldırı yapmalıydı!
Il Han dikenleri görmezden gelerek yeri tekmeleyerek rüzgâr bıçaklarını ve orağı savuşturdu ve mızrağını tam da canavarın yüzüne sapladı.
[Kritik vuruş!]
[Kyaaaak!]
O sırada büyük bir diken, kukuletasının içinden fırladı. Bu, şuana kadar yaptığı hareketlerden biri değildi bu yüzden de bu saldırıyı tahmin edememişti.
Üstelik hedefi Il Han’ın kafasındaki Erta’ydı!
Korkan Il Han hareket etti. Kolları diken tarafından yakalanmıştı ve o bölgedeki zırh, bir kâğıt gibi kesilmişti.
“Çok acıyor!”
[İyi misin?]
“İyiyim.”
Acıya alışığım. Alışık olduğum sürece sorun yok. – Il Han kendini hipnotize etmeye çalışır gibi mırıldanarak geri çekildi.
Yarasından akan parlak kırmızı kan yaylayı kırmızıya boyadı. Daha da ciddi olansa yaralanan kısım anında siyaha dönüşmüştü.
[Aşırı zehir direnci bile engelleyemiyor… Hayır, lanet. Saldırısının içinde inanılmaz korkunç güçte bir lanet var!]
“Eğer hayatta kalırsam bu konuda bir şey yapacaksın değil mi?”
[Elbette. Bundan da öte, Il Han, sanırım burada durmamam senin daha da yararına olur.]
“…İyi olacak mısın?”
Canavar endense Erta’ya, Il Han’dan daha fazla tepki gösteriyordu. (Ç/N: Erta 300. Seviyeden daha fazla) Erta da kesinlikle saldırıların hedefinin kendisi olduğunu anlamıştı.
Ve eğer Il Han tekrardan onu korurken yaralansaydı Erta buna dayanamazdı.
Ama Il Han bunun yerine Erta’nın ondan uzaklaşmasından endişeleniyordu. Nedense Erta, sahip olduğu melek güçlerini daha kullanmamıştı.
Bu zindanın özelliği Erta’ya saldırıyordu. Ne olduğunu veya bundan nasıl kaçabileceğini bilmiyordu. Sebepsiz şiddet ona saldırıyordu.
[Ben bir üstün varlığım. Endişelenmene gerek yok.]
Il Han’ın endişelendiğini görünce, Erta cesurca konuştu ve kaçtı. O sırada Ölüm Tanrısının orağı onu hedef alıyordu ama hem Erta hem de Il Han bunu tahmin etmişti.
Erta onu savuşturduğu sırada Il Han’ın mızrağı canavarın omzuna saplandı. Dikkati Erta’nın üzerinden çekmek için yapılmış korkutucu bir saldırıydı.
[Kritik Vuruş!]
[Kyaaak!]
“Ölüp ölmediğini bilirsin değil mi? Git biraz dolaş.”
[Yu Il Han, sakın ölme.]
Bu sözleri ardında bırakan Erta bir ok gibi uçarak uzaklaştı. Il Han onun tereddüt etmeden belirli bir yöne uçtuğunu fark etmişti. Sadece Il Han’ı savaş alanında kısıtlamak için uzaklaşmıyordu.
Onu gönderdikten sonra Il Han Ölüm Tanrısıyla yüzleşti. Lanetlenmiş kolunun hissizleşmesi onu endişelendirse de Il Han tuhaf bir şekilde hiç korku hissetmiyordu.
Nasıl? – Kendisine sorduktan sonra fark etti. Sebep oldukça basitti.
“Evet, daha yaşanmamış bir şeylerinin olacağının habercisi bu.”
Hala şaka yapıyordu. – Yani bu hala durumun altından kalkabileceğini gösteriyordu.
Il Han acıyı ve endişeyi kovalayarak, Erta’nın gitmesinin ardından daha da deliren Ölüm Tanrısıyla yüzleşti.
Sonra da kendini ölüm tanrısının içindeki mana fırtınasının ortasına attı.
Magnec