Yarın bölüm bayramı anlaşılan ^.^
Yaşasın!..
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
12. Bölüm İleri Geri
Elf kızı sakinleşene kadar bir miktar zaman geçti. Onu suçlamıyorum; kaçırılmak ve alıkonulmak pek çok yetişkin için bile travma sebebiydi. Kaldı ki bu kız benden sadece biraz büyük görünüyordu.
Yanına oturup onu teselli etmeye çalışırken ne kadar tuhaf göründüğümüzü fark ettim. Dört kanlı ceset canavarlar tarafından mideye indirilirken dört yaşındaki bir çocuk elf kızının kafasını okşuyordu.
“O-o kötü adamlara ne oldu?” sesi genzinden gelerek konuştu.
Yedi yaşındaki birine öldürmekten bahsetmenin münasip kaçıp kaçmayacağını bilmiyordum bu yüzden olabildiğince basit bir şekilde “Şey… Oldukça talihsiz bir kaza geçirdiler.” dedim.
Kaşlarını kaldırıp yüzümdeki kararsız ifadeyi inceledi. Ardından kafasını eğdi ve mırıldandı, “Hak ettiklerini bulmuşlar.”. Yakından bakınca gelecekteki bir çiçek misali açacak olan güzelliğin tohumlarını görmeden edemedim.
Uzun, metalik gri saçlarını gün ışığında gümüşle karıştırmıştım. Kızın çökmüş hali bile gözeneklerinden akan güzelliği saklayamıyordu.
Badem şeklinde kıvrılan bebek mavisi gözleri ve ağlamaktan kızarmış hoppa burnu pembe dudaklarının rengiyle birleşiyordu. Tüm yüz özellikleri ayrı ayrı özenle işlenmiş değerli taşlara benziyordu. Sanki yüzünün kremsi teni bir tuvaldi ve gerçek dışı, neredeyse hayali bir tablo yaratılmıştı.
Tabii ki bu tamamen dünyanın güzelliğinin tadını çıkaran bir centilmen ve kral olarak naçizane gözlemimdi. Onu “gözden geçiriyor” değildim.
Konuşmaya başlamadan önce ayağa kalkmasına yardım ettim.
“Seni kaçırmaya çalışan adamlar artık peşinden gelemez. Ne dersin, evine giden yolu kendi başına bulabilir misin?”
Anında gözleri korkuyla açıldı ve yüzüne endişeli bir ifade yayıldı. Elleri tişörtümü kavrayıp yumruk olurken gözleri yaşardı, bir çocuk bile bu tavrı görünce cevabını anlayabilirdi.
“Bak, benim de eve gitmem gerekiyor. Elfler ormandayken genelde güvende olmaz mı?” pençelerinden kurtulmaya çalışırken -parmakları demek istemiştim- iç geçirdim.
Kendini kurutan bir köpek gibi başını sağa sola sallayarak beni reddetti, “Canavarlar sadece yetişkinlerden korkuyor… Ebeveynler çocuklarını tazılar ve ağaç golemleri tarafından yenebilecekleri konusunda uyarır.”
Normalde ağaç golemleri beni epey şaşırtırdı ama bir iblis kralın ejderhaya dönüşümünü gördükten sonra şaşırmakta zorlanır olmuştum.
Burnumu sıvazladım ve bir çözüm bulmaya çalıştım.
“Buradan yaşadığın yere gitmek ne kadar sürer?”
“...”
Yırtık dolu tişörtüme sıkı sıkı tutunurken başını öne eğdi ve “...bilmiyorum” diyerek itirafta bulundu.
Tekrar iç geçirmek istesem de kendimi tuttum. Zavallı kız ağlamaya başlamak üzereydi ve onu eve götürmeyi kabul ettim.
Elenoir Krallığı oldukça kuzeyde kalıyordu. Bu yüzden tek umudum beni Sapin’e döndürebilecek bir ışınlanma kapısı olmasıydı.
Elf kızına arabada beklemesini söyledim ve kendim teçhizat toplamaya gittim; beklemesini söylememin nedeni parçalara ayrılmış köle tüccarlarını görmesini istemememdi. Ben bile bu görüntü karşısında kusmamak için kendimi zor tutuyordum. Nihayet taşıyabileceğim büyüklükte bir sırt çantası buldum. Küçük çadırı özenle katlayıp deri su kesesi ve kurutulmuş yiyeceklerle birlikte çantaya koydum. Pembiş’in bıçağını Danton ve George ile dövüştüğüm yerden alıp belime sokuşturdum. Bu biraz sırtımdaki ağır ekipmanları dengelemişti. Arabaya dönmeden önce tazıları binek olarak kullanamayacağımı fark ederek onları serbest bıraktım.
Elf krallığına arabayla gitmeyi düşünmüştüm ama bu düşünce çok tehlikeliydi. Ormanda fosforlu ışıklarla ilerlemek gibi olurdu.
“Artık gidelim.” dedim ve onun için biraz daha ilgili bir ses tonu takınmaya çalıştım.
“Hıhı!” kafasını salladı ve arabadan indi. Onu cesetleri göremeyeceği şekilde oradan uzaklaştırdım.
Yol boyunca elf kızı hakkında bilgiler edindim. Öncelikle adı Tessia Eralith idi ve daha yeni beşe basmıştı. Yani benden fizyolojik olarak bir yaş kadar büyüktü.
Tessia utangaç olmasa da çok çekingen bir kızdı. Ondan küçük olmama rağmen bana karşı kibardı ve hiçbir şeyden şikayet etmiyordu. Bu da onu anlaşılabilir bir yoldaş yapıyordu. Belki de eğer istikametimin tersine ilerliyor olmasaydım onunla geçirdiğim zamandan keyif alabilirdim.
Güneş batarken sis iyice yoğunlaşmıştı. Biz de geceyi geçirmek için büyük bir ağacın kökleri arasına çadırı kurduk.
Çadır desteklerinin hiçbirini çantama sığdıramamıştım bu yüzden yanıma uzun bir ip almıştım. İpi bağlayıp çadır örtüsünü üstüne attım ve örtü havaya uçmasın diye uçlarına taşlar koydum. Çadırı hazırladıktan sonra biraz kuru yiyecek çıkardım ve kıza da biraz verdim.
“...çok teşekkür ederim.” hafifçe eğildi.
“Bana bu kadar kibar davranmana gerek yok. Senden küçüğüm ve bu kadar diken üstünde olmazsan daha iyi hissederim.” diye yanıtladım yanaklarım tıka basa doluyken.
“Ta-tamam, denerim!” utangaç bir tebessümle karşılık verirken kıkırdamamak için kendini tuttu.
Ebeveynleri tarafından çok sıkı mı yetiştirildiğini merak etmeye başladım. Belki de basit bir elf görgü kuralıydı ve ben ona daha rahat olmasını söyleyerek onu evliliğe davet etmiştim. Omuz silkerek tıkınmaya devam ettim.
Çadırımızın yanında ağaç köklerinden birinin üzerine oturduk ve sohbet etmeye devam ettik.
“İn-insan krallığı hakkında bir şeyler anlatabilir misin?” aniden sordu, gözlerinde merak ışıltıları vardı.
“Ne bilmek istersin?”
“İnsan şehri nasıl bir yer? İnsanlar nasıl? Tüm erkek insanların sapık olduğu ve birden fazla eşi olduğu doğru mu?”
Ağzımdaki meyvelerle neredeyse boğuluyordum. Ciğerlerime gitmelerine izin vermeden öksürdüm.
“Hayır. Gerçi yasaya aykırı değil ama sadece soyluların birden fazla eşi oluyor.” ağzımı silip kendimi toplayarak yanıtladım.
“Anladım!” gözleri parlıyordu.
Gerçekten anladın mı?
Ashber kasabasını ve ailemi anlatıp biraz zaman geçirdikten sonra soru sorma sırası bana gelmişti.
“Elenoir’da yaşamak nasıl?”
“Hmm…” açıklayacak sözleri bulmak için düşündü.
“Yaşadığın yerden çok farklı olduğunu sanmıyorum. Sadece çocukların hepsi, okuma yazma ve elf tarihini öğrenmek için okula gider. Uyandığımızda bizlere akıl hocası atanır ve onların öğrencisi oluruz. Oradan sonrası ise ustanla çalışarak geçer.”
“Anlıyorum…” diye mırıldandım. İnsanlar ile elflerin eğitim sistemi farklıydı. Elflerin eğitim sistemi daha ileri düzeydi ve öğrenci ayrımı yapılmıyordu. Fakat bu sistemin işe yaramasının tek nedeni elf krallığının insan krallığına oranla daha küçük ve birbirine bağlı olmasıydı. Bu da kültürün gelecek jenerasyonlarda ne kadar büyük bir fark ortaya koyduğunun bir göstergesiydi.
Yerden kalktım ve onun da kalkmasına yardımcı olmak için elimi uzattım. Elimi tutmadan önce bir anlık tereddüde düştüğünü ve hafif kızardığını fark ettim ama karanlıkta gözlerim yanılmış da olabilir diye düşündüm.
“Çadırda uyu, ben dışarıda nöbet tutacağım.”
Biraz düşünürken gözleri bana odaklanmıştı.
“Çadırı seninle pay-paylaşmam sorun olmaz. Tabi istersen.” umursamaz bir tavır takınmaya çalıştı ama sesi ona ihanet etmişti.
“Sorun değil. Uykum yok, zaten.” düşündüğümden fazla hızlı yanıtladım.
“...Tamam.” surat astı. Kulakları mı düştü?
Çadıra girdiğinden emin olduktan sonra dev ağacın gövdesine yaslandım ve meditasyon yapmaya başladım.
Mana çekirdeğimi incelemeye başladım. Sylvia bana “iradesini” bırakmıştı ama bu mana çekirdeğimi nasıl etkilemişti? Daha yakından incelediğimde mana çekirdeğimde belli belirsiz işaretler fark etmiştim ki;
“A-Arthur?” Tessia kafasını çadırdan uzattı.
“Bir sorun mu var?” kafamı ona çevirip sordum.
“Şe-şey!! Yani şey… canavarlar seni görürse çocuk olduğun için buraya gelir. Bu yüzden güvenliğimiz için çadıra ge-gelmen daha iyi olur.” Bu noktada Tessia yüzünü çadır örtüsüyle kapatıp tek gözüyle beni dikizlemeye başladı.
“Pft~ Tessia, çadırda tek başına uyumaktan korkuyor musun?” kıkırdadım.
“Ha-hayır, hiç de bile! Sadece ikimizin de güvenliği için en iyi seçeneği öneriyordum!” diye diretirken öne doğru eğildi. Neredeyse çadırın dışına takla atıyordu.
“Peki o zaman ben ağaca saklanıp gözcü olmaya devam edeceğim. Bilirsin ya… ‘güvenliğimiz için’” göz kırptım.
“Ufff…” çadıra saklandıktan sonra mırıldandı, “...tek başıma uyumaya korkuyorum.”
Gülümsedim ve çadırın içine girdim.
Bana sırtını dönüp uzanmadan önce ciyakladı. Kulaklarının ne kadar kızarmış olduğunu görünce zavallı elf kızıyla uğraşmanın beni oldukça eğlendireceğini fark ettim.
Sessiz geçen anlardan sonra omzundan bana baktı ve “Tişörtüne tutunabilir miyim?” dedi.
Titremesini gördüğümde onun sadece bir çocuk olduğunu anımsadım. Yaşadıklarının onun için ne kadar zor olduğunu hayal bile edemiyordum; ailesinden koparılıp alınması ve onları tekrar görüp göremeyeceğini bilememesi...
Ona doğru yanaştım, paralanmış tişörtümün kenarını kavrarken başını nazikçe okşadım. Gözlerini memnuniyetle kapattı ve birkaç dakika sonra nefesi ritmik bir hal aldı. Uyuyakaldığını fark edince otururken gözlerim kapandı ve uykuya sürüklendim.
Gözlerim kendiliğinden açıldı ve nerede olduğumu hatırlamam birkaç saniyemi aldı. Tessia kafasını dizime koydu; rahatça uzandı..
Hafifçe onu dürterek fısıldadım, “Tessia, artık gitmeliyiz.”
Yavaşça uyanıyordu ama dizimde yattığını fark ettiğinde bedeni şaşkınlıkla sıçradı, “Özür dilerim! Bilerek yapmadım… çok ağ-ağır mıydım?”
“Sorun değil. Hadi çadırı toplayalım.” çarpık bir tebessümle yanıtladım. Hafif pembe yanaklarıyla kafa salladı. Yolculuğumuza devam etmeden önce her şeyi toplamaya başladık.
Birkaç olaysız gün daha geçmişti ki bir anda karnıma bir ağrı saplandı. Ağrılar yolculuğumuzun üçüncü gününde baş gösterdi; çadırın içindeydik, Tessia çoktan uyumuştu ki bir anda göğsümün ortasında ağrı belirdi. Kısa bir süre sonra ağrı geçti ama o kısa an bile beni tir tir titretmişti.
Bunun dışında yaşadığımız en heyecanlı olay birkaç orman tazısının yaklaşmasıydı ama manamı odakladığım bıçağım onların korkutmaya yetmişti.
Tessia çevremde git gide daha da rahat hareket etmeye başlarken geceleri çadırda birlikte yatıyorduk; en azından her uyandığında utanmıyordu artık. Sohbetlerimiz daha doğal bir hal alıyor ve garip sessizlikler daha az yaşanıyordu. Hatta benimle şakalaşmaya, konuşma şeklimle alay etmeye bile başlamıştı; ona göre “bir yetişkin gibi konuşmak için çabalıyormuşum.” Neyse ki sancı dalgasının tekrarlanacağına dair endişelerim kaybolmuştu. Yolculuğumuz çocuk yemek isteyen ağaç golemleri veya daha güçlü mana canavarlarıyla bölünmeden devam etti.
“Elenoir’dan ne kadar uzaktayız, Tessia?” yolculuğumuzun beşinci gününde sordum.
Kulakları sallanırken etrafını taramaya başladı. Aniden özellikle eğri duran bir ağaca koştu ve parmaklarını gövdesinde gezdirdi. Birkaç sessiz dakikadan sonra heyecanlı bir halde geri döndü.
“Arada sırada dedemle birlikte ormana gelmek için kullandığımız bir ağaç var! O bakmadığı sırada ağacın gövdesine adımı kazımıştım. Fazla uzakta değiliz! Eğer biraz daha hızlanırsak akşama ulaşırız!” ağacı işaret ederek açıkladı.
“Çok iyi.” yanıtladım ve onu takip etmeye başladım. Yolculuk keyifli olsa da eve gitmenin bir yolunu bulmalıydım ve onu evine bırakmadan bu mümkün olmazdı.
Gerçi onu özleyeceğimi itiraf etmem gerekiyordu.
“Arthur? Ailen ve yakın çevrenin sana Art dediğini söyledin. Yolculuğumuz sırasında sana Art diyecek kadar yakınlaştığımızı düşünüyorum.” bir derenin üstünde duran yosun kaplı kütükten geçiyorduk ve aniden durdu. “Şey… sana Art diyebilir miyim?” Tessia arkasını döndü, yüzünü kocaman bir gülümseme kaplıyordu.
“Hmm? Tabii, fark etmez.” gülümsemesine karşılık verdim.
“Hıh, ‘fark etmez’ mi? Herhalde daha hoşnutsuz görünemezdin…” bana dil çıkardı.
“Bana Art demenizden şeref duyarım, leydim.” Parçalanmış kıyafetlerimin aksine asilce önünde eğildim.
“Hehe, bana Tess demekten de şeref duyabilirsin.” kıkırdadı ve arkasını dönüp kütükten aşağı zıpladı.
Günün kalanında sadece dinlenmek ve midemizi şişirmek için kısa molalar verdik. Sürekli mana rotasyonu bedenimin yorulmasını engelliyordu ama Tess için çok yorucu olduğu belli oluyordu.
Son kısa molamızdan sonra yolculuğumuzun son kısmına geçtik. Tess ile bu yolculukta yakınlaşmıştık; bir zamanlar çekingen ve utangaç olan elf kızı, durumumuza rağmen bulaşıcı gülümsemeler saçıyordu. Hatta benimle uğraşmaya bile devam ediyor benden bir yaş büyük olduğu için ona abla demem gerektiğini söylüyordu. Ben de ağlayan Tess taklidi yaparak gözlerimi ovaladım, “YAAAA~ ANNE, KORKUYORUM!” diye onunla alay ettim. Kıpkırmızı oldu. Somurtmadan önce kolumu omzuna attım. Kollarını kavuşturup ayağını yere vurduktan sonra, “HIHHH! Zorba!” diye bağırdı.
Artık alacakaranlık çökmüştü ve sis yoğunlaşmaya başlamıştı. Yön algılarım bu lanetli ormanda hiçbir işe yaramıyordu. Ola ki Tess’ten ayrı düşsem, fark etmeden daireler çiziyor olurdum.
Aniden bana döndü. Yüzünde mutluluk ve tereddüt karışımı bir ifade vardı, “Geldik.”
Etrafa bakındım ama sadece ağaçlar ve sis görebiliyordum. Kafam karıştı ve nereye geldiğimizi sormak istedim ama Tess’in iki elini ağaca koyup bir şeyler mırıldanmaya başladığını görmemle vazgeçtim.
Aniden etrafımızdaki sis ağaç tarafından çekildi ve görüş alanıma yerden yükselen dev tahta bir kapı girdi.
Tess elimi tuttu ve beni kapıya doğru çekti. Kapıyı açması bana Sylvia’nın beni ittiği geçidi hatırlattı. İkinci kez ışınlanmak daha iyi hissettirmedi ama en azından bu sefer olacakları biliyordum. Yavaşça ayaklarımızın üstüne konduk, hedefimize ulaşmıştık. Anında çantamı karıştırıp Sylvia’nın taşı yanımda mı diye kontrol ettim. Taşı bulduktan sonra rahatlayarak kafamı kaldırdım ve nihayet bizi karşılayan manzaraya baktım.
Magnec