adamin karsi aaldiri yapma sansi bile vermedi. her bolum daha guzel sanki
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
60. Bölüm Ben Carry! (7)
Zindanın bilgisine ve konumuna bakan Lita öfkeden kudurmuş bir sesle açıkladı.
[Gizlenmiş zindanın içinde bir melek var. Zindanı izinsiz bir şekilde gizlediği için içerideki melek bir hain olmalı. Ama asıl ciddi olan, içeride Dünya’da var olamayacak kadar güçlü bir insan var.] (Lita)
“Başka dünyadan gelen bir insan mı?”
Lita başıyla onayladı. Erta bunu duyar duymaz dişlerini gıcırdattı.
[Cennet’in Ordusu’nun kuralları birbirine girdi. Diğer dünyalıları durduracağına onlara yardım ediyor!] (Erta)
[İhanet ve firar oldukça yaygınlar, biliyorsun.] (Lita)
“Cennet’in saçma bir yer olduğunu biliyordum.”
[H-hayır değil. Sadece 500… 300 yılda bir olur!] (Lita)
Cennet’in güvensizliği en dibe batmıştı artık.
Ama anlayabiliyordu. Onun yanında olan Lita ve Erta bile birçok duygu yaşıyorlardı, değil mi? Onların üzerinde muazzam güçlü bir Tanrı olsa bile, eğer onun emirlerini yerine getirenler böyleyse bunca yıldır hiçbir problemin yaşanmaması imkânsız olurdu.
Il Han iç çekerken Lita kendine güvenle konuştu.
[Buraya kesinlikle, bizimle xox oynamak için gelmediler. Onları durdurmamız lazım.] (Lita)
Il Han ters bir şekilde sordu.
“Kendi başınıza yapabilir misiniz?”
[…Aslında doğrudan kendi gücümüzle müdahale edemeyiz.] (Lita)
Bunun olacağını biliyordu. Bu meleklerin nasıl yeryüzüne geldiklerini bilmiyordu ama görünüşe göre kurallar ve kanunlar birçok şekilde onları bağlıyordu. Partnerlikle birlikte kısıtlanmaları azalan Lita ve Erta bile bu şekildeydiler.
[Çoktan Cennet’e durumu haber verdim. Ama içeride canavarlar dışında başka varlıklar varsa zindanı mühürleyemeyiz. Bu yüzden tek yapabileceğimiz bu insanların dışarı çıkmasını beklemek…] (Lita)
“Bunu yaptıkları anda sayıları artar.”
[Evet, planları ne olursa olsun yeteri kadar insan sayısına ulaşamazlarsa dışarı çıkmayı denemezler.] (Lita)
Bundan önce dışarı çıksalar bile melekler doğrudan başka dünyalılara saldıramazlar. Hain meleği kısıtlayabilirler ama sadece bu kadar. İnsan meseleleri insanlar tarafından çözülmeli.
Bu yüzden de dışarı çıkmalarını beklemek iyi bir fikir değildi. İçeri girerek kendi başına kontrol etmeliydi.
“Güzel, öyleyse…”
[Ama Il Han’ın zindana girmesinin gerekmediğini düşünüyorum.] (Lita)
Isınmaya başlayan Il Han, Lita’nın sözlerini beklemiyordu. Erta’yı suçlamıyordu ama bu tür zamanlarda Erta hiç duraksamadan ona hep Cennet Görevi veriyordu.
“Benden istemiyor musun?”
[Eğer bu durum Terkedilmiş Dünya ile alakalıysa o zaman bunu yapmaktan başka çözüm yok ama şu anki durum farklı. Tek başına bunu yapmak zorunda değilsin.] (Lita)
[Zindanda neler yaptıklarını bilmiyoruz. Eğer başıboş bıraktığın için durum ciddileşirse ne yapacağız?] (Erta)
[Ama eğer Il Han böyle gereksiz bir şeye kalkıştığı için yaralanırsa ben ne yapacağım!?](Lita)
[…] (Erta)
Meleklerin konuşmasını dinlerken Il Han bir süre düşündü. Ama sonuç en başından beri ortadaydı.
“Hadi içeri girelim.”
[Ama…] (Lita)
Evet, zindana gitmesi için kimse baskı yapmamıştı. Buna kendisi sebep olmamıştı ve en başta buraya yakınlardaki bir zindanda işi olduğu için gelmişti.
“Şimdi hiçbir şey yapmadığım için tehlike daha sonra beni bulursa iyi olmaz.”
“Ah, öyle mi?” dememişti ve başka bir dünyadan birisi geldiğine kendi yapacağı şey yapmıştı. En azından, durumun ne olduğunu ve onu nasıl etkileyeceğini öğrenmeliydi.
“Önce keşif yapalım. Yaralanmayacağım yani merak etmeyin.”
[Eh, ilk saldıran olmadığın sürece bulunma ihtimalin yok.] (Lita)
[Tanrı’nın gözlerinden bile kaçabildi sonuçta.] (Erta)
“Susun. Bana Cennet Görevini verin artık.”
[V-vereceğim.] (Erta)
Meleklerin gereksiz konuşmalarından sıkılmıştı ama reddedemezdi. Pankozmik yalnız unvanını boşuna taşımıyordu!
Eğer saklanmaya karar verirse onu bir melek bile bulamazdı. Bu işe ondan daha uygunu olamazdı.
[Her neyse, keşif yapmanın herhangi bir anlamı var mı?] (Erta)
Nedense Erta onun hareketlerini sorguluyordu. Il Han omuz silkerek cevap verdi.
“Eğer rakip bir canavarsa onu acımasızca doğrayabilirim ama karşımdaki başka dünyadan gelen bir insansa bunu yapamam, değil mi? Belki de bunun arkasında yürek parçalayacak bir durum vardır.”
[Ama… Bu sadece bir varsayım ama ya bu insan dünyaya tamamen kötülük için gelmişse?]
Erta bu kişinin gücüne rağmen, Dünya’ya geldiği andan itibaren kötü amaçları olduğundan emindi ama bunu destekleyecek bir kanıt yoktu. Düşünceleri ve sözlerinin Il Han’ın iradesini etkilemesini istemiyordu. Bu yüzden de Erta çok dikkatli bir şekilde sormuştu.
Ama bir sonuca vararak endişelenmesi gereksizdi. Il Han’ın bakış açısı uzun zamandan beri sapasağlamdı.
“O zaman onu öldürürüm.”
Il Han cevap verdi. Tek bir parça bile tereddüdün olmadığı soğuk bir cevaptı.
Gizlenmiş zindanın zorluğu oldukça düşüktü. Etrafta çamurların hareket ettiği, nereden bakılırsa bakılsın yeni başlayanlar için olan huzurlu bir zindandı. Hızla zindana koşan Il Han, Lita ile bunu doğruladı.
“Kaç kişiler?”
[İki. Bir tanesi birinci sınıf, ama diğer insanın güçlü olduğundan başka bir şey bilmiyorum. Sanırım yeteneğini gizleyecek bir malzemeye sahip.] (Lita)
Eğer düşmanın dördüncü sınıf olduğunu bilselerdi Lita ve Erta kesinlikle Il Han’ı oraya göndermezlerdi. Eğer bir savaş söz konusu olursa, Il Han gizlenip de öncü bir saldırı yapmadıkça kazanma olasılığı çok düşük olurdu.
Ama cahillik cesareti doğurur. Onları neyin beklediğini bilmemek, onları hızlandıran bir şeydi.
“Ben iyiyim, peki ya siz kızlar? Reta Kar’iha’da olduğu gibi bulunursanız sizin için büyük bir sorun olur.”
[Endişelenme. Seninle anlaşma yapmamız sayesinde, gizlenme yeteneği daha iyi bir şekilde bize de uygulanıyor.] (Erta)
Reta Kar’iha ile olan savaş Erta’nın bütün hayatı boyunca utanacağı bir şeydi. Meleğin Partneri sadece Lita’nın, Il Han’a dönmesi demek değildi. Erta’nın bir daha aynı hatayı yapmamasını sağlıyordu.
Erta’nın cevabına gülen Il Han yönünü değiştirdi. Şimdi, o bile varlıklarını hissedebiliyordu.
Ama tam hedefine ulaştığı için yavaşlamak üzereyken Il Han’ın yerinde donmasına sebep olan bir şey gerçekleşti.
İki ceset yere dağılmıştı. Bir insandı ve üstelik bir kadın cesediydi.
“…”
Il Han haykırmamak için kendini zor tuttu. Çünkü bu küçük hareketin gizlenmesini bozmasından korkmuştu. Onun ne düşündüğünü anlamış gibi Erta ve Lita da sessizliklerini korudular.
Cesetlerin durumu boş bir ‘iyi’ sözcüğüyle bile tanımlanamazdı. Kıyafetler her yerinden yırtılmıştı ve aşağılayıcı izler vücutlarının her yerindeydi. Dahası vücutlarını kaplayan bıçak yaraları bile… Öldükten sonra bu yaraların açıldığı çok belliydi.
Ölümlerinin üzerinden kısa bir zaman geçmiş gibi, sanki hala biraz sıcaklık taşıyan cesetlere bakarken Il Han’ın başından aşağı buz gibi bir su boşaltılmış gibiydi.
Sadece öldürülme şekillerinden bile anlamıştı. Avcı bu insanları anlık bir zevk için kullanmıştı. Tıpkı sıcak bir günde klima açar gibi, tıpkı insanların uzak bir yola arabayla gitmesi gibi – onları kullanmış ve öldürmüştü.
Yakında iki insan olduğundan avcıyı aramaya gerek yoktu. Il Han onları fark eder etmez siyah bir cübbe giyinen orta yaşlı bir adam ağzını açtı.
“Gerçekten bir hayal kırıklığı. Sadece bu düşük kalitedekileri mi bulabildin?”
[Pasif yetenek olan Dil yeteneğini uyandırdın. Sayısız dili fethetmiş biri olarak dili ilk kez duymuş olsan bile harika bir şekilde çeviri yapabilir, konuşabilir, okuyabilir ve yazabilirsin. Bu yeteneği, eğer yetenek evrimleştirme koşullarını yerine getirirsen geliştirebilirsin.]
İlk kez duyduğu bir dili anlayabiliyordu. Tam merak etmeye başlamıştı ki yazı retinasında belirerek merakını giderdi.
Öyleyse, böyle iğrenç kelimeleri duymamalıydı.
“Özür dilerim. Daha işe yarar bir kadın arayacağım.”
“Bırak. Çok kısaydı ama çığlıklarını dinlemek güzeldi.”
Kısa, ha… Il Han içinden mırıldandı.
Masum kadınları bu şekilde öldürmek… kısa… demişti.
Sanki kafasında bir şey kopmuş gibi hissetti. Hatta adamın onu bu kadar kısa sürede öfkelendirmesine neredeyse gülecekti.
“Bağlantı başarılı, şimdi tek yapmamız gereken beklemek. Bu sırada, her ülkenin savaş gücünü araştır. İkinci sınıf ve aşağılarını boş ver. İstilaya hazırlandığımız üç ay içinde hangilerinin üçüncü sınıfa yükselme ihtimali olduğuna bak.”
“Emredersiniz.”
Daha fazla keşif yapmaya gerek yoktu. Durumla ilgili karar verilebilirdi ve sonuç olarak harekete geçilmeliydi.
Onlar düşmandı, Il Han’ın orada ve hemen öldürmesi gereken düşmanlar.
“Hm, sanırım zindanın özünü biraz daha araştırırsam zindanı nasıl iptal edeceğimi bulabilirim.”
[Burası siz insanlar için bir yer değil.] (Melek)
O sırada grubun son üyesi olan erkek melek sonunda kendini göstermişti.
“Hah? Peki, zindanı tamamen kendi gücümle anlarsam ne olur?”
[Dene. İyi bir şey görecekmişim gibi geliyor.]
“Konuşsan da tek başına hiçbir şey yapamıyorsun.”
[İstediğin kadar gevezelik yap.]
Meleğin orta yaşlı adamla söz kavgası yaptığını doğruladıktan sonra Lita hafifçe yumruğunu sıktı. Erta onu tutmaya çalışsa da Il Han daha hızlıydı.
Evet. Düşmanın yeteneklerine ve gücüne bakmayı bitirdikten sonra Il Han ona doğru atıldı.
Meleklerin onu tutmasına imkân yoktu. Mana kullanamadığına inanılmayacak bir hızla büyücüye yaklaşıyordu.
“Hm?”
“Sorun nedir?”
“Ah, hiçbir şey. Sadece rüzgârmış.”
Düşmanın gözünün önüne kadar gelen Il Han hemen saldırmadı. Onun yerine yukarı zıpladı. Süper insan ve atlama gücüyle inanılmaz yukarı zıplayan Il Hna çoktan dördüncü seviyesi dolu olan pile bunkeri çıkardı ve iki eliyle kavradı.
Direk saldırmayıp havaya zıplamasının sebebi neredeyse mükemmele yaklaşmış içgüdüleriydi.
İşini tek bir vuruşla bitiremeyeceğini anlamıştı ve bunu yapamazsa bu onun için acı verici olurdu. Böylece başka bir şey yapmaya girişti.
Yıllar boyunca geliştirdiği içgüdüleri düşmanını Akashik Kayıtlardan daha iyi görmesini sağlıyordu. Daha bunun ne kadar harika olduğunun farkında değildi ama o anda hiçbir şeyin önemi yoktu.
Düşmanının dördüncü sınıf olduğunu bilmiyordu ama bir şey biliyordu ki o da şu anki hazırladığı saldırıyla düşmanını tek vuruşta öldürebilirdi.
‘Ağırlık transferi.’
Zıplamanın maksimum noktasına ulaştığında içinden söyledi. Anında çantanın 40 ton kadar gelen ağırlığı tamamen pile bunkere aktarıldı. Uçan bir ok gibi düşüşe geçti.
Bu, daha önce dev elektrik kuşuna karşı kullandığı kombinasyondu ve o zaman canavarı öldürmede başarısız olmuştu. Ama buna rağmen Il Han tereddüt etmedi. Sonuçta bu, yapabileceği en iyi saldırıydı.
Üstelik bu adam, dev elektrik kuşundan farklıydı. Kuşun kocaman bir bedeni, kalın derisi ve sağlam kemikleri vardı. Onun durumunda kişisel savunma ezici bir şekilde yüksekti.
Ama adamın kişisel savunması teşvik edecek şekilde düşüktü. Etrafında birkaç kattan oluşan korumasına bakılırsa aşırı derecede manaya sahip gibiydi ama yine de pile bunker sorunsuzca çalışırsa anında ölürdü!
‘Kızların acısını 1/100 ya da 1/1000 kadar bile olsa ona ödeteceğim.’
Il Han sakince pile bunkerin kurşununu ona doğrulttu. Kurşunun sivri ucu orta yaşlı adamın kafasını hedef alıyordu. Eğer ağırlık yüzünden saparsa her şey boşa giderdi.
‘Yoğunlaş. Eğer bir kere düzgünce vurabilirsem onu öldürebilirim.’
Sadece kurşunun ucunda kırk tonluk ağırlık toplandığında ağrılık transfer seçeneği aydınlanmıştı.
Ve şuanda Dünya’da bir silaha bu kadar ezici bir ağırlığı yükleyebilen tek kişi Il Han’dı!
‘Şimdi!’
“Eğer bu kayda ulaşabilirsem o zaman Akashik Kayı-” (Orta yaşlı adam)
‘Boooooom!’
[Kritik Vuruş!]
Meleğin karşısında gururla kendini öven adam bir anda sözlerini kaybetti.
Gökyüzünden duraksamadan aşağı düşen Il Han kurşunu ateşledi ve ilk koruyucu katmanla pile bunker temas etti. Ve adam tam şüphelendiği sırada kurşun bütün koruyucu katmanları kırarak adamın beynini yok etti.
O kadar yıkıcı gücüne rağmen adamın bütün vücudunu yok etmemesi gerçekten şaşkınlık vericiydi. Ama öyleyken bile insanlar beyinleri yok edildiğinde ölürlerdi.
“A,o…?”
Sonunda Il Han tarafından saldırıya uğradığını fark eden adamın ağzından ancak anlaşılmayan bir şeyler çıktı. Umutsuzca kekelerken farkına varan adam ağzını kapattı.
“N-asıl bü-yü… kale…”
Ama bu onun sonuydu. Daha fazla konuşmaya çalıştığı anda daha da vücuduna gömülen kurşun yüzünü parçaladı.
[511,309,560 deneyim kazandın.]
[64. Seviye oldun. 6 Güç, 5 Çeviklik, 4 Sağlık, 5 Büyü artar.]
[202. Seviye Dakié Von Illastra’nın kayıtlarını kazandın.]
[Dakié Von Illastra’nın yaşam gücü emildi.]
[Ölüm Koleksiyoncusu 9. Seviye oldu.]
“Bu da ne!?”
Dördüncü sınıf büyücünün anında öldüğünü gören diğer adam korkuyla geri çekildi. Rastgele bir zamanda bilinmeyen bir çocuk, onun tek bir kere bile dokunamadığı adamı öldürmüştü!
“Sen de nesin!?”
Pile bunkerini tamir eden Il Han hafifçe yere indi. Elini çantasına atarak içinden mızrağını çıkaran görüntüsü o kadar doğaldı ki bir noktada ‘güzel’ diye adlandırılabilirdi.
“Dışlanmış biri, kahrolası!”
Sonra da hemen mızrağını savurarak adamın kafasını kopardı. Gerçek anlamda canlandırıcı bir vuruştu.
Magnec