Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

217. Bölüm Siyahlar'ın İçinde Bir Yer (6)

Çevirmen: Tomato / Editor: Tomato

 

 

''Zend Ağır Kılıç'ı fazlasıyla hızlı kullanabiliyor olsa da, görüldüğü üzere gerçekten de bir deneyim eksiği var. Onunla ne yapacağına ilk olarak karar verebildiğini söylemek zor olur, saldırmadan önce belirli bir süre harcayıp bekliyor. Bu süreyi yok etmesi gerek, aynı şekilde saldırı yaparken, savunmayı bıraktığı da söylenebilir. O hançerin gelişi fazlasıyla belirgindi ama Zend, o an saldırmaya odaklanmış olduğu için bunu fark etmedi ve saldırıyı omzuyla karşılamak zorunda kaldı. Eğer o hançer kalbine girmiş olsa, şu anda ölmüş olabilirdi bile. Kalbine girmemiş olsa dahi, güçlü bir zehirle karşılaşmış olsaydı sadece tek bir kesik onun sonunu getirmiş olabilirdi. Bir büyülü silah kullanan biriyle savaşıyor olsaydı da, yine alacağı tek bir kesikle birlikte lanetlenip öldürülmüş olabilirdi. Riskli hareket ediyor, hala acemi gibi görünüyor.'' Berinne, Zend'in savaşını dikkatli bir şekilde izlerken iyi bir gözlem yapmıştı, onun hareketlerini ve saldırılarını değerlendirerek tecrübesine değinmişti. ''Daha risksiz ve garantili bir şekilde savaşmayı öğrenmeli. Bir de kılıcına hakim olmayı öğrenmeli. Ağır Kılıç türü, üzerine söz geçirilmesi en zor kılıç türüdür. Kılıcın hem ağırlığı isminden anlaşılacağı üzere çok fazladır, hem de boyutu, bu ağırlığa sahip olan metalin sıkıştırılabileceği kadar sıkıştırılabilmesiyle yapılmasına rağmen fazlasıyla büyüktür. Haliyle, onu kontrol etmek de çok zordur. Normal bir kılıçla kıyaslanamaz bile. Zend'in bu konuda çok alıştırma ve antrenman yapması gerekiyor. Onun dışında, gücü gerçekten de çok fazla. O kılıcı savurduğunda, kılıcın vurduğu hava ta buraya kadar geliyor. Yere koyulduğunda toprağa gömülüyor olan bu kılıcı kullanırken sanki elinde bir santim genişliğinde bir dal tutuyormuş gibi. Üstelik o ardışık yaptığı iki saldırı o kadar hızlıydı ki, belirli bir seviyenin altındaki kişiler onları kesinlikle göremezdi. Birazcık gelişirse, Zend bu dünyadaki pek çok kişiyi hiç zorlanmadan yenebilecek seviyeye gelecektir, eminim. Bu kadar ağır bir şeyi taşımasına rağmen böylesine bir hıza sahip, eğer ki birini öldürmek için minik bir hançer taşıyor olsaydı onun hızını tahmin etmek mümkün bile olmazdı, Gri Engerek kadar tehlikeli bir suikastçi olabilecektir gelecekte, şimdiden söyleyeyim.'' 

''Kesinlikle.'' dedi Hollis, savaşı kazanmak üzere olan Zend'e bakarken. ''Zend gerçekten de geleceği çok parlak olan birisi, tahminime göre, çok değil; sadece birkaç sene içerisinde Kutsal Ülkeler'deki en güçlü yüz kişi içerisine girebilecektir, üstelik seviye olarak çok yükselmesine bile gerek kalmayacak. Zend şu anda yirmili yaşlarda ve yedi yaşına kadar savaşçılıkla uzaktan yakından alakası bile yoktu. Yani şu anda gördüğünüz şeyler, onun on üç senede yapmayı başardığı şeyler. Eğer Ağır Kılıç'ı kullanabilecek güçten bahsedersek de, onu Chibui'de bıraktığımda bu gücün yüzde birine ancak sahipti. Yani şu anki fiziksel gücüne ulaşmak onun sadece birkaç yılını aldı, belki üç, belki dört. Birkaç yıl sonra ise bir bu kadar daha güce kavuşacak olduğunu düşünebiliyor musunuz? Hatta gücü geç, üç ya da dört sene sonra bu hızını da yüze katladığını bir düşünün, onun karşısına çıkmayı başarabilecek kaç kişi kalır dünya üzerinde? Zend'in öyle bir gelişme hızı var ki, ileride nasıl bir güce sahip olacağını düşünmek bile imkansız... Seneye yapılacak olan Dört Büyük İmparatorluk Turnuvası'nda zaten neler olacağını göreceğiz, Zend oradakileri parçalayacak, hehehehe.'' Hollis gururlanarak güldü. ''Kimin öğrencisi ya, kerataya bak!''

''Şanslı birisin Hollis.'' dedi Berinne, Hollis'e bakarken. ''Böyle birinin ustası olmayı isteyebilecek kişi sayısını tahmin dahi edemezsin...'' diyerek gülümsedi.

''Evet, her zaman şanslıyımdır, hehehehe...'' diyerek gülmeye devam etti Hollis. 

Zend omzundan çıkardığı hançeri yere atarken, Harbert'e doğru yürümeye başladı. Sağ eli karnına bastırılmış bir haldeydi ama omzundan akan kan henüz durmamıştı, kolundan aşağı doğru ilerleyip toprağa damlayan sıcak kanını hissediyordu devamlı olarak. ''Harbert, son sözün nedir?'' diye sordu, birazcık hüzünlü bir şekilde adama bakarken.

''Heh...'' diye nefes verdikten sonra bir iç çekti sırtını kulübeye yaslayıp bekleyen adam. Elinde, biraz önce kırılmış olan ikinci baltasının sapı vardı. Geri kalan kısmının nereye gittiğini bilemiyordu, fırlatıldığı zaman baltasına bakma imkanı olmamıştı onun. ''Öleceğim demek?..'' diyerek soru sorarmışçasına Zend'e baktı. ''Siyahlar'a girmenin sonucu da zaten budur, değil mi?'' diye mırıldanırken gülüyordu. 

''Eh... Gerçekten de fena kaybetmiş gibi görünüyorum, kaburgalarımı baştan sona kırdın ve birkaç iç organım da çalışmayı bırakmış gibi görünüyor, nefes almakta zorlandığıma bakılırsa... Evet, kesinlikle kaybetmişim... Son bir sözüm yok, hakkınla kazandın genç adam. O zehirle nasıl mücadele ettiğini tahmin edemiyor olsam da, sonuçta kendi gücünle kazandın. Yanında getirdiğin, beni, krallığın izleyicisi gelmeden önce yaralayıp senin saldırıp direkt olarak kazanmana imkan sağlayabilecek olan bu insanları kullanmak yerine, şerefli ve onurlu bir şekilde benimle savaşmayı tercih ettin, şikayetçi değilim senden... Ama unutma Zend, bu sıraya geçtiğin andan itibaren buradan ayrılana kadar, tabii ayrılabilirsen, tüm hayatını ölümün sınırında geçireceksin. Sürekli olarak bıçak sırtında yani, anlatabiliyor muyum? Bu pek de arzulayacağın bir şey değil, emin olabilirsin. Kısa sürede sıradan çekilip başkasının buraya geçmek için savaşmasını sağla, hayatını tehlikede geçirmeyesin.'' Harbert Zend'e bakarak birkaç öğüt verdi. Zend'in hüzünlü bir şekilde iç çektiğini görünce de ekledi: ''Dediğim gibi senden şikayetçi değilim Zend, korkma, üzülme. Beni öldürebilirsin. Biz savaşçıların kaderinde de bu yok mudur zaten? Öldürmek, öldürmek, öldürmek ve sonunda ölmek. Kılıcını ilk eline aldığın andan itibaren, hayatının böyle geçeceği çoktan belirlenmişti. Fazla bekleme de yap, benim hançerimi kullanabilirsin.'' 

Zend başını yavaşça sallayıp, yere attığı, kendi kanının üzerinde olduğu hançeri eğilip alırken, Ağır Kılıç'ını, yere biraz gömülmesine izin vererek yanına bıraktı. Aynı zamanda, Harbert'in biraz önce konuştuğu büyülü yaratık ortağı olan kartal çoktan adamın yanına inmişti bile...

''Hızlı bir savaş oldu ortak, değil mi? Öleceğimizi düşündüğümüz diğer yüzlerce savaş gibi değildi. Bu genç adam pek acı çektirmedi bana.'' diyerek güldü biraz, büyülü yaratık ortağı Zend'in anlayamayacağı bir şeklide, ama hüznünün anlaşılabileceği bir ses tonunda Harbert'e seslenerek kafasını, kulübenin önündeki savaşçının göğsüne yaslamıştı. ''Hadi ama, bunun olacağını biliyordun.'' dedi sessiz bir şekilde Harbert, ''Bizler onurlu savaşçılarız ve büyülü yaratıkların karışmayacağı bir savaş yaptık. Bu yüzden lütfen, engel olma dostum. Bunun yerine dişi, güzel bir kartal bulabilirsin, hayatının geri kalanını kimseyle savaşmadan yaşayabileceğini düşünüyorum. Çocukların olsun tamam mı, beni de amcaları olarak onlara öğretebilirsin.'' diyen Harbert, elini usulca büyülü yaratık ortağının boynuna götürdü ve onu birkaç kere okşadı. 

Tabii bu görüntü, Zend'in kalbinde birkaç fırtınanın oluşmasına neden olmuştu. Kötü şeyler yapan, ölmeyi hak eden insanları öldürürken birazcık bile pişmanlık duymazdı ve tereddüt etmezdi, ama bu adamı sadece krallıkta sahip olduğu yeri için öldürmek ona hiç de doğru gelmemişti... Bir iç daha çekti istemsizce, hançeriyle iki ortağa doğru yürüyordu. Bu görüntüyü gören kim hüzünlenmezdi ki? İki tane, zorluklarla ve mücadelelerle geçmiş hayatın sonu... 

''Lanet... Ortak, hatırlıyorsun değil mi? Seninle ilk karşılaştığımızda ve sen bana saldırdıktan sonra, gece boyu uğraşıp seni büyülü yaratık ortağım olarak almayı başardığım zaman sormuştum, daha önceden girmiş olduğum ölümsüzlük yolunda hayalim olan şeye, ölümsüzlüğe ulaşabilecek miyim acaba, diye. Heh... Pek çok kişininki gibi, benimki de sadece hayalde kaldı. Yeterince yükselmeye fırsat bulamadan, ne yazık ki kaybettik. Ama özür dilerim ortak, isterdim ki ikimiz de sonuna kadar çarpışıp, tüm gururumuzla birlikte ölelim. Ama Siyahlar'a girmeye karar verdiğim andan itibaren, tek başıma ölmeyi de göze almıştım; evet, bu benim en büyük hatamdı ama Siyahlar'dan da çıkarsam yaşayamazdım, biliyorsun.'' Harbert'in göz bebekleri, ortağına sevgi ve özlemle bakarken titremeye başlamıştı bile. ''Bana öyle bakma Gasn, Siyahlar'a katılırken sana da sormuştum. O zaman bir şey söylememiştin de şimdi mi itiraz ediyorsun?'' dedi ve kendine doğru yavaşça gelmeye devam eden Zend'e baktı. ''Eski doksan dokuzuncuyu öldürdüğüm zaman, işte o an anlamıştım, benim de onun gibi öldürüleceğimi. O bana bundan bahsettiği zaman pek takılmamıştım, bana, kendisini kurtardığım için teşekkür etmişti. Gerçekten, şaka veya blöf yapıyor sanmıştım ben de ama aslında son derece ciddiydi. Gözlerimin içine baktı ve her şey için minnettar olduğunu, sonunda sürekli olarak ölümden kaçtığı hayatının sonlandığını söyledi. Son anına kadar aynı şeyi söylemeye devam ettiği için, onun doğrulardan bahsettiğini zaten anlamıştım, ama tutamadım kendimi, öldürdüm onu. Böylece, hayatım boyunca pişmanlık duyacağım bir şeyi yapmış oldum. Şu an belki de inanmıyor olabilirsin Zend. Belki de benim, bir önceki doksan dokuzuncunun bunlardan bahsetmesiyle birlikte hissettiğim şeyleri hissediyorsun, blöf yaptığımı düşünüp bana inanmıyor da olabilirsin. Ama Zend, sen de anlayacaksın. O hançer benim canımı aldığı zaman, içinden senin de öldürüleceğin düşüncesi geçecek, senin benim yaşıma geldiğin zaman benden çok daha güçlü olacağını kabul ediyorum, evet doğru. Ama seni de öldürecek biri gelecek... Krallık da seni Siyahlar'dan çıkarsan öldürmekle tehdit edecek, hayatının sonuna kadar bu bataklıkta kalmış olacaksın. Ölümsüzlüğe vardığım zaman kurtulacağım diyeceksin, ama varamadan öldürülme ihtimalin o kadar çok gözüne çarpacak ki; bir süre düzgün bir uykuya dalamayacaksın bile. Büyülü yaratık ortağın da sana her zaman, benim Gasn'ım gibi moral vermeye çalışacak, ölmeyeceğini söylecek ama sırana gözünü dikmiş gibi, önünde sonunda gelip seni bulacak, bu şekilde bir çiftlik evine kaçıp kalabalıktan uzaklaşman işine yaramayacak...'' dedi ellerini açarak, kendini ölüme hazırlamış gibi görünen olan adam.

''Sana inanıyorum...'' dedi Zend, içinde, bastırmayı başaramadığı bir üzüntü oluşmuştu. ''Yalan söylemediğin zaten yüz ifadenden anlaşılıyor, blöf yaptığını hiç düşünmedim. Sadece... Başka bir çarem yok. Eğer şimdi seni öldürüp yerine geçmezsem, her kesimden devamlı olarak bana saldırıldığı bir gelecekle karşı karşıya geleceğim... Özür dilerim...'' Genç adamın gözleri hafifçe buğulanmıştı, çevreyi bulanık görmeye başlamıştı. Şu ana kadar yüzlerce kişiyi öldürmüştü, ama hiç suçu olmayan birini öldürmek ona çok zor geliyordu...

''Sana beni öldürmemeni söylerdim, çünkü hem ölmek istemiyorum, hem de bu bataklığın içine girmen senin için hiç iyi bir şey olmaz.'' Harbert elini kalbine götürdü. ''Ama beni öldürmelisin... Eğer öldürmezsen, bu bataklığın içinde daha fazla çırpınacağım evlat... Bu aslında bir nevi sana yaptığım bir kötülük, ama bunu yapmam gerekiyor artık... Bunun için beni affet ve beni öldür. Eğer başka bir hayatta karşılaşırsak, ben de sana bir iyilik yapacağım. Yemin ederim!'' Hafifçe yaşlı görünen adamın gözleri de Zend'inkiler gibi yaşlanmaya başlamıştı.

Zend adamın yanına varmışken, Harbert gözlerini kapattı. ''Yap hadi!'' diye bağırdı Zend'e doğru. Büyülü yaratık ortağı hala yanındaydı ve Zend'e bakıyordu, yapmamasını istiyormuşçasına bakıyordu hem de, gözlerinde, Zend'den bunu yapmamasını isteyen masum bir bakış vardı. Ağzını araladı ve Zend'in onu anlamayacağını bilmesine rağmen konuştu; ''Yapma...'' 

Zend'in gözleri, büyülü yaratığın söyledikleriyle birlikte aralanmıştı ve bekledi. Çünkü, normalde anlamaması gereken büyülü yaratığı anlamıştı şu anda! 

''Yalvarırım, öldürme onu... Zaten acıyla dolu bir hayatı geçti, böyle bir ölümü hak etmiyor...'' dedi Zend'e bakarken, büyülü yaratık.

''Seni anlamayacak o, ortak... Boşa konuşuyorsun.'' dedi Harbert, gözlerini açmamıştı hala. Bıçağın girmesini bekliyordu derisine.

Zend kendiyle mücadele ederken, kartalın ona bakan gözlerindeki hüzün ile karşılaşmaya devam ediyordu sürekli. Bundan kaçamıyordu, gözünü kapatıp indiremiyordu bıçağı, yapamıyordu... Kendini sıktı ve bıçağı Harbert'e doğru ilerletti, sonuçta o da Zend'i öldürmeye çalışmamış mıydı? Eğer imkanı olsaydı o kesinlikle Zend'i öldürecekti. Bu garantiliydi, Zend hata yapsaydı eğer Harbert onu direkt olarak öldürmüş olurdu. Beklemezdi bile.

Ama ona, adamın hiçbir suçu yokken de saldıran Zend değil miydi? O ne yapmıştı da öldürülmeyi hak etmişti? Bir yanlışı yoktu ki, onu yeri için öldürmek aşağılık bir hareket olmaz mıydı? Zend kendiyle çatışırken, kalbi ile beyninin savaşının sonucunda kalbi kazanmıştı...

Öldürülmeyi bekleyen Harbert ise, boğazından girmesini beklediği bıçağın toprağa giriş sesini duydu. Gözlerini yavaşça aralarken, Zend'in çoktan arkasını döndüğünü gördü. 

''Birini, alt tarafı değersiz bir listedeki yeri için öldürmeyeceğim! Onu öldürüp devamlı olarak saldırıya maruz kalmaktansa, ödül kaldırılana kadar saldırıya maruz kalmayı yeğlerim... Benden bu kadar!'' dedi ve gözlerini sildi hızlıca. O ölümsüzlük yoluna çıkarken düzeni bozanları öldürmeyi düşünüyordu, bunu istiyordu! Bir listedeki, suçu olmayan birini öldürmeyi değil! Eğer bugün o bıçağı o adama saplarsa, küçükken olduğu Zend'i de öldürmüş olacaktı. O bıçak sadece bir kişiye girmeyecekti! Bunu asla yapmayacaktı genç adam, bunu yapıp da içinde yaşamaya devam eden insanı öldürmeyecekti! Onun hayali bu değildi, bunu yaparsa da yıllarca kafasını yastığa koyamazdı zaten. ''Bunu yaptığım gün, Zend, Zend olmaktan çıkacaktır!''

''ACINASI!'' diye bir bağırış yankılandı aniden, Zend henüz Hollis'in, Berinne'nin ve Sanzirna'nın yanına gidememişken. ''Ben sana üç yılımı ayırayım, seni güçlendireyim ve geliştireyim, ama sen gidip de şu listenin içinden seçtiğin en güçsüz kişiyi bile öldürmeyi becereme. REZALET!'' 

***

1872