Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

301. Bölüm Ankoa’nın Ölümü

Çevirmen: Tomato / Editor: Tomato

 

 

‘’Yüzüğe mi? Neyi kaydettin?’’ Fao, önündeki gencin bir parmağından çıkarıp ona uzattığı yüzüğe bakarken hala şaşkın görünüyordu. ‘’Bir savaşı falan mı?’’

 

‘’Evet…’’ Ankoa zorlanarak da olsa cevap verdi, hançeri istemsizce kalbinden çıkartmıştı ve kan kaybı iyice hızlanmıştı, gerçi kalbi kesilmiş olduğu için hançer orada kalsa bile ölecekti eğer düzgün bir müdahale ile kurtarılmazsa, ama onu çıkarmasa kalan vakti biraz daha uzun olabilirdi. ‘’Zend beni savaşa davet etti… Tek başıma gelmemi ve kendisinin de tek başına geleceğini söyledi, ben de kabul ettim… Nasıl kabul ettim bilmiyorum ama tek başıma gittim ve beni saniyeler içerisinde yendi…’’

 

‘’Ah, şu bahsedilen çocuk mu? Ovaur’u öldürmüş ve eve saldırmıştı, şimdi de seni mi öldürmeye çalıştı? Siyahlar’da on beşinci olmayı başarmış olan genç.’’ Amcası konuşmaya devam ederken Ankoa iyice huzursuzlaşmıştı, çünkü az bir vakti kalmıştı ve şu an bile, bir Işık Büyücüsü onu kurtarabilirdi! Evde birçok yer değiştirme büyüsü vardı, yani Ağaç’tan bir Işık Stili büyücünün buraya gelmesi otuz saniyede bile gerçekleşebilirdi, buraya geldiği anda öldüğünü sanmıştı Ankoa, ama şu anda yaşama umudu beliriyordu gözünün önünde. Zend’in kimliğini ortaya çıkarmıştı ve Kral Dustin’e somut bir kanıt vermişti kendini riske atarak, ama bunun karşılığında ölmese daha iyi olurdu. Ölmek istemiyordu!

 

‘’Evet, o.’’ diyerek hızlıca cevap verdi Ankoa, bir öksürüşün ardından. Ağzının kenarlarından kan sızmaya başlamıştı. ‘’Fao Amca, neden hala birini çağırmıyorsun? Eğer birisi yardım etmezse öleceğim, hemen bir Işık Stili büyücünün buraya gelmesini sağlamanız gerekiyor!’’ dedi daha sonra da sitemli bir şekilde, genç adam.

 

‘’Evet, öleceksin. Sorun ne?’’ Fao kısaca cevap vermişti, ‘’Şu Zend’e bir teşekkür etmek lazım, ben ailenin başına geçen kişinin benim çocuklarımdan olmasını isteyerek bunun nasıl olacağını düşünürken, birden Vosu’nun ve Bavoan’ın çocuklarını teker teker öldürmeye başladı.’’ diyerek ekledi devamında, aynı zamanda da elini Ankoa’nın ağzına götürmüştü. ‘’Ben her şeyi halledeceğim, o yüzden sen sadece rahatlamana bak evlat.’’ dedi ve Ankoa’nın ağzına, açılmasının mümkün olmayacağı bir şekilde baskı yapmaya başladı.

 

Ankoa’nın göz bebekleri amcasına bakarken büyümüştü yavaşça… ‘Tabii ya… Fao Fozre, Vosu Fozre’ye her zaman karşıydı. Şansıma…’ diye içinden geçirirken, artık kurtulma imkanının olmadığını görmüştü aniden, Fao’nun gözlerinden. Şeytani bir gülümseme vardı onun yüzünde, gözlerinden de Ankoa’ya karşı olan bir nefret okunuyordu, onun burada öldüğünden emin olacaktı o… Debelenmeye yetecek gücü yoktu, göğsünden dışarı çıkan her kan damlasında her türlü fiziksel niteliğinin dibe vurmaya daha da yaklaştığını hissediyordu. Ancak çaresiz bir şekilde amcasına bakmayı becerebiliyorken, kendini Zend’i de beraberinde götürdüğünü düşünerek teselli etmeye başlamıştı. ‘Neyse… En azından şu şerefsizi de Kral Dustin’in öldürmesini sağlayacağım, heh, küçük kardeşlerim ve Ovaur’un intikamını almış oldum sonuçta, zaten amacım buydu…’

 

‘’Şu yüzüğü de ben alayım,’’ Fao acımasızca gülümserken yavaşça konuşmuştu. ‘’sonuçta Zend’e minnettar bile olmam gerekiyor, değil mi? Onun yakalanmasına falan yardım edecek değilim, hehehehe…’’ dedi ve Ankoa’nın ona uzattığı yüzüğü, hızlıca kendi yüzüğünün içerisine koydu.

 

Bu cümleler ise Ankoa’nın gözlerindeki son ışığın da sönmesini sağlamıştı… Tamamen boş yere olacaktı onun ölümü, bunu gerçekten de kabul edemiyordu… Ama elinden gelen de bir şey yoktu, ne yazık ki. O teklifi kabul ettiği anda zaten onun için her şey bitmişti, parmaklarının hissiyatını neredeyse tamamen kaybetmeye başladığında içinden pişmanlıkla geçirmişti bir şeyleri…

 

‘Benim o teklifi kabul etmemi sağlayan şeyler… Tüm suç onlardaydı. Eğer onlar olmasaydı… Ben hala yaşıyor olacaktım… Nasıl… Nasıl kabul edebildim böyle bir şeyi… Neye, kime güvendim?.. Asla… Asla affetmeyeceğim o şeyleri… Aniden kafamın içinde yankılanmaya başlayan fısıltıları…’

 

Ankoa’nın gözlerinin kapandığını gören Fao, bir iç çekmişti yavaşça. Onun nabzı da durmuştu, ağzına bastırdığı için, genç adamın vücudundaki hareketler kolayca hissedilebiliyordu. Kalp atışlarından gelen zayıf, küçük titreşimlerin yenisi gelmemeye başlamıştı artık. Bu yüzden elini çekmişti hızlı bir şekilde Fao, yeğeninin ağzından. ‘’Yazık oldu, Fozre’nin bir genci daha kaybetmesini istemezdim ancak Vosu’nun kendi elleriyle hazırladığı bir gelecekti bu, bana kızma evlat.’’ dedi daha sonra da. ‘’Hem Fozre’deki Işık Stili büyücüleri buraya getirsek bile seni iyileştiremezlerdi, buraya geldikten sonra çok kısa bir süre dayanabildin, bu yüzden suçlaman gereken kişi sadece sensin. Sonuçta Zend’e karşı kaybeden ben değildim, o seni bire bir bir dövüşe çağırdıysa kabul etmemeliydin, ahmak falan mısın? Neyse…’’ diye mırıldanırken ayağa kalktı ve dışarıdan birilerine bağırdı hızlıca, aynı zamanda Ankoa’dan aldığı yüzüğe daha sonra göz atmayı da aklına koymuştu.

 

İnsanlar odaya doluşmaya başlamıştı çabucak, Ankoa’nın cesedini gören herkes şok olmuş bir şekilde geri çekiliyordu. Kısa bir süre içerisinde Vosu gelmişti odaya, Ankoa’yı görmesiyle birlikte, ani bir şekilde dizlerinin üstüne çökmüştü.

 

‘’Yok artık…’’ diye fısıldadı yaşlı adam, gözlerinin kenarından birkaç damla yaş süzülmüştü aynı anda. ‘’O… Burada öldürülmedi değil mi?’’ diye sordu ruhsuz bir şekilde arkasına doğru dönerken. Karşısında Fao vardı, kardeşi, ona hüzünlü bir şekilde baktı ve cevap verdi: ‘’Hayır ağabey, bir anda bu odada belirdi, muhtemelen bir yer değiştirme büyüsünü aktifleştirmiş ve öyle dönmüştü evin içine, ben burada birkaç belgeye göz atıyorken birden arkamda belirdi ve ona doğru döndüğümde ise, kalbindeki bıçağı hızlıca çıkarmış ve saniyeler içerisinde hayatını kaybetmişti… Ona bunu yapmamasını söylemek için bekleyemedim ve hemen dışarıdakilere haber verdim, ancak yardım için bağırmamın hemen ardından, onu, aramızdan göçmüş bir şekilde görebildim… Üzgünüm ağabey…’’ dedi Fao, yüzüne acılı bir ifade yerleştirmişti.

 

Vosu Fao’yu dinlerken, üzüntüsüne kapılmış bir şekilde Ankoa’nın bedenine doğru ilerlemişti. ‘’Olamaz… O sadece eski bir arkadaşıyla görüşecekti… Yalnız başına gitmemesi gerektiğini söyledim ama o gizli bir şekilde hareket edeceğini, bu yüzden endişelenmemem gerektiğini söylemişti… Bir kız arkadaşı ile buluşacaktı, yani yanında asker götürmesinin kötü bir izlenim bırakacağını söylemişti daha sonra da…’’ Yaşlı adam acılı bir şekilde konuşuyordu. ‘’Nasıl bu hale sokmuş kendini?..’’ diyerek, elini Ankoa’nın elinin üzerine atmışken öfkeli bir şekilde kükremeye başlamıştı hızlıca. ‘’Bunu yapan kişiyi hemen yakalayacaksınız!’’

 

‘’Efendim…’’ Vosu’nun hemen arkasındaki bir asker konuşmaya başlamıştı, üniformasından anlaşılacağı üzere bir Kraliyet Askeri idi. ‘’Ne yazık ki Ankoa’nın katilinin kim olduğunu bilmiyoruz…’’ diyerek devam etmişti hızlıca, başı öne eğikti.

 

‘’Ne demek bilmiyoruz?!’’ Vosu’nun öfkesi dinmek bilmiyormuş gibiydi. ‘’Bavoan geldiği zaman ona ne diyeceğiz?! Oğlunun öldürüldüğünü ve bizim hiçbir şey yapamadığımızı mı?! Herkesi araştırma yapmaları için gönderin, ne yapın edin onu öldürenin kim olduğunu bulun!’’ dedi ve Ankoa’nın elindeki kanlı hançere baktı daha sonra da, hızlıca hançeri aldı ve arkasındaki Kraliyet Askeri’ne gösterdi. ‘’İşte, bunu kullanarak Ankoa’ya bunu yapanı bulabilmeliyiz! Bu kimin hançeri, nerede yapılmış?!’’

 

‘’Lord Vosu,’’ Odanın içine giren, kasları ve kalıbıyla dikkat çeken bir savaşçı yavaşça Vosu’nun yanına ilerledi ve onun elindeki hançere bir bakış attı, kapının dışından bu hançeri çoktan gözlemlemişti. Biliyordu bunun kime ait olduğunu… ‘’korkarım ki bu hançer, geçen gece eve saldıran kapüşonlu adamın elindeki hançer. Şu, üst tarafındaki çizgiyi görüyor musunuz? Onu bizim askerlerimizden biri saldırırken yapmıştı, ben iki rakiple birden mücadele ederken gözlerimin kenarıyla arkama bakma fırsatı bulmuştum bir an, tam ben baktığımda da o kapüşonlu, maskeli herif bu hançeri kullanarak askerlerimizi öldürüyordu, bu çizginin oluşmasını kendi gözlerimle gördüm. Görünüşe göre Fozre Ailesi’nin içindekileri rahat bırakmamaya karar vermiş o kişi, önce Ovaur, sonra da Fozre… Dün gece verdiğimiz kayıplardan bahsetmek bile istemiyorum… Bu hançerin aynısından en azından binlerce vardır dünyada, kimin, nasıl, ne zaman yaptığını ve kime sattığını bulma ihtimalimiz sıfıra yakın. Muhtemelen yapabileceğimiz en mantıklı şey, güvenliği artırmak olacaktır…’’

 

‘’Tou, Ovaur’dan sonra zaten güvenliği artırmamış mıydık?!’’ Vosu hırçın bir şekilde omzundaki Tou’nun elini, geriye doğru ittirmişti. ‘’Hadi bir kere olsun, bir kere hata yapmış olalım. Gece yapılan saldırının ardından da mı artırmadık güvenliği?! Ankoa ve Ovaur’u kaybettik, artık güvenliği artırsak ne olacak?! Ailemizin parlayan yıldızlarından ikisini çoktan kaybetmişiz!’’ Yaşlı adam öfkeli bir şekilde sitem ediyordu, bu konuda haksız olduğu da söylenemezdi tabii…

 

‘’Güvenliği artırmıştık, ancak Ankoa’ya o zaten evde saldırmadı, haksız mıyım?’’ Kralın sağ kolu Vosu’yu sakinleştirmeye ve olaya biraz daha açıklık getirmeye çalışıyordu ama söyledikleri, Vosu’nun yüzüne acımasız bir şekilde çarpıyordu. ‘’Tek başına çıkmamalıydı, Kardeş Ankoa büyük bir hata yapmış, burada bizim yapacağımız bir şey yok…’’ diyerek devam etti Tou, doğruları söyleyerek Vosu’nun henüz taze olan yarasını iyice kanatıyor olsa da, hüzünlü olduğunu belli etmeyi unutmuyordu. ‘’Kiminle buluşmaya gittiğini söylemiş miydi size?’’ diye sordu devamında da. ‘’O adam bir şekilde onu yakalamış olabilir, yoldayken. Şehirde böyle bir olayın görülüp görülmediğini de hızlıca araştırmamız gerek tabii, bu nerede olmuş, nasıl olmuş umarım bulabiliriz…’’

 

‘’Umarım mı?!’’ Vosu hala sinirliydi… ‘’Bulmak zorundayız, ummaktan daha büyük şeyler yapmamız gerekiyor!’’ dedi tükürüklerini Tou’nun yüzüne saçarken, daha sonra da, ‘’Bana kiminle buluşacağını söylemedi, hoşlandığı birisi olduğunu ve utandığını söylemişti! Bu yüzden bu konuda bir bilgim yok!’’

 

‘’Lord Vosu, öfkeli bir şekilde düşünmek ve konuşmak sizi pek çok şeyden mahrum bırakır. Sakin olarak düşünmeyi deneyin, bu daha çok işinize yarayacaktır, emin olun.’’ Tou’nun sakinliği oldukça belliydi, içeri girmesinden bu yana, azıcık bile bir panik ya da öfke belirtisi göstermemişti. ‘’Ayrıca, onun kiminle buluştuğunu bile bilmeden, evden yalnız başına gitmesine izin vermek sizin hatanızdı. Böyle bir şeye asla izin vermemeniz gerekiyordu.’’

 

Biraz bekleyip, Vosu’nun sakinleşmesini beklemiş olan Tou, umutsuz bir şekilde konuşmuştu bu sefer. ‘’Maalesef, Ankoa’nın ölümü ile ilgili bir bilgi edinmemiz mümkün değil, yani benim düşünceme göre. O kapüşonlu adamın son derece tedbirli davrandığını düşünüyorum, kolay kolay açık vermemiştir, biliyorsunuz ki Vankanor’un bana özel yaptığı Ejderha Seviye kılıcı kıran oydu, yani Ankoa ile güçleri arasındaki fark, hatırı sayılır derecede fazla. Böyle bir şeyi yaparken açık vermiş olamaz, eğer ciddi anlamda güçlü biriyle mücadele etmiş ve onu öldürmeyi başarmış olsaydı bir ipucu bulabileceğimizi düşünürdüm, ancak Ankoa onun dişine göre bir rakip değil, zaten savaştılarsa, Ankoa onun karşısında çok kısa bir süre dayanabilmiştir. Bu yüzden amacımız daha fazla kayıp vermemek olmalı, kaybedilenler hakkında üzülmeyi, bu krizi atlattıktan sonraki bir zamana bırakmalıyız…’’ dedi Tou, Vosu’ya ağır gelecek şeyleri anlatmıştı biraz. ‘’Bir dahakine, kimsenin yalnız başına dışarı çıkmasına izin vermeyin.’’

 

‘’Senin öğrencin Ankoa’yı özel olarak korumayacak mıydı? O nerede?!’’ Vosu, Tou’nun tavsiye ve uyarılarına rağmen hala sinirli gibiydi, kendine engel olamıyordu yaşlı adam. ‘’Neden Ankoa’nın ölümünü engelleyemedi?!

 

‘’Eh, öğrencim Yua’nın o kapüşonlu adama tek başına karşı koyamaması oldukça normal. Muhtemelen onu takip etmiştir, yakın zamanda geri geleceğini düşünüyorum. Bilgi alma ihtimalimiz olan tek kişi o.’’

 

‘’Eğer yeterince güçlü değilse, neden koruma olarak onu seçtiniz Ankoa’ya?!’’

 

‘’Lord Vosu, öğrencim Kraliyet Askeleri’ne ek olarak Ankoa’nın korumalığını yapıyordu, evin dışında onu korumakla yükümlü değildi, ancak Ankoa tüm korumaları reddederek evin dışına çıkmasına rağmen onu bırakmamış ve takip etmiş görünüşe göre. Bu yüzden onu seçmiştim, Yua birini koruduğu zaman tamamen korur, o gizlenme ve gözlemlemede çok üst seviyeye çıkmayı başarmış bir savaşçıdır. Eğer diğer Kraliyet Askerleri’ni de alsaydı yanına Ankoa’yı takip ederken, büyük ihtimalle o kapüşonlu adam saldırmadan önce onları fark ederdi. Ayrıca daha fazla kişiyi tehlikeye atmış olurdu, onun kendisini öldürmeyeceğini bildiği için bu şekilde hareket etti. Zaten fark ettiyseniz, o adamın amacı Ankoa’yı öldürmek olsaydı bunu çok daha önce yapabilirdi, istediği başka bir şey olmalı… Bize düşen ise, bunu öğrenmek. Yua’yı bu yüzden Ankoa’nın başına koydum, çünkü böyle bir şeyin olacağını tahmin etmiştim. Ancak Ankoa’nın evden korumasız çıkacak kadar büyük bir aptallığı yapacağını tahmin edememiştim, kusura bakmayın…’’ dedi Tou, öğrencisinin biraz bile olsun aşağılanmasına tahammül edememiş gibi görünüyordu.

 

***

 

1755