Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

147. Bölüm Geçmişe Dair Konuşmalar

Çevirmen: Tomato / Editor: Tomato

Açık kahverengi saçları ile dikkat çeken, kirli sakallı ve uzun boylu bir adam, yüzünde; dışarıdan bakıldığında ne düşündüğünü belli etmeyen, ama aklından bir şeyler geçirdiğini belli eden bir ifade ile birlikte karşısındaki kadına dikkatli bir şekilde keskin bir bakış fırlattıktan sonra, "Duyabilecek biri var mı?" diye sessizce fısıldadı.

Kadın sağ omzundan aşağıya doğru naif bir şekilde akan parlak ve dalgalı-düz karışımı saçlarını aceleyle sırtına attı ve yaslandığı yerden ayrılıp büyükçe olan odanın ortasındaki masaya doğru ilerledi. "Merak etme, şu an evde sadece Kagı var. O da seviyesini geliştirmekle uğraşıyor, biliyorsun; onun ek bir geliştirici kullanmasını istemiyorum, her gün sabahtan akşama kadar meditasyon yapıyor. Yani endişelenme, şu an bir sorunumuz olamaz." diye cevapladı ve yüzündeki, bakan herkesin rahatça fark edebileceği kadar büyük olan bir huzursuzluk ve endişe bütünü, iyice kendini dışarıya vurmaya başladı. ‘’Neler öğrenebildin?’’

Adam başını salladıktan sonra elindeki büyük haritayı, haritanın büyüklüğünden en fazla bir karış büyük olan bir masanın üstüne serdi ve biraz önce kıvrılmış durumda olmasından dolayı tekrar eski haline geçmemesi için, hızlı bir şekilde ilk eline geçirdiği birkaç parça şeyi sıra sıra haritanın kenarlarına koydu. Böylece haritanın durumunu sabitlemişti. ‘’Sen söyledikten sonra ilk olarak Lod’a görev verdim, ama onun ilk araştırmasından sonra söylediği şeylerle birlikte bu görevin bir başkasına verilemeyecek kadar ince olduğunu düşündüm ve bizzat yapabilmek için bir zaman kolladım. Biraz zaman geçti ama kusuruma bakma artık… Neyse, araştırmaya başladığım ilk anlarda gerçekten bir gariplik olduğunu fark ettim. Onun hakkında hemen hiç kesin bir bilgi yoktu ve özellikle nerelerde büyüyüp zaman geçirdiği belirsizdi. Biri onun hakkındaki verileri her türlü kitaptan özellikle silmiş gibiydi, bir de bu işi gizli gizli yaptığım için işim iyice zorlaşmıştı. Tabii benden beklendiği gibi ipin ucunu bir yakaladım, bir daha elimden kaçırmadım!’’ Adam istemsizce gülümsedi ve kulaklarına varan ağzını normale döndürerek karşısında, ona şaşkın gözlerle bakan kadın ile konuşmaya, ‘’Haklıymışsın, hissettiklerinde haklıymışsın. Bu gerçekten de o!’’ diye devam etti.

Alnını sağ elinin tersiyle hafifçe sildikten sonra koyu mavi renkli gözlerini hızlı bir şekilde kırptı. Eliyle; etrafındaki ülkelere göre orta büyüklükte olan bir kara parçasını işaret etti ve dudaklarını usul bir şekilde tekrar araladı. "Söylediklerinle birlikte onu araştırmaya başlayamadım dediğim gibi, uğraşacağım çok fazla şey vardı. Üç yıl içinde tek boş zamanım geçen aydı, Astraclar ile görüşmelerimizin meyve vermesi için çok adım atmam gerekti ve yüce (!) efendimiz bu işlere kafa yormak yerine sürekli yatıp kadınlarla vakit geçirmesinden dolayı tek başıma her şeye yetişmeye çalışıyordum. Anasını satayım, adamın adına iş yapıyoruz ama kendisi takmıyor. Neyse, iyi oldu iyi, Astraclar ile bizzat kendi ilişkimi geliştirmiş oldum.’’ Adam dikkatini tekrar önündeki haritaya baktı ve parmağıyla bir noktayı işaret etti. ‘’İşte burada doğmuş."

Adamın konuşmasıyla birlikte, üzerinde, günlük hayatta giydiği kıyafetlerden biriymiş gibi görünen, neredeyse soluk sayılabilecek kadar beyaz renkli, pürüzsüz cildini açığa çıkaran mavi, kısa bir şort ve kısa kollu, yeşil renkli bir tişörte, günlük kıyafetleri ile birlikte bile birçok erkeğin nefesini kesmek için yeterli ve etkileyici görünüşe, birbirinden iri, aynı zamanda gri olan iki göze sahip olan genç kadın masanın üzerine eğildi ve karşısındaki kişinin parmağını basmış olduğu yere baktı. "Fungyuo olduğunu biliyorduk zaten, diğer söyleyeceklerine geç! Heyecanlandım!" Hareketlerinde bir acele, rahatsızlık, üstelik merak ve heyecan, hatta sevinç olduğu kolayca görülebiliyordu. Öyle ki, birbirine aşırı derecede uyumlu, tüm kötü görüntülerden kaçınabilmiş güzel yüzü, büyük ihtimalle şu anda düşünmekte olduğu şeylerden dolayı birkaç karışıklığa bile ev sahipliği yapıyordu. Ancak kötü bir ruh halinde olmadığı kesindi.

"Aynen, geçeceğim. Sadece baştan almak istedim. O, baştan anlatılmayı hak ediyor." Adam derince bir nefes aldı ve hafifçe boğazını temizleyerek konuşmasını sürdürdü: "Fungyuo'da doğmuş. Annesi Fungyuo'daki en güçlü büyücülerden biriymiş, dönemin, yani on beş on altı yıl öncenin Fungyuo Kraliçesi. Hatta o zamanda en güçlü büyücü olduğuna dair söylentiler bile var. Onun doğumuyla birlikte annesinin öldüğü söyleniyor. Annesi; yanında onlarca büyücü ve ölmesini engelleyecek şifacılara sahip olmasına rağmen beş dakika bile dayanamamış. Doğumda hiç sorun yokmuş, bebek normal bir şekilde açığa çıkmış ve tıp uzmanları hiç zorluk çekmemiş. Ama doğduğunda annesi ile olan hiçbir bağı yokmuş, göbeğinde hiçbir kordona sahip değilmiş, aynı şekilde içinde bulunduğu sıvı da daha doğum ilk başladığında bile oldukça kanlıymış. Birkaç dakika içerisinde annesinin teni solmuş, zor nefes almaya başlamış. Bununla birlikte enerjisinin tamamı da neredeyse yok olmuş. Tıp uzmanları bunun klasik bir doğum olayı olduğunu ve annenin biraz önce zor zamanlar atlattığını ve dolayısıyla enerjisinin azaldığını düşünmüş, ama yine de yardım etmişler, hatta duyduğuma göre orada bir Işık Stili büyücü bile varmış. Ancak o da ne olduğunu anlayamamış, birçok büyü üst üste kullanılmasına rağmen, anne birkaç dakika içinde hayatını kaybetmiş." Adam uzun uzun konuştu ve biraz öncekini andıran derin bir nefese daha kucak açarak devam etti.

"Ama tek gariplik bu değilmiş. Onun saçları ve gözleri simsiyah, teni de beyazdan uzak ve buğday renkliymiş. Tabii bu görülünce gün boyu tüm halk tarafından beklenilen, Genç Efendi'nin doğuşu gizlenmiş. Herkes bu günü oldukça heyecanlı bir şekilde bekliyormuş çünkü onun erkek kardeşinin durumu çok iyi değilmiş, Fungyuo'nun geleceğinin bu çocuğa bağlı olacağı herkes tarafından ortaya konan ortak bir kararmış. Onun aslında bir Fungyuo olmadığını bilmiyorlardı tabii, neyse. O gece ise, bu doğumu bilen herkesin ağzını mühürlemişler. Halka ve tüm Fungyuo soylularına çocuğun ve annenin doğumda oluşan bir sıkıntı ile birlikte öldüğünü söylemişler, herkes hüzne bürünmüş tabii, gerçek sanmışlar. Her neyse, bunu bu şekilde anlatmalarının nedeni onun babasının bir başkası olduğunu düşünmeleriymiş. Neler olduğunu anlaması için ise, o zamanın en güçlü şifacısı olan Tanrının Şefkati'ni çağırmışlar. O çocukta bir sorun olmadığını ve gayet sağlıklı olduğunu söylemiş. Annenin ölümünü ise, doğum yaparken kadının etrafındakilerin yeteneksizliğine bağlamış. Bu herif ağzına geleni saklamıyor zaten, biliyorsun. Daha sonra babası acilen çocuğun öldürülmesini ve halka söyledikleri şeyin tüm tarih boyunca gerçek olarak kabul edileceğini söyleyerek büyük ihtimalle başkasından olduğunu düşündüğü utanç kaynağı olarak göreceği küçük çocuğun öldürülmesi için emir vermiş. Devamı için de birçok teori var, hangisinin doğru olduğunu öğrenemedim."

"Nasıl öğrenemedin?’’ Venda’nın heyecan doluymuş gibi görünen yüzü hayal kırıklığı ile dolmuş bir hal aldı. ‘’Bin yıllardır ismi her duyanı korkutan, keşfettiği teknik hemen her resmi yerde yasaklanan sen, yüzünde bir ifade görüldüğünde cennetin dünyaya ineceği söylenen Kuklacı nasıl bir çocuğun doğumunu tam olarak öğrenemez? Hem de neredeyse dört içinde!" Kadın gözlerini kıstı ve alaylı bir şekilde söylendi. Onun dalga geçmesine maruz kalmak için bile hayatlarını feda edebilecek insanlar vardı bu dünya üzerinde, bu tahmini onun sadece yüzünü görerek bile yapabilirdiniz.

"Çok sevgili baştakine çaktırmadan bir şey yapmak pek kolay olmuyor, ona aşık olduğun için onun böyle yükselmesini sağladın! Şimdi de ondan gizli bir şey yapmakta zorlandığım için beni mi suçluyorsun?!" Adam sitemli bir şekilde konuştu ve ciddiyetle, aynı zamanda da gizli kalmış, gözlerinin içine gömülmüş nefret ve öfkeyle birlikte kadına baktı. Tabii yeterince iyi bakmayı bilmiyorsanız bunları görmek imkansızdı.

"Ona aşık olduğum yanılgısına kafanı kapat artık!" Kadın ellerini masaya vurdu ve sesini hafifçe yükseltti.

"Ona yardım etmek için saf değiştirmenin nedeni neydi peki?!" Adam ani ve agresif bir şekilde elini kadının boğazına götürdü; onu sert bir biçimde yakalayarak biraz önce kadının yaslanıyor olduğu duvara doğru götürdü ve sıkıştırdı, yukarı doğru kaldırdı. Bu sırada onun beyaz ve ince olan elleri onun bileğini tuttu, ama onu itemedi. Fiziksel olarak güçsüz olduğu için o an ona karşı çıkması imkansızdı. Tam olarak savunmasızdı, bir şekilde karşı gelemezdi ona. Güç olarak ona yetişse bile, kalbi kesinlikle savaşmasına izin vermeyecekti. Çünkü bu hataya; dostuna karşı savaşma hatasına daha önce düşmüştü ve bin yıllar boyu bunun acısını çekerek kendini affedememişti. Bir daha bunu yapmayacaktı, sonucu ne olursa olsun. Çaresizce elleriyle genç adamın bileğini kavradı ve zorlanarak yutkundu.

Adam birkaç saniye içinde konuşmasını sürdürdü. Biraz önceki halinden eser yok gibiydi. "Eğer başkan seni suçsuz görmeseydi ve sana zarar vermemeni bana tembihlemeseydi seni hiçbir şekilde sağ bırakmazdım! Üzerinden zaman geçti diye unuttuğumu sanma sakın!" Adam kadının boğazını bıraktı ve karşısındaki güzellik derin bir nefesle birlikte yere indi. Damarlarının görünmesine olanak sağlayacak kadar soluk renkli boğazı; sıkılmasıyla birlikte anında kızarmıştı. Büyük ihtimalle de moraracaktı, onun derisi, alınan en ufak darbede bile ağır bir şekilde tepki veriyordu. Tabii bunu kafasına takmayacaktı, onun güzelliğini hak eden birisi olmadığı için kimse ona bunun ne olduğunu sorabilecek bir hakka sahip değildi. Kuklacı’nın onu boğazından kavrayıp havaya kaldırmasını da kafasına takmayacaktı, çünkü Kuklacı ile aralarında genelde kimsenin mantıklı bulamadığı şeyler geçebiliyordu.

"Hâlâ unutmamış olduğunun farkındayım... Çünkü ben de unutamadım. Sen benim o günden sonra yediğim bir şeyden tat aldığımı ya da bir kere olsun rahat uyuyabildiğimi mi sanıyorsun? Anlık yaptığım bir hatadan dolayı ne kadar acı çektiğimi hiç göremedin!" Kadın sesini hafifçe tekrar yükseltti ve elini kırmızı tişörtünün altından rahatça kendini belli edebilen, küçük ya da çok büyük olmayan sol göğsünün üzerine; kalbine götürdü.

"Gördüm. Bu yüzden sana bu konuyu açıyorum, çünkü bu sefer yaptıklarının bedelini ödeme imkanın var!" Genç adam hırsla konuştu. "Eskisi kadar toy değilsin artık, ancak ne yapacağın için sana karışacak da değilim. Kararlarını vermekte serbestsin. Ama bu sefer her şey geçen seferkine göre farklı olacak, o gerçekten de geri döndü! Bekleyişimiz sonunda bitiyor." Hafifçe kıkırdadı adam, o, Kuklacı, resmen gülümsemekteydi!

"Peki bunu nasıl yaptı?" Venda gözlerini genişleterek sordu. Şu an bu odadaki ruh halinin sürekli değiştiğini söylemek hiç yanlış olmazdı.

"İşte bu konuda hiçbir bilgim yok, ama benim teorime göre; büyüsü hâlâ onunla. Tabii kesin bir şey söylemek mümkün değil..." Adam tekrar haritaya odaklandı ve gözleriyle birbirinden büyük kara parçalarını, okyanusları incelemeye başladı. "Bize düşen şey ise beklemek. Onun ilerlemesini bekleyeceğiz, dikkatleri onun üzerinde toplayamayız, bunun için aşırı zayıf, ama en fazla otuz yılda o en üstlere ulaşabilecektir, çok kısa bir sürede; o kesinlikle bunu başaracaktır. Emin adımlarla ilerleyeceğinden eminim!"

Venda'nın gözleri birkaç defa seğirdi, gözlerinin önünde canlanan o büyü onun kalbini titretmeye rahatça yeterdi. Hızlı bir nefes aldı. Bir şeyler söyleyecekti ama ilk olarak söylenmeye yeltendiği şey ile birlikte sesinin titrek bir şekilde çıkmasıyla sessiz kalmayı tercih etti.

"Gözünün önünde canlandı değil mi? Tüm düşmanları yutan o büyü! Gökyüzünün tamamını içine alan, güneşin ışığını yeryüzünden silerek düşmanların sadece görmesiyle kaçmalarını sağlayan o büyü! Ortaya çıktığında, kullanan kişinin dostu olsan bile içini titreten, tüylerini diken diken eden, ‘Biz asla kaybetmeyiz!’ diye kendi kendine haykırmanı sağlayan, tek başına yüzlerce orduya bedel olan, dostları, kardeşleri için kendini seve seve feda eden o güvenilir adamın emrinde olan o büyü! Tıpkı tahmin ettiğim gibi; kimse ondan sonra bu büyüyü keşfedemedi. Ah, ah... Kutsal Seviye bir büyülü yaratık kralını tek büyüsünde öldürdüğü zamanlar hâlâ aklımda, taptaze."

Venda derin bir nefes alarak sesinin titremediğinden emin oldu, kalbini ve gözlerini, her zamanki gibi her türlü duygudan arındırarak ruhsuz bir şekilde konuştu. "Baştakine gidip bunlardan bahsedebilirim. O zaman tüm planınız baştan aşağı yıkılmış olur, o zaten çoktan huzursuz. Bununla ilgili bir şeyler yapacaktır, daha fazla sessiz kalmaz. Eğer baştakine destek olursam tarih kesinlikle tekerrür edecektir... Ben daha önce başkana ihanet etmiş olmama rağmen;" Kadın hafifçe yüzünü ekşitip gözlerini odanın bir kenarına doğru kaçırarak sessiz bir şekilde konuştu. "benimle birlikte bile umut pek fazla değilken , nasıl bana güvenip de bunu anlatabiliyorsun? Küçük konularda seni kolluyordum, ama böyle bir konuda seni koruyacağımı nereden biliyorsun?"

"Venda, Kuklacı'yı kandıramazsın. Bize katılmasan dahil, biz bu sefer kesin kazanacağız. Biraz önce boşuna mı anlattım? Astraclar ile bireysel ilişkilerim mükemmelleşti, onları herhangi bir olumsuz durumda direkt olarak yanıma çağırabileceğim, tabi bunu yapabilecek seviyeye gelmem biraz zaman alacak. Üstelik onun kardeşi de ayakta artık, adımlarımızı dikkatli atarak geçen sefer yaptığımız hatayı yapmadığımız zaman, kesinlikle zafer bizimdir. Bu sefer düşünmeden hareket etmeyeceğini biliyorum. Seninle baştakine aşıksın, onu seviyorsun falan diye dalga geçiyorum, biliyorsun." Adam mavi gözlerini kadının büyükçe olan gözlerine dikti. "Ve bunlar doğru da, aslında sen de bunların doğru olduğunu kabul ediyorsun. Ancak anlamadığın bir nokta var; benim ‘’baştaki’’nden kastım şu an başımızda olan kişi değil Venda. Şer Tanrısı’nın, senin kalbinin kimde olduğunu inan bana iyi biliyorum…’’

***

 

‘’İşte böyle…’’ Mavi gözlü genç karşısında elleri bağlı ve bir taşa bağlı bir şekilde çaresizce oturan gencin yüzüne baktı ve öfkeli bir şekilde konuşmaya devam etti. ‘’Kim olduğunu ve benimle, hatta ailemle ilgili olma ihtimali olan her nasıl bir bilgiye sahip olduğunu anlat. Yoksa seni buracıkta gebertmek benim için hiç sorun değil. Venda’nın ya da Kuklacı’nın ne düşündüğü hiç ama hiç umrumda değil.’’

 

Zend karşısındaki kişinin konuşmasını şaşkınlıkla dinledikten sonra neler olduğunun ve o konuşmanın ne hakkında olduğunun bile farkında olmadığı için bilmediğini belli ederek, ‘’Bilemiyorum, kim olduğumu sorarsan da ismimin Zend olduğunu ve Fungyuo Ailesi’nden geldiğimi söyleyebilirim. Kimden duyduysan bunları, seni kandırmışlar oğlum.’’ diye hafifçe alay içeren bir ses tonunda konuştu.

 

‘’Benimle dalga geçmene gerek yok. Ancak bunların gerçek olduğunun sana garantisini verebilirim, ve Venda ile Kuklacı’nın bahsettiği kişinin sen olduğunun bahsine de girebilirim. Eğer bilmediğin konusunda ısrar edersen, zihninde aramayı bizzat kendi başıma yapabilirim tabii.’’

 

‘’Gerçekten, dediğin şeylerle bir ilgim yok. Üstelik ben Venda’nın hiç sevmediği birini serbest bıraktım ve ondan önce de onun bir mührünü bozdum. Yani beni öldürmekten vazgeçmek konusunda böyle oturup bir konuşma yapacağını bile sanmıyorum. Boşa kürek çekiyorsun.’’ Zend biraz önce bir anda ellerinde belirmiş olan kalın bir ipi, ellerinin onlara girmesiyle birlikte, zaten doğru düzgün adapte edemediği enerjisini artık hiç kontrol edememeye başlamıştı. Onun büyü gücüne karşı koyamıyordu, fiziksel olarak ve zihinsel acılara karşı güçlüydü ama böyle büyülere karşı hiç güçlü olmadığı bir gerçekti.

 

Kagı derin bir nefes çekti ve Zend’in gözlerine bakmasıyla birlikte, enerjisinin neredeyse onda dokuzunu harcayan bir büyüyü aktifleştirmeye ve Zend’in hafızasında gezinmeye hazırlandı. ‘’Öyleyse canın iyi bir yanacak…’’

 

Zend, gözlerinin üzerine kenetlenmiş iki mavi gözü hissetmesiyle birlikte bir anda kafasının içinde bir acı hissetti ve üzerine doğru yoğun bir şekilde gelen büyü enerjisine maruz kaldığını fark ederek yapabildiği kadar sert olmaya koyuldu. Bir zayıflık göstermek istemiyordu, henüz Ranon ile irtibata geçememişti ama büyük ihtimalle bu durum birkaç dakika içerisinde değişecekti.

 

Kagı, büyüsüne başladıktan en fazla on saniye sonra, henüz Zend’in üzerinde amaçlarını gerçekleştirememişken, sertçe geri savruldu ve sırtını arka bölgesindeki devasa kayaya sertçe çarptı. Daha doğrusu, kaya olduğunu sandığı şeye sertçe çarptı. Çok kısa bir süre içerisinde, kulakları, tam arkasından gelen; tok, gür ve kalın bir ses ile dolmuştu.

 

‘’Sonunda, zayıf da olsa torunumuzla aramızda bir bağ kuruldu, en azından bir iki dakika onunla iletişime geçebilecek durumdayız, kardeşlerim. Ah, bunu yapan sen misin delikanlı? Sağ olasın!’’

 

***

2301