raliceden beklenildigi gibi
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
26. Bölüm Bana Ishmael De! (1)
Il Han koşarken birden durdu.
Gökyüzü aynı mavi olsa da baktıkça güvensiz bir enerjinin havayla karışarak onu uyardığını hissediyordu. Bir hedefi olmadan rastgele salınmış öldürme arzusu, ona mekânın güvenli olmadığını söylüyordu.
Seul’un ortasında olsa da, gözleri hiçbir şey yakalayamıyordu. Sebebi, daha önceki savaşın tüm binaları enkaza çevirmiş olmasıydı. Orada bulunan insanların ya da canavarların nasıl saldırdığını düşünürken, kendisiyle hiç alakası yokmuşçasına etrafı inceledi.
[…İşte orada.]
Şanslarına kara leopar yakınlardaydı. Sürekli hareket ettiğinden büyüklüğünü söylemek imkânsızdı ama kimsenin onu yakalayamayacağını düşünerek etrafta boş boş dolaştığından yerini belirlemek kolaydı.
Il Han’ın varlığından haberdar değildi.
“Öyleyse…”
Onu izlerken bir yandan da doğal bir şekilde sırtındaki sütunlardan birini çıkardı.
“Tak!”
Sonra da yere sapladı. Artık bir silah haline gelmiş sütun kolayca yeri deldi, sanki pastanın üzerindeki bir mum gibi.
“Önce diğer taraf.”
Artık bununla birlikte Il Han’ı fark etmiş olmalıydı. Il Han, saldırısını hazırlarken hızlıca koşarak yere başka bir sütun sapladı. İlk sütunu saplamasına kıyasla ikincisini yaparken ki hızı çok daha fazlaydı.
Boyunu tahmin edemediğinden öncelikle sütun ve zıpkınları yere koydu. Annesinden daha büyük olduğuna inanmak istemese de, dikkatsizlik ölüme sebep olabilirdi. Her türlü olasılığı düşünerek harekete geçmeye karar vermişti.
“Ama…”
Il Han bitirdikten sonra başını eğdi.
“…hesaplarıma göre sütunlardan birini saplarken bana saldırmalıydı. Peki, neden hala etrafta dolaşıyor?”
[Saldırmak için bir boşluk yakalamaya çalışıyor olabilir mi?]
“Boşluk ha?”
Il Han boşluğu, bilerek oluşturmuştu zaten. İlk amacı yere saldırarak, kendi gizlenmesine çok güvenen leoparı kendine çekmekti. Ama leopar ona saldırmamıştı. Bundan daha büyük bir boşluk bulamayacak olsa bile. Gizlenme yeteneği yüzünden saldırma yeteneği yok muydu? Öyle bile olsa üçüncü sınıf bir canavardı, avlanma yeteneği olmasa bile sorun olmamalıydı.
[Yoksa…]
Erta dikkatle konuştu.
[…seni bulamıyor mu?]
“…”
Il Han konuşamıyordu. ‘Olamaz’ diye düşündü.
Ne kadar pasif gizlenme yeteneği olsa da, yere iki dev sütun dikmişti. Buna rağmen rakibinin onu fark edememesi çok tuhaf olurdu.
[Ama ona doğrudan saldırmadın değil mi?]
“Kesinlikle.”
[Belki de bu yüzden gizlenmeye devam ediyorsundur?]
“Peki, bu sütunlar ve zıpkınlar? Ya da yere sapladığım diğer ikisi?”
[Onlar da senin gibi gizlenmenin etkisindedir.]
“…”
Il Han, Erta’nın sözlerine cevap verecekse de aklına hiçbir cevap gelmedi. Çünkü o da üzerinde düşününce bu kanıya varıyordu. Başka türlü bu olay açıklanamazdı.
“Tuzakları gözünün önünde kurmama rağmen beni fark etmemesi…”
[Sen doğuştan suikastçısın. Bire sonraki gelişmende alt sınıf olarak neden suikastı kazanmadın acaba?]
“Ah…!”
İyi bir şey olmasına rağmen nasıl bu kadar aşağılayıcı olabilirdi!? Erta’nın övgülerini bile kabul edemedi.
Her ne olursa olsun, durum onun avantajınaydı. Il Han öfkesini yutarak ilk sapladığı sütuna yönelerek ona leopar derisi iplerle bağlı olan zıpkını aldı.
Vücudu, ipin uzunluğunu hatırlıyordu. Bu kadar mesafeye rahatlıkla dayanırdı!
Kara leopar da mekânda bir şeyler hissetmiş ve orayı terk etmemişti. Eğer yere çakılı kemik sütunları ve yerdeki çatlakları fark etmemiş olsaydı bir canavar olarak başarısız olurdu.
Il Han sakince ilk zıpkını kullanarak nişan aldı. O sırada, vücudunda tuhaf bire dolgu hissetti. Sadece gizlenmeden gelen 10% güç değil mızrak ustalığından da gelen 10% güç eklenmişti. İçten içe zıpkınların da mızrak olarak sayılmasına sevinmişti.
“…Fuu.”
Derin bir nefes aldıktan sonra ellerine güç vererek keskin bir bakışla canavarın bacağına hedef aldı. O bölgeyi parçalayacak kadar bir keskinlik! Leopar hala Il Han’ı fark etmemişti.
“Haaa!”
Tuhaf bir çığlıkla, mızrağı fırlattı. Mana işçiliği mi silahların etkisini tamamlıyordu? Mızrak, silahtan çıkan bir kurşun misali havada uçup, bir bina enkazının yanından geçen leoparın sol uyluğunu parçaladı!
[KuuuuAAAaaaa!]
“Vay.”
Çığlığı, zemini titretmişti. Il Han bağırarak geri zıpladı. Çünkü saldırmak için sütunu tuttuğu anda gizlenmesi yok olmuştu.
Erta hemen onun bedenini doğru bir şekilde ölçtükten sonra dilini şaklatarak homurdandı.
[Annesinin yarısı kadar… Ama kesinlikle üçüncü sınıf.]
“Bakarak anlayabiliyorum.”
Il Han, yarı gömülmüş zıpkına bakarken tıpkı Erta gibi dilini şaklatarak doğruladı.
Neyse ki, zıpkın yeterince girmişti ve ne kadar sinirlenirse sinirlensin çıkaramazdı. Ama tüm gücüyle attığı ve gizlenmesi ile mızrak ustalığından destek alan mızrağın sadece yarıya kadar girmiş olması şaşırtıcıydı.
[Tam anlamıyla üçüncü sınıf bir canavar olsaydı bunu bile yapamazdın. Özgünlüğü gizlenme olduğu için şanslısın.]
“Biliyorum. Çoktan anladım.”
[Kiiiliiiii…!]
Öfkeli çığlıkları Il Han’ın kulaklarında yankılandı. Il Han’a bakan gözleri anormal derecede kırmızıydı.
Bu tehlikeliydi – diye düşünmesine kalmadan, leopar salınmış bir ok gibi ona saldırdı.
[KiiAaoooOOooo!]
Ama güçlü atlayışı sonucu, sütuna bağlı olan zıpkın gererek onu yere yapıştırdı. Ustanın ellerinden çıkan ip gerçekten de mükemmeldi.
Il Han bu durumu tahmin ettiğinden ikinci sütuna bağlı zıpkını aldı ve ona doğru koştu. Sonra da zıpkınla sağ omzunu deldi.
[Kritik Vuruş!]
[KuAAAaaaaaa!]
Beklenmedik kritik vuruş sayesinde ikinci mızrak ilkinden daha derine gömüldü. Mızrak neredeyse dibine kadar gömülürken Il Han’ın yüzüne kan sıçradı.
[KrrRaaaAAa!]
Aynı yöntemle iki kere yenilen leopar daha da sinirlenerek ön pençesini savurdu. Şu ana kadarki rakiplerinin içinde en güçlü darbeyi leopar atmıştı. Ne olursa olsun,üÜçüncü sınıf olduğundan mana kullanımında ve gücünde çok büyük farklılıklar vardı. Il Han, kısa mesafeden vurduğunda geri çıkarmanın imkânsız olacağını da bekliyordu.
Canavarın davranışlarını bildikten sonra onunla savaşmak mümkündü.
“Ah!”
Il Han biraz önce bağlamış olduğu kollarıyla onun ön pençesini sıkıştırdı.
İnanılmaz bir basınç uyguluyordu. Nefessiz kalana kadar yeterince güçlüydü.
[KyyyAaaaOoooo!]
“Hooop!”
Ama hiçbir kemiği kırılmamıştı. Çünkü bir anda çıkan bıçakları ilk savunmada hasarı azaltmış ve sertleştirme gibi birçok işlemden geçmiş deri de hasarı iyice düşürmüştü.
Kolundaki bıçaklar kırılsa da karşılığında kollarının sağlam kaldığını düşününce, sonuç kabul edilebilirdi. Bıçaklar sonradan değiştirilebilirdi!
[Gerçekten işe yaraması çok sinir bozucu…!]
“Fuu, fuu.”
Erta, çoktan zafer kazandıkları için dikkatsizce konuşsa da, savaşın içinde olan Il Han hiç de dikkatsiz değildi. Çünkü hala daha onun hükmünde olan bölgeden kaçamamıştı.
[KyuGAaooooOO!]
Kollarını geri çektiğinde hissettiği acıyı bastırmaya çalışırken leopar da pençeleriyle havayı keserek bıçak şeklinde rüzgârlara neden oldu.
Il Han nasıl havayı kestiğini görünce bembeyaz kesilerek hemen eğildi. Rüzgâr bıçaklar ona doğru geliyordu ne de olsa.
“Bu da ne böyle!?”
[Bir yetenek. Başka ne olabilirdi ki!?]
Kendini koruyarak geri geri giden Il Han yerde bıraktığı üçüncü sütunu aldı.
Leopar da o sırada Il Han’a saldıramadan ipler yüzünden yere düşmüştü. Ardından öfkeyle ona saplanmış mızrağı çıkarmaya çalıştı ama sadece daha da kanamasına sebep oldu. Sonunda zıpkına bağlı bir ip olduğunu anlayınca pençesini kaldırdı.
[İpi koparmadan önce fırlat zıpkını!]
“Biliyorum!”
Hemen sütunu yere saplasa bile büyük bir karmaşanın içinde olduğunu hissetti. Canavarın uzun mesafeli kesme yeteneği olacağını düşünmemişti! Doğrusu şuana kadar savaştığı canavarın çok büyük de olsa diğerlerinden farklı olmadığını düşünmüştü. Yani güçlü zıpkınlarla işini halledebileceğini düşünmüştü. Ama gerçeklik farklıydı. Gelecekte de farklı olacaktı.
‘Gelecekte daha da güçlü şeylerle savaşacağım.’
Öncelikle bildiği gerçekleri bir kenara fırlattı. Daha ileri gidebilmek için her canavar için özel strateji ve silahlar hazırlamalıydı. O an, Il Han’ın anlayışı her şeyden daha yüksekti.
“Tak!”
Ama şuan önemli olan bir şeylerin farkına varmak değil önündeki yaratığı öldürmekti. Il Han yerde yuvarlanıp ikinci grup rüzgâr bıçaklarından da kurtuldu ve ayağa kalkarak üçüncü zıpkını aldı. Yaratık tekrar saldıramadan fırlattı!
[KyaaaAAAaaa!]
Zıpkın sol pençesini deldi. İpi parçalasa bile zıpkını tam olarak çıkarmadan o pençesiyle rüzgâr bıçaklarını kullanamazdı! Erta şaşkınlıkla konuştu.
[Yani zıpkın fırlatmada da yeteneklisin, öyle mi?]
“Bana Ishmael de!” (Moby Dick göndermesi)
Il Han, hala Moby Dick göndermesinden vaz geçmemişti. Ama durum zorlaştıkça Il Han’ın olumlu davranmasına bakılırsa, sorunu çözmek o kadar kolay olmayacaktı.
Zıpkınları kullanarak onu bağlamış olsa da, canavar kontrolünü kaybettiğinde zarar verebileceği bir yöntemi yoktu.
O sırada, sorunu çözebilecek kişi geldi. Il Han, gürültülü motor sesiyle farkına varmıştı. …Motor mu?
“Yani gerçekten onun gizlenmesini bozabildin!”
Zırhlı bir araçla gelen imparatoriçenin tek bakışla bile çok sağlam olduğu anlaşılıyordu.
“İkiz Yıldırım!”
[KuGYYyaaaAAAcckkaa!]
Saçma seviye bir yıldırım büyüsü, üçüncü seviye bir canavarı sersemletmeye yetmişti.
Magnec