Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

73. Bölüm Arenaya Giriş

Çevirmen: Tomato / Editor: Tomato

 

Bir ay daha geçti.

Zend bir ay önce gördüğü rüyadan sonra garip bir şey yaşamamıştı, ama hala aklında o adam vardı. Ranon da onunla ilgili çok şey düşünmemesi gerektiğini, düşünse de zaten bir sonuca ulaşamayacağını söylemişti. Kendisi ilk başta konuyla çok ilgiliydi, hatta şaşırıp korkmuştu, Zend Ranon'un da heyecan belirtisi gösterebileceğini görmüştü. Zend birçok kez kağıdı inceledi. Kağıdı yırtınca Kutsal Seviye bir yaratık ona itaat edecekti. Bu kaç kişinin hayaliydi? Kutsal Seviye bir büyülü yaratığın emrinde olmasını dünya üzerinde istemeyen tek bir kişi bile yoktu. Çünkü Kutsal Seviye bir büyülü yaratık, güç demekti. Güç, rahatlık ve para demekti. Bunlar da güzel ve iyi bir yaşam için gerekli olan şeylerdi. 

Kağıdın üzerindeki yazılar Zend'e her zamanki gibi yabancıydı. Hiçbir şey anlayamıyordu, ama şundan emindi ki, Ranon büyü dilini biliyordu. Şu an ondan istememişti ama, Chibui Dağı'na gittiğinde Ranon'dan kendine büyü dilini öğretmesini isteyecekti. Ama bunu söylemesinin şu an için erken olduğunu düşünüyordu. 

Fun ile beraber Kaimei Şehri'nin yolunda, bir at arabasındaydılar. Turnuva burada yapılacaktı. Zend on gün önce Karkan'a büyük bir turnuva olacağını, ona katılmak istediğini, Beyaz Taç'tan kimlerin katılacağını merak ettiğini söyledi. Şaşırdı, çünkü Karkan ona o turnuvanın küçük çaplı bir turnuva olduğunu, Beyaz Taç'ın, veletlerin katılacağı bir turnuva için hazırlık yapmayacağını söyledi. Zend şaşırmıştı, çünkü Tou'nun ona yeni nesil turnuvası diye adlandırarak söylediği turnuva, Beyaz Taç'ın hiç ilgisini çekmemişti. Zend, katılıp katılmamak arasında kaldı, çünkü tüm arkadaşları o turnuvayı küçümsüyorlardı. Hatta Yun ona ''O turnuva da turnuva mı? Sen turnuva görmemişsin.'' demişti. Yine de Zend, o turnuvaya gidecekti çünkü üç yıl önce verdiği sözü unutmamıştı. O turnuvaya katılacağını, ismini unuttuğu kızıl saçlı burnu havada olan kızı yeneceğini düşünmüştü. Hem de eğer o turnuvaya gitmezse, ustasının yaptığı o kadar plan boşa gidecekti. Ustasına o turnuvaya gideceğini söylemişti bir kere, dönüşü yoktu. Ayrıca kendisi de o kızı yenip üç yıl önce kendine söylediği kötü sözlerin, kendisine vurmasının bedelini ödetmek istiyordu. 

''Zend, gelmek üzereyiz.'' Fun, Beyaz Taç'tan kimse gelmemesine rağmen Zend ile beraber gelmeyi kabul etmişti, diğerleri de gelmek istemişlerdi ama hepsi doluydu ve işleri vardı. Oen'in, Yun ve diğer dörtlünün ilk sınavları başlamıştı, Saga da derslere girmek zorundaydı. Zend'in de sınavları vardı ama Karkan'dan zar zor izin almayı başarmıştı. Karkan tek başına gidemeyeceğini söyleyerek yanına bir öğretmen almasını istemiş, Zend de abisi gibi sevdiği Fun'un yanında gelmesini istemişti. 

''Tamam.'' Zend birazcık heyecanla ayağa kalktı ve at arabasının sağ tarafındaki penceresinden kafasını hafifçe çıkarıp dışarı baktı. Turnuvanın yapılacağı arenayı gördü. At arabası yavaşlayınca hızlıca aşağı atladı ve ellerini beline dayayıp gerçekten büyük olan arenaya baktı. Beyaz Taç'ın ana binası kadar uzun değildi, ama gayet genişti ve daire şeklinde bir yapısı vardı. Zend Fun'a seslendi. ''Ben arenaya bir göz atıp geliyorum, istersen biraz dinlen Fun.'' 

Fun ona kafa salladı ve Zend hızlıca koşmaya başladı ve insanların arasından sıyrılarak geçti, arenanın önüne geldi. Ama kapısını görememişti, bu yüzden bir zıplayışta en alttaki pencereden tutundu ve içeri girdi, içeride insan yoktu.  Zend önce buraya girmenin yasak olup olmadığını düşündü, ama bir sorun olmayacağına kanaat getirdi. Sonuçta sadece bir kere göz atacaktı, kimseye zarar vermeyecekti. Zend öncelikle yukarı baktı. Duvar izleyicilerin olacağı en üst katın da biraz üstüne doğru devam edip içeriye doğru kavis almış, kıvrılmıştı. Yine de kıvrıldığı kısım en fazla bir metreydi ve gökyüzü apaçık bir şekilde görülebiliyordu. Zend üzerindeki hafif bulutlu, masmavi gökyüzünü gördü ve her seferinde olduğu gibi, yine hayran kaldı. Zend daha çok küçük olmasına rağmen ara sıra dünyada düzeni oluşturan kişinin kim olduğunu düşünüyordu. Gerçekten bir Tanrı, bir cennet ya da bir şeytan var mıydı? Dinlerde anlatılageldiği gibi, Tanrı kendine itaat edenleri ödüllendirmek için onları bir cennete sokacak, kötülük yapanları cehenneme atacak mıydı? Yoksa düzeni sağlayan sadece dünyada olan büyük krallar mıydı? Zend ders kitaplarında birçok Tanrı'nın varlığını okumuştu. Kitap, onların dünyayı yarattıklarını, düzene soktuklarını, değişik türleri de dünya üzerine bıraktıktan sonra gökyüzüne çekilip insanları izledikleri, bazen de müdahele ettiklerini yazıyordu. Ama Zend için bu hep çok garipti. Bir tarafta huzur içinde yaşayan zenginler, asiller varken, diğer yanda sokakta hayatta kalmaya çalışan evsiz fakirler vardı. Tanrı neden adaleti sağlamıyordu? Neden insanların eşit yaşamasını, hepsinin elinde yiyecek ve evinde mutluluk olmasını sağlamıyordu? Sonuçta o Tanrıydı, istediği kadar ev yapabilir ve istediği kadar yiyecek yaratabilirdi. Zend Tanrı'nın adaletsizliğe neden göz yumduğunu hiç anlayamamıştı. Sağ elini, kitaplarda anlatılageldiği gibi, Tanrı'nın yaşadığı söylenilen gökyüzüne kaldırdı. ''Gerçekten bir Tanrı var mı?'' kendi kendine söylendi, ama her zamanki gibi, alabildiği tek cevap sessizlik oldu. Elini indirdi ve gözlerini tekrar içine girdiği yere dikti. 

Yapının ortasında bulunan ve asıl arena olan yuvarlağa baktı. Yukarıya doğru uzanan uzun çizgilere sahip olan birkaç tane taş sütun gördü, arenanın etrafına düzenli bir şekilde yerleştirilmişlerdi ve güzel bir görünüm sağlıyorlardı. Ortada en azından on beş metre olan bir alan vardı, alanın etrafını birkaç metre kadar duvar kaplamıştı. Duvarların üzerinde de yukarıya doğru yükselen ve genişleyen izleyici koltukları, her beş sıranın birinde en üstte olan gözetleme kuleleri gibi yerler dikkat çekiyordu. Zend diğer koltuklara göre daha önde olan birkaç koltuk gördü. Sayıları aşağı yukarı yirmi taneydi. Zend bu koltukların, büyük ihtimalle özel davetle gelen, asiller ve soylular için olduklarını tahmin etti.

''Hey! Sen! Çocuk, dışarı çık! Kapıda girmek yasak yazıyor, görmüyor musun?!'' gardiyana benzeyen, kafasına eski tür miğferlerden birini takmış olan ve elinde bir mızrak taşıyan yaşlı bir adam Zend'e bağırdı. Adamın yanında yüzü başındaki şapkadan aşağıya doğru uzanan yeşil tüllerle örtülmüş olan bir çocuk daha vardı, Zend onlara bakınca hemen çocuk dikkatini çekti. Örtülü olan yüzünün üzerinde aşağıya doğru tüller sarkan yeşil bir şapkası vardı çocuğun, vücuduna bakıldığı zaman ise önünde birleştirdiği ellerinden beyaz olmayan, ama esmer de olmayan, ortalarda bir renge sahip olan teni, sarı, bol bir kıyafeti ve sarı ayakkabıları vardı. Zend gardiyanın neden burada olduğunu basitçe tahmin etti, o buralarda garip bir şey var mı diye kontrol etmeye gelen biriydi. Yanındaki de büyük ihtimalle bir asilin çocuğuydu ve burayı gezmek, görmek istemişti. Halktan biri isteseydi bu, içeride kimsenin olmamasından yola çıkılarak bakılırsa büyük ihtimalle imkansız bir şeydi. Ama sırf ailesi yüksek yerlerde diye bu çocuğun içeri girmesine izin verilmişti. 

''Neden? Yasak mı?'' Zend yüzüğünün belli olmaması ve kendisine de bir soylu gibi muamele yapılmaması için ellerini arkasında birleştirdi. Beyaz Taç yüzüğünü görenler her zaman bir adım geri atıyorlardı, Beyaz Taç ile herhangi bir sorun yaşamak istemiyorlardı. Zend bunu pek sevmiyordu.

''Evet, yasak. Hem buraya nasıl girdin sen?! Hemen çık dışarı!'' miğferli adam işaret parmağını Zend'e doğrulttu. 

''Eğer yasaksa sen niye buradasın?'' Zend adamla biraz uğraşmaya karar verdi. Yaramaz çocuklar gibi görünse de, bu çok zevkli bir şeydi. Çocuktu, bu yüzden olayları anlasa da anlamamış gibi yapıyor, çocuk olduğu için de garipsenmiyordu. 

''Ben buranın muhafızlarından biriyim çünkü! Giriş iznim var!'' adam yine yüksek sesle Zend'e seslendi. 

''Öyleyse o çocuğun burada ne işi var? Düşünceme göre o da muhafız değil, onun da girmesi yasak değil mi?'' Zend yüzüğü olmayan eliyle adamın yanında olan çocuğu işaret etti. 

''O-Onun özel izni var!!'' muhafız biraz kekeleyerek konuştu. ''Ayrıca ona çocuk diye seslenemezsin! Yanımdaki kişi Sanmu Ailesi'nin dahi prensesi, Renyia Sanmu! Dediklerini geri al, ve hemen buradan defol, yoksa sana saldırırım!'' 

''Ranon, o çocuk ve muhafız kaçıncı seviye?'' Zend seviyeleri sezebiliyor olan Ranon'a seslendi. 

Ranon birkaç saniye sonra cevap verdi. ''Muhafız kırk sekiz yaşında ve yedinci seviye bir savaşçı. Yanındaki çocuk ise on üç yaşında ve sekizinci seviyenin zirvesinde olan bir ikili element, ateş ve hava büyücüsü. Biraz da mental üzerinde çalışmış, ama mentalde ateş ve hava kadar yüksek değil.'' 

Zend araya girdi. Tabii ki düşüncesiyle. ''Bana zarar verebilirler mi?'' 

Ranon tekrar konuşmaya başladı. ''Tabii ki hayır. O adam senden sadece bir seviye yüksek ve alt kademeli biri olarak yaşıyor. Hep de böyle yaşayacak, kaderinde bu var. Kız normalde senin seviyendeki birini yenecek kadar güçlü, ama onun büyülerini kolayca yakalayıp ona karşı üstün gelebilirsin. Yine de onlarla kavga etmeni tavsiye etmem, onun ailesiyle tartışmak bence gereksiz.'' Ranon'un ağır ve yaşlı sesi Zend'in kafasında çınladı. 

''Tamam o zaman.'' Zend çocuğa biraz daha baktıktan sonra korkmuş gibi yaparak ellerini kaldırdı. ''Yok artık! Sanmu Ailesi'nin dahi prensesi Renyia Sanmu mu? Vay canına, özür dilerim, kendime hakim olamadım ve o prensese hakaret ettim, kötü şeyler söyledim. Kibrim için özür ve bağışlanma diliyorum, hemen gideceğim. Lütfen beni bağışlayın efendim!'' Zend hızlıca hareket etti ve arkasını döndü. 

''Aynen öyle! Hemen buradan uzaklaş ve seni sakatlamayayım!'' muhafız onun arkasından bağırdı ve yerden aldığı bir taşı Zend'e fırlattı. Belli ki yanındaki kişinin onu güçlü görmesini istiyordu, Sanmu Ailesi'nin kızı eğer kendisi hakkında babasına iyi şeyler söylerse bir anda zenginleşebilirdi, şu an ona yaranmak için elinden geleni ardına koymuyordu. 

Ama çocuğun düşünceleri böyle değildi. ''Rol yaptığı gözlerinden bile anlaşılabiliyor.'' içinden geçirdi. ''Sanırım istese muhafızı yenebilirdi. Ama geri çekildi, büyük ihtimal benden korkmuştur. Yine de, rolünün arkasında gülmek istediğinden eminim. Bu yaşta, böyle bir durumda gülmek isteyecek pek fazla kişi yoktur. İlginç.'' o biraz heyecanlandı.

Zend arkasından gelen ve bir avucun yarısı büyüklüğünde olan taşı tuttu, muhafıza baktı. ''Neden bana bir taş atma gereği duydun acaba?'' 

''Bu sefer seni ölümüne döveceğim çocuk, kaçamayacaksın!!'' on yaşındaki bir çocuğa yiğitlik yapmaya çalışan muhafız, tam Zend'e daha fazla bağırmaya başlayıp ona doğru yürümeye başlayacakken, çocuk onu susturdu. 

''Salak! Onun yüzüğüne bak.'' Renyia muhafıza seslendi, konuşmasını böldü. Zend de onu duyunca, taşı yüzüğünü taktığı eliyle tuttuğunu fark etti. Muhafızın rengi, gözünün içine parlayarak giren, beyaz bir tacı görünce solmaya başladı.

***

1512