Aaaa işte o an ??
Novel Günleri - Bilgilendirme!
Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.
18. Bölüm Yoldaş
Yatağımdan fırladım ve Sylvia’nın bana emanet ettiği taşı arayarak cübbemi karıştırdım.
“H-haha… Hassiktir…” Kıçımın üstüne düşerken eskiden gökkuşağı renginde bir taş olan şeye bakıyordum.
“Kyu~!”
Taş, taş değildi…
Bir yumurtaydı!
Ve yumurtanın yerini alan şeyi tanımlayacak kelime bulamıyordum.
Aklıma gelen ilk şey onun bir ejderha olduğuydu. En azından ejderhaya benzetmiştim ama tam olarak ejderha gibi de durmuyordu. Simsiyahtı. Küçük bir kedi yavrusuna benziyordu ama pullarla kaplıydı. Dört ayak üstünde durmuş kafasını yana eğmiş bir halde beni inceliyordu. İnsanlarda beyaz olan göz akı bile siyahtı. Aynı Virion dedenin ikinci formunu kullandığında olduğu gibi. Sadece dedişin gözleri sarıydı, bu ufaklığın ise parlak kırmızı. Göz bebekleri normalde tehditkar görünecek kadar kısıktı ama küçük kedigillerden bir hayvana benzeyen bedeniyle inanılmaz sevimli duruyordu. Bu ufaklık ile Sylvia gibi bir ejderha arasındaki en önemli fark… bu şeyin kafasından çıkan iki boynuz olmasıydı. Boynuzlar Sylvia’nın ejderha olduğunu açıklamadan önceki illüzyon formundaki boynuzlara benziyordu. Kafasının etrafında dolaşıyor ve ardından sivri uçları öne doğru uzanıyordu.
Kafası kedilerinkine benziyordu sadece burnu biraz daha kalkıktı. Kuyruğu tam Sylvia’ınnki gibiydi. Ucunda iki diken olan bir sürüngen kuyruğu. Omurgası boyunca, gözlerinin rengiyle uyumlu küçük kırmızı dikenler vardı. Şimdilik kanatları yoktu ama kanatların olması gereken yerde iki adet şişkinlik vardı.
Karnında pullar olmadığını görebiliyordum; derimsi bir hali vardı.
Yumurtadan yeni çıkmış yaratık aniden dişsiz ağzını göstererek esnedi ve dengesini yitirerek sırt üstü yuvarlandı.
Ve buna karşılık bu yaratığı bağrıma basmak için bir dürtü hissettim.
“Kyu?” görünüşüne uymayan, zeka fışkıran kısık gözlerini bana kilitledi.
“Se-selam küçük dostum, Ben Arthur.” Sanki kokumu öğretmem gereken bir köpekmişçesine elimi ona doğru uzattım.
“KYU!” sandalyeden kucağıma zıpladı ve gözlerini bana dikti.
Ona sımsıkı sarılma dürtüsünü bastırırken ellerimin titrediğini hissettim. Görkemli ve korku saçan Sylvia’nın aksine bu yaratık başka bir açıdan tehlikeliydi.
İçimdeki bu dürtüyü bastıramayıp bu tehlikeli bücürü sineme bastım. Pulları şaşırtıcı bir şekilde yumuşaktı ve sırtındaki dikenleri kauçuk gibi hissettiriyordu. Sanıyorum ki küçük hayvanlar, insan ya da canavar olması fark etmeksizin yumuşacık oluyordu. Gözlerini kapatıp mırlamaya başladı.
Hafifçe kahkaha atarken yüzümdeki gerginliğin eridiğini hissettim, “Hehe…”
Sırtının üstüne yuvarlanarak daha fazla okşanmak istediğini belirtti. Karnı çok yumuşak bir deri gibi hissettirdi, okşamak çok keyifliydi. Pençelerine daha yakından baktım ve pençeden ziyade patiye benzediklerini fark ettim. Sadece keskin boynuzları sertti. Boynuzlarını, kuşların yumurtadan çıkmak için kullandığı gagalarıyla karşılaştırmadan edemedim.
“Çok tatlı bir ufaklık değil misin sen?” Bu şirin yenidoğanı sevmeye devam etmek gülümsememi genişletti. Sarhoş edici bir histi.
Kısa bir süre sonra ona ne isim versem diye düşünmeye başlamıştım ki tam bu sırada gizemli yaratığın cinsiyetini bile bilmediğimi hatırladım.
“Kyu~!” aniden yeni doğmuş ufaklık, dilini dışarı çıkardı ve sol kolumun iç kısmını yaladı.
“Ah!” ansızın beliren yanma hissiyle kolumu çekmeye çalıştım ama bunu başaramadan önce kolumu siyah bir ışık sardı.
Acı geldiği gibi kaybolduğu için bekledim.Yaratık dilini geri çekti ve kolumda siyah bir işaret bıraktı.
Sylvia iradesini bana aktarırken vücudunda beliren kabile desenlerine benziyordu ama bu bir kanat desenindeydi. Sadece tek bir açık kanat ama etrafından dallanıp budaklanan çizgiler onu akla hayale sığmayacak hale getiriyordu.
Hey daha yedi yaşındayım ve dövmem var. Nasıl da asiyim ama.
‘...Anne~?’
Ufaklık ağzı kapalı bir şekilde başını bana kaldırdı.
Ne? Bir ses duyduğuma eminim.
‘Anne?’ Bu sefer sesi daha net duymuştum. Zihnime konuşuyordu.
Bu.... telepati mi?
Çaresizce başımı salladım ve sesli olarak cevap verdim, “Sanırım annenim. Ama ben bir erkeğim bu yüzden bana baba demelisin.”
‘Baba!’ Aniden zıplayıp burnumu yaladı.
Ah işte şimdi tam olmuştu. Dövmeli ve baba olmuş bir asiydim.
Ufaklıkla bir süre daha iletişim kurduktan sonra birkaç şeyin farkına varmıştım. Sanıyorum ki kolumdaki işaretin oluşmasından sonra aramızda bir çeşit telepatik bağ kurulmuştu. Zihnimde duyduğum ses bir kız sesine benzediği için ona gerçek annesini anımsatan bir isim vermek istedim ve adını Sylvie koydum.
“Syeevy?” Kafasını sallarken cevapladı.
Onu kaldırıp yüzüme yaklaştırdım ve gülümsedim, “Bu doğru! Senin adın Sylvie.”
Gözlerini kapatıp burnunu benim burnuma sürttü.
Fark ettiğim bir başka şey ise Sylvie’nin bir yenidoğana göre oldukça zeki olmasıydı. Yeni yürümeye başlamış bir çocuğun zihinsel kapasitesine ulaşmış gibi görünüyordu. Telepatik olarak konuşurken farklı bir dil kullandığını biliyordum ama yine de bir şekilde onu anlayabiliyordum. Garip bir histi söylediği sözcükleri anlamıyordum ama ne demek istediğini anlıyordum. “Baba” gibi basit sözcüklerin haricinde benimle iletişimde kullandığı düşüncelerin çoğu duygular şeklindeydi. Söylediklerinin anlamını hissettikleri üzerinden anlıyordum.
“Tamam, Sylvie! Şimdi yıkanmalıyım. Benimle gelmek ister misin?” Onu yere bırakırken söyledim.
“Kyu?” Bana bakarken kafasını eğdi. Sanki “yıkanma”nın ne olduğunu soruyor gibiydi bu yüzden güldüm ve onu da kendimle birlikte götürdüm.
Suya girerken ‘HAYIIIIIIR’ diye bağırmak istercesine “KYUU!” diye cıyakladı.
“Anlaşılan suyu pek de sevmiyorsun ha Sylvie?” Kıkırdadım ve onu suyun dışına çıkardım.
Islak bir köpek gibi silkelenip kurulandı ve duşun yanında yere oturup yıkanmamı beklerken kuyruğunu sallayarak beni izledi.
Davranışları kedi ve köpek karışımıydı. Asla kudretli bir ejderhanın soyundan geldiğini düşünemezdim. Tabii eğer gerçekten de Sylvia’nın çocuğuysa...
Bu benim düşünmeme neden oldu.
Sylvie gerçekten de ejderha mıydı? Gerçekten de bebek bir ejderhaya benziyordu…
Sylvia tamamen beyazken neden Sylvie tamamen siyahtı ki? Beni asıl afallatan Sylvie’nin, Sylvia’nın şeytan kral illüzyonunda sahip olduğu boynuzlara sahip oluşuydu. Sylvia ile mücadele eden şeytanda da benzer boynuzlar vardı.
Duştan çıktım ve kurulandım. Bunları şu anda düşünmenin bir faydası yoktu. Dediş ve Tess’e bu durumu nasıl anlatacaktım ki?
Banyodan çıktığımda Sylvie peşimden paytak paytak takip etti ve beni bırakma manasına gelen ‘kyu’ sesleri çıkardı.
Sylvie’nin yumurtasından kalan parçaları toplayıp kenara koydum. Ardından taşı sarmak için kullandığım tüyü Sylvie’nin bana bıraktığı küçük armağanı kapatmak için koluma sardım.
Dört ay. Dört ay içinde ailemi görebilecektim. Beni hatırlayıp hatırlayamayacaklarını merak ediyordum.
Sylvie aileme duyduğum özlemi hissetmiş olacak ki yüzüme yaklaşık yanaklarımı yaladı.
“Teşekkürler Sylv” Boynuzlu kafasını okşarken uyuyakaldım.
***
“KYAAAAAA!”
“Ne? Ne oluyor? Kim var orada?” Yatağımdan fırladım ve yastığımı kılıç gibi tuttum.
“Amanıınnn! Bu da ne böyle? Çok SEVİMLİİ! Kyaa!”
Sylvie’yi sımsıkı sarılmakta olan Tess’i gördüm.
“Kyu!!” ağladı. ‘Baba! Yardım et!’
Yenilmişçesine iç geçirdim ve kendimi yatağa attım.
Geri dön, güzel uykum...
“Adı, Sylvie ve yumurtadan daha dün çıktı. Ama onu fazla sıkmamalısın. Boğulmayı sevmiyor gibi duruyor.” yastığı suratıma bastırırken homurdandım.
Daha kargalar işlerini görmemişti.
Sylvie kendini Tess’in pençelerinden kurtarıp arkama saklanmıştı. Kenardan kenardan Tess’i kesiyordu.
“Grrrrrr…” Sylvie tiz bir sesle hırladı.
“Merak etme Sylv, arkadaşımız o.” Sylvie’nin kafasını okşarken konuştum. Uykuma geri dönemeyeceğimi kabullenmiştim.
“Çok tatlı!” Tess yavruma bakarken salya akıtıyordu. Bize doğru adım adım gelirken gözlerinden kalpler çıktığını görebiliyordum. Elleri sapkınca seğiriyordu.
“Tamam, işte şimdi korkutucu görünüyorsun Tess. Odamdan çık da giyineyim.” sapık prensesi odamdan kovarken konuştum.
Rahat bir cübbe ve pantolon giydim. Ayakkabılarımı giydiğim sırada Sylvie tepeme sıçradı ve saçlarım arasına güzelce kuruldu.
“Kyu!” mutlu olduğuna ne hacet.
Merdivenlerden indim ve kafamdan bakışlarını ayıramayan şaşkın, kafası karışmış hizmetçilere günaydın dedim.
Hepsinin ifadesi Tess’in ifadesine döndü. Güvenliğimden endişe ederken hızlandım.
“Dediş! Biz geldik!” Virion dede kitabına dalmış çayından bir yudum alırken bağırdım.
Kafasını çevirdi ve gülümsedi, “Ah! Art, gelmişsin! Tess neden bir hayvandan bahsedip duruyor…”
Kafamdaki siyah varlığı görünce elindeki fincanı düşürdü.
“B-Bu…” anlaşılmayacak bir şeyler geveledi.
“Bu ne?” demeyi başardı en nihayetinde. Gözleri tepemden ayrılmıyordu.
“Şey… Sanırım ejderha gibi bir şey. Ben de tam emin değilim,” emin olamadan cevapladım.
“Kyu?” Sylvie’nin Virion’a karşı tedbirli olduğunu zihinsel bağımız sayesinde söyleyebiliyordum.
Tess hoplaya zıplaya avluya geldi.
“Ejderha olduğunu mu söylüyorsun? Ama çok tatlı! Art! Onu tutabilir miyim? Ha, tutabilir miyim?” Gözleri parlarken yalvardı.
“Grr~” Sylvie ezeli düşmanını görünce hırlamaya başladı. Pençelerini kafa derime geçirmişti.
“AH, uf uf UFUF! Sylvie pençelerin!” kafamdan kaldırmaya çalıştım ama kıpırdamadı.
Virion dede hala şaşkındı ve kafamdaki yaratığı kavramaya çalışıyordu. “Bu gerçekten bir ejderhaysa, yumurtasını nasıl buldun? Nasıl yumurtadan çıkmasını sağladın?” diyebildi.
“Ejderha, iradesi ile birlikte değerli bir mücevher olduğunu düşündüğüm bir taş vermişti. Yumurtadan çıkana kadar ben de farkında değildim. Yumurtadan çıkmasını nasıl sağladın derken?” En az onun kadar şaşırmıştım.
“Sözüm ona ejderha yumurtaları, tabi eğer gerçekten ejderhaysa, zamanla çatlamaz. Yumurtanın çatlaması için ejderhanın etrafta onu sevecek ve koruyabilecek bir şey olduğunu hissetmesi gerekir. Ama o zaman bile, çatlaması için ejderha ile bu şey arasında derin bir bağ olması gerekir.” diye açıkladı.
Yumurtadan çıkmasını neyin tetiklediğini düşünürken bir şey kafama dank etti.
“İradeyi aktifleştirdik, dediş! Bence tetikleyen bu oldu!” haykırdım.
Çenesini sıvazladı ve yavaşça başıyla onayladı. “Mantıklı bir açıklama. Ejder ırkına yüzlerce yıldır rastlamıyoruz, onlar hakkında sadece kısıtlı kayıtlar var. Bu yüzden kesin olarak söyleyemem. Bunun hakkında düşünmemizin faydası yok! Sadece bu yavruyu yanından ayırma. Bu yavru ejder ırkından olsa bile bunu sadece ben dahil birkaç kişi anlayabilir. Çoğu kişi onun bir ejderha olduğunu anlamaz. Dolayısıyla nadir bir mana canavarı olduğunu iddia edebilirsin.”
Mesele çözüldükten sonra, Sylvie’yi yere indirdim ve eğitimime başladım.
Önümüzdeki dört ay içindeki hedefim Sylvia’nın bana bıraktığı irade gücünü kullanmayı öğrenmek ve mana çekirdeğimi daha ileri aşamalara taşımaktı.
“İlk aşamaya ulaşmak basit ama canavar iradesi kavrayışın kendiliğinden ortaya çıkmazsa hayat boyu sürebilir. Mana çekirdeğin henüz koyu kırmızı, bedenin ise koyu turuncu aşamadaki bir büyücüyü aşacak seviyede. Seremoniden sonra mana çekirdeğinin içinde iradenin gücünü tutan küçük bir alan hissedeceksin. Canavar iraden orada bulunuyor. Edinim aşamasına ulaşmak kendi çabanla öğrenerek olmalı, öğretilerek ulaşamazsın. Deneyimlerime dayanarak canavar iradesini tetiklemenin en iyi yolunun sürekli dövüşmek olduğunu söyleyebilirim.”
“Bana mantıklı geldi,” bedenimi germeye başlarken cevapladım.
“Güzel! Hadi savaşalım!” yüzünde kendine güvenen bir sırıtma ile söyledi.
Günler sıkı antrenman düzeni altında hızla geçti. İlk aşamaya erişebiliyordum ama daha fazla kontrol sağlamadan gerçek bir savaşta kullanamazdım. Ayrıca Virion bana Canavar irademi diğer büyücülerden nasıl saklayabileceğimi de öğretmişti. Özümsemeden sonra mana gelişimi hızım oldukça artmıştı.
Bu süre zarfında Sylvie bir değişime uğramadı, sadece biraz daha akıllandı. Kelime haznesi dardı ama birbirimizi anlamamız kolaylaşmıştı. Tess ile de sık sık dışarı çıktım. Boş zamanımızda beni oradan oraya sürüklüyordu. Gitmeden önce mümkün olduğunca çok anımız olsun istiyordu. Bu şekilde çok uzakta gibi görünen dört ay gelip geçmişti.
Basit zeytin yeşili uzun kollu gömlek, siyah pantolon ve koluma sarılı tüy ile odamdan çıktım.
“Arthur! Kendine dikkat et! Seninle iletişime geçmek ve olanlar hakkında seni bilgilendirmek için bir yol bulacağız. Al bunu. Bunun sayesinde Elshire Ormanı’nda kolaylıkla yolunu bulabilirsin. Ya da evine götürülmesi gereken başka bir prenses bulursun.” Bana küçük gümüş bir pusula verirken sinsi sinsi göz kırptı.
“Uuu… Dede!!!”
“AHH! Küçüğüm! Sadece bir şakaydı!” Virion dede yanını sıvazlarken bağırdı.
“Alduin ve Merial krallığın yöneticileri olarak başka bir araçta gidecekler. Tess ve ben gitmiyoruz. Şimdilik bu son görüşmemiz. Bir dahaki sefere kadar kendine iyi bak Arthur!” Neredeyse Sylvie’nin düşmesine neden olacak kadar sert bir şekilde sarıldı.
“Seni özleyeceğim, Art! Bizi ziyarete gelmeyi unutma! Uu~ sakın insan kızların peşine düşeyim deme, tamam mı? Söz ver bakim, hadi?” yaşlar gözlerini doldururken burnunu çekti.
Canım arkadaşıma sarıldım ve başını okşadım. “Birbirimizi tekrar göreceğiz! Bir dahaki görüşmemizde benden güçlü olsan iyi olur Tess!” Dedişin eğitimi altında olduğundan hiçbir bahanen de olmayacak!”
Zayıf bir şekilde başını salladı.
Hoşçakalın manasında el sallarken bana sempatik gülümsemeyle bakan Merial ve Alduin’in peşinden yürüdüm. Kral ve Kraliçe ile çok fazla zaman harcama fırsatım olmamıştı ama artık birbirimize karşı daha rahattık. Bir dahaki sefere onlarla daha da yakın olmayı ümit ediyordum.
Elf temsilcilerinin bindiği araca atladım. Kral ve Kraliçe kendilerine ait olan araca kadar eşlikçilerle birlikte yürüdüler.
“Ooo kimleri görüyorum! Bu insan velet değil mi?! Nihayet kraliyet ailesi kıçına tekmeyi vurdu mu?” çok süslü mor cübbe içindeki elf çocuğu sırıttı.
“Uh… Özür dilerim ama seni tanıyor muyum?” sanki bu elfi tanıyordum ama nereden hatırladığımı bir türlü çıkaramadım. Bu sırada Sylvie hırlamaya ve boynuzlarını ona doğru dikmeye başlamıştı.
“Ben senin düello geleneklerini görmezden gelerek acımasızca saldırdığın soyluyum!” Kızgın bir şekilde ayağa fırladı, parmağını suçlayıcı bir şekilde suratıma doğrultmuştu.
Jeton düştü. “Aa fiske attığım böceksin!” fark etmemle düşündüğümden fazla yüksek sesle söylemem bir oldu.
“Bu-bu ne cesaret…?!” yüzü hafifçe pembeleşirken kulakları öfkeyle titriyordu. Arkasında durmakta olan elfler de sırıtışlarını saklamaya çalışıyordu.
“Ah pardon, pardon! Öyle demek istemedim. Senin adını hiçbir zaman öğrenmemiştim,” kıkırdadım ve elimi ona uzattım.
Yüzü hala kırmızıyken kalan gururunu korumaya çalışarak el sıkışma teklifimi reddetti ve kendini öven bir ses tonu ile “Adım Feyrith Ivsaar III, soylu Ivsaar ailesinin varisi! İkimiz de çocukken kazanmış olabilirsin ama şu anda bir düello yapacak olsak kolaylıkla kazanırım.”
Feyrith’den birkaç yaş büyük gibi duran elf kızı araya girdi, “Bizim dediğimiz gibi ona Feyfey diyebilirsin.”
“Ya-yapma bunu!” yüzü daha koyu bir kırmızıydı. Feyfey gözlerini benden kaçırarak oturdu.
Feyfey’in yanına oturdum ve omzunu sempatik bir şekilde sıvazladım ama nafileydi.
Arabamız ışınlanma kapısından geçerken ileri sarılmış filmin içinde olma hissi bizi karşıladı.
“Xyrus’a ulaştık!” Sürücü duyurdu.
Hızlı bir bakış atınca çevremizin, girişimizi kibarca alkışlayan insanlarla dolu olduğunu fark ettim. Bu turnuvanın kıtadaki en büyük turnuva olması gerekiyordu. Bu sadece yeni neslin en yetenekli gençlerinin toplanması için değil aynı zamanda ileride aynı çatı altında eğitim almaları için de bir gelecek inşa etmek içindi. Kıtanın liderlerinin yaptığı en heyecan verici ama aynı zamanda en korkutucu girişimdi. Geçmişten gelen pek çok sorun ve düşmanlıktan dolayı riskli bir karardı.
Sürücü kalabalığı geçtikten sonra arabayı iki bina arasındaki küçük bir ara sokağın önünde durdurdu. Bana fark edilmeden gitmem için en doğru zaman olduğunun işaretini yaptı.
Feyfey ve diğerlerine vedamı ederek onlara şans diledim. Feyfey kafasını çevirse de beni uğurlayan bir harekette bulundu. Kafamda Sylvie ile arabadan atladım ve ara sokaktan ilerlerken ailemin kaldığı evi hatırlamaya çalıştım.
Bir saat dolaştıktan sonra nihayet ailemin kaldığı büyük köşkün önüne geldim.
“Eve geldik, Sylv. Nihayet evimizdeyiz.” nefesimin arasında mırıldandım.
“Kyu?” sanki ‘Daha önce evde olduğumuzu sanıyordum.’ der gibi konuştu.
Merdiven basamaklarını yavaş yavaş çıkarken derin bir nefes aldım. Kıyafetlerimi düzelttikten sonra nefes nefes devasa çift kapıyı çaldım.
Magnec