Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

84. Bölüm Zehir 

Çevirmen: Tomato / Editor: Tomato

 

''Güzel bir savaş olsun.'' Maddle de Yua'ya seslendi ve maç başladı.

Yua her savaşında rakibi ona nasıl saldırırsa, ona öyle saldırırdı. Eğer rakip ölümüne saldırıyorsa, Yua da aynısını yapardı. Ancak Yua'ya kalıcı zarar vermek istemiyor ve yumuşak saldırılar yapıyorsa, Yua da ona yumuşak saldırılar yapardı. Her savaşın bir şerefi ve onuru vardı. Rakip seni öldürmek istemezken sen onu öldürmeye çalışırsan bu onur ve şereften geriye bir şey kalmazdı. Bu, Yua'nın ustası Tou'nun, Yua'yı eğitmeye başladığında ona ilk verdiği öğüttü.

Maddle tabii ki böyle küçük ve ciddiyetsiz bir turnuvada birini öldürmek istemiyordu. Öldürmek için bir neden yoktu. Aslında savaşmak için de bir neden yoktu ama, Zend onu izlediği için bir neden doğuyordu. Bu yüzden kılıcını kullanmamaya karar verdi. Elleriyle dövüşecekti. Pozisyonunu aldı, tahminine göre karşısındaki kız da yumruklarını kullanacaktı. Çünkü maç başladığında saldırmamış, savunmaya geçmemiş ya da savaş için hazırlandığını belli eden hiçbir şey yapmamıştı. Sadece bekliyordu. Bu da demekti ki, öncelikle karşı tarafın hamlesini görmeye çalışıyordu.

Yua rakibinin sadece yumruklarıyla savaşacağını anladığı zaman yumruklarını kullanmaya karar verdi, rakibinden üstün olmak her zaman iyiydi, ama böyle küçük bir savaş için insanlara kalıcı zarar vermeye, ya da ciddileşmeye pek gerek yoktu. ''Gel bakalım.'' Yua hafifçe konuştu ve rakibinin yaptığı gibi pozisyonunu aldı. Karşısındaki mor saçlı kızın görünüşüne bakılırsa kendisinden birkaç yaş küçüktü ve bu Yua'yı ciddileşmekten bir hayli alıkoyuyordu. Zaten yaşları eşit olsa da ciddileşmeyecekti, çünkü rakibine haksızlık yapılmasını istemiyordu.

Maddle sahip olduğu yedinci seviye hız tekniğini aktifleştirdi. Vücudu birkaç dakikalığına normalin üç katı hıza sahip olacaktı. Rakibini hiçbir zaman küçümsememeyi, Maddle de öğrenmişti. Zaten iyi savaşçılar, iyi ustalar, hiçbir zaman rakiplerini küçümsemezlerdi. Bu onlara ancak erken bir ölüm getirirdi. Maddle de böyle yaparak, rakibini küçümsemedi ve Avcı Modu'nu aktifleştirdi. Yua'yı seçti. Gözleri, derisi, kulakları, vücudundaki her şey Yua'ya odaklanmıştı. O artık görünmez olsa da, kaçsa da onun geride bıraktığı enerjiyi, ya da o an sahip olduğunu enerjiyi görebilecekti. Aynı zamanda onu hissedebilecekti de, derisi rakibinin vücudunun oluşturduğu küçük rüzgarları, kulakları rakibinin nefes alışlarını duyabilecek kadar ona odaklandı. Şu an onu gözden kaybetme olasılığı yoktu.

Yua biraz şaşırdı. 'Vay, demek ki o beni küçümsemiyor ve üstelik Avcı Modu'na sahip. Öyleyse ben de onu küçümsemeyeceğim.' düşündü. Alim Modu'nu aktifleştirdi.

Alim Modu, savaşlarda çok kullanılmayan bir mod olmasıyla tanınıyordu. Genellike büyücüler ve tıp uzmanlarının işine yarayan, savaşçıların çok kullanmadığı bir mod olduğu için savaşçılar, eğer Alim Modu'na sahiplerse onu geliştirmezlerdi. Ama Yua ön yargıdan nefret ettiği için bunları hiç umursamadı. O sadece doğuştan sahip olduğu şeyi geliştirdi ve bu, onun çok işine yaradı. Alim Modu, açıldığında vücudun edindiği her türlü bilgiyi, her türlü gözlemi bir daha unutmamasını sağlayan bir moddu. Alim Modu açıkken bir şey öğrenildiğinde, kişi daha sonra modunu açmadan öğrendiği şeyleri hatırlayabiliyordu. Zaten normal bir insan bile Alim Modu'nu yarım gün boyunca açık tutabiliyordu, Alim Modu'na sahip olup da otuz yaşını geçen ve bir kütüphanedeki tüm kitaplar kadar çok şey bilmeyen biri neredeyse yoktu. Alim Modu aşırı nadir bulunan bir moddu aynı zamanda. Kral Modu'ndan bile nadirdi. Öyle ki, Alim Modu'na sahip insanların toplandıkları, ya da birleştikleri bir lonca dahi yoktu. Çünkü sayıları parmakla sayılabilecek kadar azdı. Normalde herkes bunu bir nimet olarak görürdü. Alim Modu'na sahip olan insan, her türlü isteğini bırakır ve öğrenebildiği kadar çok şey öğrenmeye çabalardı. Zaten birkaç yıl sonra krallığın en büyük şifacılarından olup en güçlü iksirleri hazırlayabilecek kapasitede oluyordun. Ama Yua bir savaşçının yolundan gitmeyi kafasına koymuştu bir kere, isterse elli tane Alim Modu'na sahip olsun, hiçbir şekilde bu yoldan dönmeyecekti. Onu kimse vazgeçiremezdi. Ama Alim Modu'nu çöpe de atamazdı. Yua, birçok kişi bunu kullanmasa ve yetersiz bulsa bile Alim Modu'nu savaşlarda kullanmayı, ondan yararlanmayı seçti. 

Tou, asil ailelerin oturduğu kısımda oturuyordu. Yanındaki koltuğa kendi boyunda olan ağır kılıcını koydu ve öğrencisinin savaşını izlemeye başladı. ''Hehe, Alim Modu'nu kabullendi.'' hafifçe mırılandı, Yua ilk başta Alim Modu'na sahip olduğunu fark ettiği zaman hayal kırıklığı onun etrafını sarmıştı. O kadar mod varken neden işine yaramayacak Alim Modu'na sahipti? Bunu ustası Tou ile konuştuğunda ve Alim Modu'nun gereksiz bir şey olduğunu düşündüğünü söylediğinde ustası ona parıldayan gözlerle baktı. Tou'nun öğrencisinde aradığı hiçbir şey, öğrencisi için Alim Modu'ndan daha uygun olamazdı. Çünkü Tou savaşa önem veren biriydi. Savaş onun için sadece savaş demek değildi. Eğer normal birine sorarsanız, savaşın en basitinden iki insanın anlaşamadıklarında, sözcüklerin görevi bittiğinde yaptıkları şey olarak açıklayabilirdi. Ama Tou'ya göre bambaşkaydı. Savaş bir tutkuydu. Savaştayken rakibin hayatının senin ellerinde, senin hayatının da rakibinin ellerinde olması başlı başına bir heyecan kaynağıydı. Savaş boyunda iki tarafın da tek amacı, diğerinin elinden kendi hayatını alıp iki hayatı da elinde tutmaktı, bu ise pek kolay değildi çünkü iki taraf da hayatlarını ortaya koyarak savaşırdı. 'Savaşı seveceksin, ona saygı duyacaksın, onun onurunu ve şerefini kabul edeceksin. Ancak böylece benim öğrencim olabilirsin.' Tou Yua'yı öğrencisi olarak aldığında sürekli onu nasıl güçlendireceğini düşünmüştü. Çünkü ona amacını sorduğunda, Yua tüm erkekler tarafından istenmeyi, arzulanmayı amaçladığını söylemişti. Ne kadar da rezil bir amaçtı! Bu amaca sahip olan birinin Tou'nun öğrencisi olması bile, Tou'ya bir hakaret gibiydi! Ama onun Alim Modu'na sahip olduğunu öğrendiğinde umutları son derece yükseldi. Sonuçta öğrencisine dediklerini, öğrencisi hiç unutmayacaktı. Sonunda, savaşın şerefini ve onurunu hakkıyla öğrenebilecek bir öğrenci bulmuştu. Bu başka hiçbir ustanın eline geçmezdi çünkü, Yua'dan başka Alim Modu'na sahip olduğu halde savaşçı olmak isteyen biri bulunmazdı. 

Tou'nun umutlarının yükselmesinin tek nedeni bu değildi. Ölmeden önce idolü ve onun seviyesine ulaşmak istediği tek kişi, Tanrının Şefkati Büyük Qouen de Alim Modu'na sahip biriydi. Tou Qouen'in elinde büyümüştü. Her zaman bir sıkıntısı olsa ya da bir şeyi bilemese, anında Büyük Qouen'in yanına koşardı. Çünkü Büyük Qouen ona her türlü şeyi bilirdi, her türlü şeyi Tou'ya öğretirdi de. O Tou'nun kara gününde yanında olan yegane büyüğüydü. Herkes onu terk etse de, Büyük Qouen Tou'ya karşı her zaman lakabının hakkını verircesine şefkatliydi. Tou her başı sıkıştığında, sorunlardan oluşan sellere kapıldığında, Qouen her zaman Tou'nun sel ile sürüklenmesine engel olur ve onu tutardı. Tou o olmayınca çok zorlanmıştı, Pounz Krallığının en güçlü ikinci kişisi de olsa, Büyük Qouen krala ihanet edince, daha doğrusu ihanet ettiği söylenince, Tou yirmi dört yaşında olmasına rağmen, iki yıl önce Goethro Savaşı'nda elli bin kişiyi tek başına öldürmüş olmasına rağmen, her türlü zorlukta tutunduğu insanı bırakmak zorunda kalmıştı. Kendini savunmasız bir çocuk gibi hissetmişti. Tou'nun aklına, Büyük Qouen'in saraydan çıktığını son gördüğü an geldi.

''Ben... Ben gelecekte Prens Dustin'in sağ eli olacağım!'' Tou daha on yaşındayken Qouen'i tanımıştı. Bu, ona söylediği ilk şeydi. 

Qouen ailesi ölmüş, yetimhanede büyümüş biri olarak, yetimhanede büyüyen çocukların yanına gidip onları eğlendirmeyi seviyordu. Onlar dünyadaki tüm saflığın kaynağıydılar. Kendi başına, sadece kendisi gibi saf olan arkadaşlarıyla büyüyor olan çocuk, asla dünyadaki kötülüğü on beş yaşından önce anlayamazdı. ''Ooh? Neden, Prens Dustin'i seviyor musun?'' Qouen, diğer çocuklar uyurken kendisiyle konuşmaya gelmiş olan, önünde ayakta duran çocuğa seslendi.

''Evet! Ben... Ben hayatımı ona adamak istiyorum!'' küçük çocuk heyecanla bağırdı. Diğer çocukların uyanma ihtimalini düşünmemişti küçük aklı. 

''Şşş.'' Qouen yere oturuyordu, ayaklarını topladı ve bağdaş kurdu, sonra da çocuğun yanına oturmasını işaret edercesine kafasıyla yan tarafındaki boşluğu işaret etti. ''Önce yanıma gel bakalım.'' 

Qouen'in karşısında ayakta dikilen çocuk, heyecanlı bir şekilde Qouen'in yanına oturdu. Sonuçta Qouen, şimdiki kralın sol koluydu. Yaşayan bir efsaneydi o. Işık Stili büyünün kurucusu ve en büyük şifacıydı. Qouen elini Tou'nun başına attı. ''Gerçekten hayatını birine adamak güzel bir şey mi?'' 

Tou hiç beklemeden cevapladı. ''Tabii ki, eğer hayatımı çok güçlü birine adıyorsam eğer, benim için sorun olmayacak. Hem Prens Dustin hem güçlü olacak, hem de çok iyi biri olacak. O daha genç ve henüz kral olmadı ama, ben büyüdüğüm zaman kesinlikle kusursuz bir kral olmuş olacak. Buna inanıyorum.'' 

Qouen gülümsedi. ''Haha, o gerçekten kusursuz mu olacak? Nasıl emin olabiliyorsun? Kusursuz bir insan gerçekten var mıdır?'' 

''Evet, kesinlikle vardır!'' Tou hırslı bir şekilde konuştu. 

''Senin ismin ne çocuk?'' Qouen gülümsemeye devam etti.

Tou da hızlıca cevapladı. ''Tou, efendim!'' 

''Tou, şunu unutma. Hiç kimse kusursuz değildir. Herkes hatalıdır. Bu dünya üzerinde, tamamen mükemmel olan kimse yoktur ve olmayacak. Bir yanlış her zaman olur. Ancak bunları düşünmene gerek yok, sadece zamanı geldiğinde doğru karar verebilmelisin. Bırakabilmelisin, gereğinden fazla sadakat seni öldürür. Zamanı geldiğinde, gerçeği görebilmelisin. Gözlerini sakın kapatma.'' Qouen açıkça konuşup da küçük çocuğun hevesini kırmak istemedi. Dünya küçükken, hayal kurarken güzeldi. Her suç affedilebilirdi ama küçük bir çocuğun hayallerini yok etmek... Bu suç hiçbir zaman, hiçbir şekilde affedilemezdi ve affedilemeyecekti. 

''Bunu iyileştirebilir misin?'' Kral Dustin, sol kolu olan Qouen'e seslendi. Son zamanlarda büyük bir hastalık onu yakalamıştı. 

Diğer gözünden hafifçe daha fazla açık olan gözünün üzerine düşen gri saçlarını eliyle başının üstüne attı Qouen. Gözlerinin önündeki hastalık, o gerçekten çok farklıydı. O bir hastalık değildi. O bir zehirdi, bu anında anlaşılabiliyordu. Qouen o zehri krala bulaştıran kişiyi de rahatça tahmin edebildi. Bu zehir, Işık stilinin bir zehriydi. 

''Kralım, kesinlikle bunu iyileştirebilirim.'' Qouen sırtını gözlemlemek için eğilmişti, yavaşça doğruldu. 

''Hah! İşte benim sol kolum.'' Dustin mutlu bir şekilde konuştu. ''Hadi o zaman, hastalık benim hareket etmemi bile engelliyor. Eğer iyileşmezsem yakın zamanda bu dünyadan göçeceğimi hissediyorum.'' 

''Kralım, kesinlikle bunu iyileştirebilirim. Ancak iyileştiremem de.'' Qouen gülümsedi. 

''Saçmalama Qouen, senin iyileştiremeyeceğin bir hastalık var mıdır ki? Sen İlah Seviye bir Işık Büyücüsü değil misin?'' kral, sırtını kapattı ve her görüşünde moralini bozan beyaz lekelerle dolu vücudunu örttü.

Qouen tekrar konuştu. ''Eğer onu iyileştirirsem, hayatını kaybedecek kişi ben olurum.'' 

''Ne?'' her zaman kralın yanında olup onu koruyan Tou konuştu. ''Büyük Qouen, bu nasıl bir hastalık böyle?'' 

''Bu Işık Stili bir zehir büyüsü. Hastalık değil.'' Qouen elini çenesine götürdü. ''Üç yıl önce onu ben oluşturmuştum. Ancak şanssızlığa bakın ki, o zaman Işık Stili ile ne kadar zararlı bir zehir büyüsü yapabileceğimi ben bile bilmiyordum, hep diğer büyülerin yanında ayakta kalabilmesi için onu biraz daha güçlendirmeye çalıştım. Sonunda başardım, kusursuz oldu. O büyü aşırı güçlü. Eğer bulaşırsa tedavisi imkansız, biri ancak onu kendi üzerine alırsa kurtulabilirsin. Bu sefer de o kişi ölür, sonunda birini kesinlikle öldürecek.'' Qouen sırıttı. 

Dustin öfkelendi ve bağırmaya başladı. ''Ne gülüyorsun be adam?! Komik bir şey yok!'' 

Tou araya girmeye çalıştı. ''Kralım, sakin olu--'' 

''KAPA ÇENENİ TOU!'' Dustin bu sefer son derece öfkelenmişti. Öfkelendiği şey, zehir değildi. Öfkelendiği şey, karşısındaki yaşlı adamın sürekli gülümsemesiydi. Onu görmek istemiyordu. ''DEFOL!'' eliyle Tou'ya Qouen'i dışarı çıkarmasını işaret etti. 

Tou çaresiz kaldı. Bir tarafta babası gibi gördüğü biri, bir tarafta da hayatı pahasına korumaya yemin ettiği kralı vardı. Ümitsizce Qouen'in kendi kendine çıkmasını bekledi. Kral Dustin'in şu an böyle şeyler söylemesi normaldi, sonuçta böylesine bir zehre maruz kalmış herkes böyle tepki verirdi.

''Bunu buraya bırakıyorum.'' Qouen hemen bir parşömen çıkardı ve üzerine birkaç şey karaladı, sonra da Tou'nun çaresizliğini anlayarak kendi kendine gülmeye devam etti ve arkasını döndü, sonra da oradan uzaklaştı. 

Dustin hemen parşömeni aldı ve inceledi. Qouen onun üzerine, Dustin'in zehrini başka birine nasıl geçirebileceğini yazmıştı. Aslında basit bir işlemdi. 

Tou kendini suçlamamaya çalıştı. ''Kralım, ne yapmamı istersiniz? Ülkedeki ışık büyücülerini ve şifacıları çağıralım mı?'' Tou kusursuz olarak gördüğü kralının ne karar vereceğini merak etti. O da çıkmazdaydı, ya ölecekti, ya da masum birini öldürecekti. Sonuçta insan ne suç işlemiş olursa olsun, durduk yerde zehirlenmeyi hak etmezdi. İdam eski bir cezaydı. Artık kullanılması hoş değildi. Ama Tou'nun tanıdığı Dustin, gerekirse ölümü göze alırdı. 

''Bana bir insan getir.'' 

Tou kralının söyledikleriyle şok oldu. ''E-Efendim?'' 

''Bana bir insan getir dedim! Qouen'in söylediklerini duymadın mı?'' Dustin hafifçe bağırdı. 

Tou cevap veremeden uzaklaştı. Kralın söylediklerini hiç beklemiyordu. ''O... O üzerindeki büyüyü bir başkasına geçirecek!'' Tou arkasına bakmadan yürürken, sadakatindeki ilk çatlak oluştu. Astlarından birine, birkaç tıp uzmanı ile birlikte, bir mahkumu kralın yanına götürmelerini söyledi ve biraz kafasını toparlamak için yalnız kalmayı tercih etti. 

Saraydaki odasına geçti ve yatağına uzandı ve uzandığı gibi, yatağının karşısındaki koltukta oturan, yaşlı birini gördü. ''Büyük Qouen!'' hızlıca toparlandı. ''Geleceğinizi tahmin e-'' 

Tou daha konuşmasını bitiremeden, Qouen konuştu. ''Tou, buraya sana birkaç şey söylemeye ve veda etmeye geldim.'' 

Tou bugün için şok sınırını doldurduğunu düşündü. ''N-Ne?'' sadece bir kelime konuşabildi. 

''Şşş.'' Qouen eliyle sus işareti yaptı. Oturduğu koltukta iyice kenara kaydı. ''Önce yanıma gel bakalım.'' 

Tou duyduklarıyla bir anda nedensizce hüzünlendi. Yavaşça Qouen'in yanına gitti ve oturdu. Bir şey söylemedi. 

''Tou, muhtemelen bu son görüşmemiz olacak. Büyük ihtimalle de altı yıl sonra, bir daha görüşme olasılığımız bile olmayacak.'' Qouen konuşmaya başladı ve elini, kendinden uzun olan Tou'nun başına attı. ''Sen... Gerçekten çok değiştin, on yaşındaki çocuk olmadığını biliyorum. Ancak değişmeyen bazı şeylerin var.'' Qouen yavaşça konuşmasına devam etti. Gerçek bir oğlu olmamıştı ama oğlu gibi sevdiği iki kişiden biri ile bir daha görüşemeyebilirdi. Bu anı uzatabildiği kadar uzatmak istiyordu. ''Sana, küçükken söylediğim bir şey vardı. Buraya gelme sebebim seni geleceğe hazırlamak. Hatırlıyorsun değil mi?Hiç kimse kusursuz değildir. Bunu unutma.'' 

Tou konuşmaya çalıştı ama duydukları, onda darbe üstüne darbe etkisi bırakıyordu. 

''Kusursuz olarak gördüğün kralının da kusrunu gördün.'' Qouen gülümseyerek konuşmaya devam etti. Tou Dustin'i son derece mükemmel biri olarak görüyordu ve ona her zaman hayrandı. Onun için canını vermek, Tou için bir iltifat sayılırdı. Tek istediği şey buydu, bir gün kralı için canını verebilmekti. 

''Can tatlı Tou. Kralın kadar üstün biri bile canını terk edemedi.'' Qouen elini üstüne attığı Tou'nun kafasından çekti elini. ''Geçen yıl gerçek bir savaşı gördün. Tek başına karşı ordunun yarısını katlettin, kılıçtan geçirdin. Bu senin bu krallıktaki en güçlü insanlardan biri olduğunu kanıtlıyor. Ama çok zayıfsın.'' Qouen gülümsemesini kaybetti. ''Kralını hayatın pahasına korumak istiyorsun, onun mükemmel birisi olduğunu düşünüyorsun ve ona asla ihanet etmeyeceksin. Bunu biliyorum. Sadece sormak istiyorum, kralın nasıl tepki verdi?'' 

Tou bir anda sinirlendi. Bunları söyleyen, babası gibi gördüğü Qouen de olsa, kralına dolaylı olarak hakaret etmesini kabul edemezdi. ''Büyük Qouen, kralım o zehri kendine bulaştıran lanet olası kişinin mağduru oldu. Yapacak başka bir şeyi yoktu, ölse miydi?'' 

''Üç tane kocaman oğlu var.'' Qouen konuştu. 

Tou hırslı bir şekilde konuşmaya devam etti. ''Onu, kralımı zehirleyeni bulduğum zaman onu kendi ellerimle parçalayacağım! Yaşadığına pişman edeceğim! Ailesini de katledeceğim ki, herkes görüp ibret alsın! Sadece onu bulayım, sadece bu yeter! Kim olursa olsun, onu yok edeceğim!'' Tou fazlasıyla öfkeli ve sinirliydi. 

''Öfkelenme, bu her zaman olabilecek bir şey. Sen bugün kralının kusursuz olmadığını öğrendin. Önemli değil, şimdilik bunları düşünmene gerek yok. Sadece zamanı geldiğinde, yapman gerekeni yap. Ona yardım et.'' Qouen gülümsemeye devam etti. 

''Ona mı? Kime?'' Tou kalbinin denizinde öfkeyle oluşan dalgaları biraz sakinleştirdi. 

Qouen onun sorusuna aldırış etmedi.

''Her neyse, şimdilik tek görevim kralıma bunu yapanı bulup cezalandırmak, ona acı çektirmek!'' Tou kendini sakinleştirse de hala öfke doluydu.

Qouen ayağa kalktı, kapıya doğru yürüdü. ''Tou üç yıl önce o büyüyü bulduğumu söyledim. Çok tehlikeliydi, maalesef, onu hiç kimseye öğretmedim.''  

***

2347